Dile kolay söylemesi ama İsviçre’de 2 Lig şampiyonluğu, İtalya’da Udinese’nin efsane kadrosunda parlama süreci, Napoli’de geçen 8 yıl ve kazandığı kupalar… Leicester’in peri masalında başrol, unutulmaz bir Premier Lig şampiyonluğu… Vatana dönüş, Beşiktaş’la şampiyonluk, Başakşehir’le şampiyonluk, Adana Demirspor’la 27 yıl sonra gelen Süper Lig sevinci ve Beşiktaş’ta futbola veda… Gökhan İnler gerçekten de kariyeri şampiyonluklara adanmış bir futbolculuk hayatı yaşadı. Hep en üst seviyedeydi, 40’a merdiven dayarken kramponları astıktan sonra ise yepyeni bir sayfa açtı. En başa dönerek, tüm başardıklarını arkasında bırakarak, sıfırdan başlayarak…
Tabii ki yeşil zemine basıyordu ayakları yine ama bu kez üzerinde takım elbisesiyle. Sportif direktör olarak, profesyonel bir yöneticinin üzerinde barındırması gereken tüm donanımları eğitimlerle kuşanarak, önce İtalya Futbol Federasyonu, ardından da UEFA’nın 2 yıl süren kursunu tamamlayıp Udinese’ye bir transfer döneminde 100 milyon Euro’yu bulan bir gelir sağlayarak… İsterseniz hikâyenin bundan sonrasını doğrudan İtalyanların yeni Monchi olarak anmaya başladığı Gökhan İnler’den dinleyelim…
“Futbolculuk size sahayı öğretir; sportif direktörlük ise zamanı, sabrı ve sistemi”
Evet sevgili Gökhan İnler, öncelikle Tercüman’da yayımlanan bu hikâye için teşekkür ederiz. Futbolculuğunu konuşmaya kalksak kuşku yok ki sayfalar yetmez. Biz en iyisi sportif direktör olma kararından söze girelim. Ülkemizde bir türlü oturmayan profesyonel yöneticiliğe bakış açını, hedeflerini, kısa sürede yarattığın etkiyi, oradan Türkiye’ye dair önerilerini, planlama prensiplerini dinleyelim senden…
Öncelikle ben teşekkür ederim. Türkiye benim ülkem. Kulüplerin daha iyi yönetilmesi, futbolumuzun çok daha iyi yerlere gelmesi, üretimin artması, sürdürülebilir başarı modellerinin kurulması en çok beni mutlu eder. Sportif direktör olmaya karar verdiğimde şunu çok net biliyordum: Futbolculuk kariyerimde kazandığım her şey, bu yeni yolculuk için sadece bir başlangıç noktasıydı.
Futbolculuk size sahayı öğretir; sportif direktörlük ise zamanı, sabrı ve sistemi öğretir. Ben sahadayken hep en üst seviyede oynadım ama orada bile fark ettim ki asıl farkı yaratan şey, kulüplerin arka plandaki planlama gücü. Napoli’de, Udinese’de, Leicester’da şunu gördüm: Başarı asla tesadüf değildir. Her şeyin bir sırası, bir nedeni ve bir devamlılığı vardır.
Sportif direktörlüğe bakışım çok net: Ben transfer yapan bir yönetici değilim, kulübün futbol aklını inşa eden bir yapı taşıyım. Transfer bunun sadece görünen yüzü. Asıl iş; doğru yaş profili, doğru maaş dengesi, doğru oyun modeline uygun oyuncu havuzu ve en önemlisi zamanlama. Yanlış zamanda doğru oyuncu bile hatadır.
Udinese’de bir transfer döneminde 100 milyon euroya yaklaşan bir gelir elde ettik. Bu, “Oyuncu sattık” diye açıklanabilecek bir şey değil. Bu, yıllar öncesinden yapılan scouting, doğru kontrat süreleri, doğru vitrin ve doğru lig eşleşmelerinin sonucudur. Oyuncuyu sadece sahaya değil, pazara da hazırlamak zorundasınız. Modern futbol bunu gerektiriyor.
Türkiye’ye baktığımda en büyük sorunu şurada görüyorum: Sabırsızlık. Herkes hemen sonuç istiyor ama kimse sürecin kendisini yönetmek istemiyor. Sportif direktörlük, üç ayda meyve veren bir görev değildir. En az iki-üç yıllık bir güven alanına ihtiyaç duyar. Avrupa’da bu alan kutsaldır; Türkiye’de ise çoğu zaman ilk fırtınada yok olur.
Benim hayalim; Türkiye’de kulüplerin sportif direktörü “eski futbolcu” olduğu için değil, donanımlı bir profesyonel olduğu için seçmesi. Eğitim çok önemli. Ben UEFA ve İtalya Futbol Federasyonu’nun programlarını bitirirken şunu öğrendim: Karar vermek değil, karar vermeden önce doğru soruları sormak bu işin özü.
Planlama prensiplerim çok basit ama tavizsizdir. Teknik direktörle sportif direktör aynı dili konuşmalı. Altyapı, A takımın bir yedeği değil; A takımın geleceğidir. Transfer, teknik direktör değişse bile çökmeyecek bir omurgaya dayanmalıdır. Ve en önemlisi; kulüp, bir kişinin değil, bir sistemin eseri olmalıdır.
Ben futbolculukta hep şampiyonluklar yaşadım ama bugün beni en çok motive eden şey, bir kulübün geleceğini doğru kararlarla şekillendirebilmek. Eğer bir gün Türkiye’de görev alırsam, hedefim bir sezonda kupa kazanmak değil; beş yıl sonra hâlâ ayakta kalan bir yapı bırakmak olur. Çünkü gerçek başarı, alkışla değil; zamanla ölçülür.
“Futbolcular sayılardan, grafiklerden, istatistiklerden ibaret değil”
Sportif direktörlüğün merkezine “insan yönetimini” koyuyorsun. Zaniolo örneğinde olduğu gibi, bir oyuncunun saha içi performansının arkasındaki psikolojiyi okumak sience bu rolü klasik yönetici anlayışından ayıran en kritik fark mı?
Çoğu zaman gözden kaçan ama bence sportif direktörlüğün kalbinde yer alan bir konu var: insan yönetimi. Futbolcular sayılardan, grafiklerden, istatistiklerden ibaret değil. Her oyuncu bir hikâye, bir psikoloji, bir kırılma anı taşır. Bunu anlayamazsanız, en büyük yeteneği bile kaybedersiniz.
Bunun çok somut bir örneğini Zaniolo sürecinde yaşadık. Sezon başında Galatasaray’dan onu kiraladığımızda kamuoyunda hâkim bir algı vardı: “Zaniolo düşüşte, potansiyelini kaybetti, sorunlu bir oyuncu.” Ben bu tanımlara hiçbir zaman inanmadım. Çünkü sahadaki görüntünün arkasında ne olduğunu okumak, bu işin en önemli parçasıdır.
Zaniolo ile ilk konuşmamızda futboldan bahsetmedik. Taktikten, pozisyondan, istatistikten hiç söz etmedim. Ona sadece şunu sordum: “Son iki yılda seni en çok yoran şey neydi?” İşte o an aslında meselenin futbol olmadığını anlıyorsunuz. Oyuncu önce anlaşılmak ister, sonra yönlendirilmek.
Bizim yaptığımız şey, onu kurtarmaya çalışmak değildi; ona tekrar alan açmaktı. Sorumluluklarını netleştirdik, beklentileri sadeleştirdik. Teknik ekiple birlikte onu özgür hissettiği bölgelerde kullandık. Ama en önemlisi, her hafta düzenli iletişim kurduk. İyi oynadığında da kötü oynadığında da konuşmaktan kaçmadık.
Sonuçta ortaya çıkan şey şuydu: Sahada tekrar keyif alan, kendini kanıtlama ihtiyacı hissetmeyen, oyuna odaklanan bir Zaniolo. O noktadan sonra yetenek zaten kendiliğinden konuşmaya başlar. İnsanlar “Yeniden yıldız oldu” diyor ama ben buna yeniden yıldız olmak demiyorum; sadece doğru ortamı bulmak diyorum. Bugün yeniden İtalya Millî Takımı için önemli bir opsiyon hâline geldi. Eminim ki İtalyanların yeniden değişmez bir oyuncusu olacaktır.
“Sportif direktörlük, oyuncunun en iyi versiyonunu ortaya çıkaracak ekosistemi kurmaktır”
Zaniolo sürecinden yola çıkarak sence Türkiye'deki kulüplerin oyuncu geliştiren bir ekosistem kurabilmesi için en acil değişmesi gereken refleks ne?
Bu örnek şunu gösteriyor: Sportif direktörlük sadece transfer piyasasında rakamlarla savaşmak değildir. Bazen bir oyuncunun kariyerini kurtaran şey, doğru bir cümle, doğru bir zamanlama ve arkasında duran bir yapı olur. Ben bu rolü çok önemsiyorum. Çünkü kulüpler oyuncuları tüketmemeli, onları geliştirmeli.
Türkiye’de de bu bakış açısına çok ihtiyaç var. Bir oyuncu form düşüklüğü yaşadığında hemen etiketleniyor. Oysa Avrupa’da ilk soru şudur: “Biz nerede yanlış yaptık?” Bu zihniyet değişmediği sürece sürdürülebilir başarıdan söz etmek zor.
Benim için sportif direktörlük, doğru oyuncuyu bulmak kadar, o oyuncunun en iyi versiyonunu ortaya çıkaracak ekosistemi kurmak demek. Eğer bunu başarabilirseniz hem saha kazanır hem kulüp kazanır hem de futbolcu kendi hikâyesini yeniden yazar.
3 sene sonra neredeyiz?
Ben kendimi bir kulübün bugünüyle değil, kısa, orta ve uzun vadeli planlarıyla hedefleriyle ilgilenen bir pozisyonda görüyorum. Futbolculuk kariyerimde hep büyük takımların parçası oldum ama bugün şunu çok daha net görüyorum: Büyük kulüpler sahada değil, masada inşa edilir. Sahadaki başarı, o masada alınan doğru kararların gecikmiş sonucudur. Gelecekte futbol kulüpleri sadece maç kazanan organizasyonlar olmayacak; oyuncu üreten, değer yaratan, kimliği olan yapılar olacak. Benim ilgilendiğim alan tam olarak burası. Bir kulübün scouting ağından altyapısına, maaş dengesinden oyun modeline kadar her şeyin birbiriyle konuştuğu bir sistem kurmak. Kendime hep şunu soruyorum: Bugün aldığımız bu karar, hangi amaca, nereye götürür? Eğer bu sorunun net bir cevabı yoksa, o karar doğru değildir.
Bu vizyonu ortaya koyarken kendini klasik “sportif direktör” tanımının neresinde konumlandırıyorsun; Türkiye’de kalıcı bir kulüp kimliği inşa etmek için sizce en kritik ilk adım ne olmalı?
Avrupa’da “kulüp mimarı” diye bir kavram vardır. Teknik direktörler gelir gider, oyuncular değişir ama yapı ayakta kalır. Ben bu rolün Türkiye’de de yerleşmesini istiyorum. Çünkü futbolumuzun buna ihtiyacı var. Her sezon yeniden başlamak zorunda kalan kulüpler değil; her sezon bir tuğla daha koyan kulüpler yaratmalıyız.
Eğer bir gün ismim bir kulüple anılırsa, bunun sebebi kazanılan kupalar kadar şununla da anılmasını isterim: “Bu kulüp onun döneminde bir kimlik kazandı.” İşte o zaman gerçekten başarmış olurum.
Futbol bana çok şey verdi. Şimdi sıra, öğrendiklerimi futbola geri verme zamanı. Ve bunu yaparken hedefim büyük: Sadece iyi bir sportif direktör olmak değil, geleceğin büyük kulüplerini inşa eden adamlardan biri olmak.