Kılıçtan keskin zekâ: Peyami Safa
Yetimlik, hastalık ve yoksullukla yoğrulan bir çocukluktan çıkan Peyami Safa; roman, düşünce ve gazetecilik alanlarında iz bıraktı. Edebiyat ile felsefeyi dil ortaklığında buluşturan Safa, Türk düşünce hayatının en özgün ve tartışmalı isimlerinden biri oldu.
“Benim şuurum bir fâcia atmosferi içinde doğdu. Ben iki yaşında iken, babam ve kardeşim Sivas'ta on ay içinde öldü. Böyle kısa bir fâsıla ile hem kocasını hem çocuğunu kaybeden bir kadının hıçkırıkları arasında kendimi bulmağa başladım. Belki bütün kitaplarımı dolduran ‘bir facia beklemek vehmi’ ve yaklaşan her ayak sesinde bir tehlike sezmek korkusu böyle bir başlangıcın neticesidir. Dokuz yaşımda, başlayan bir hastalık ve on üç yaşımda başlayan hayatımı kazanmak zarureti, beni edebiyattan evvel, kendimi anlamağa ve yetiştirmeğe mecbur bir küçük insanın tamamiyle hayatî zaruretlerden doğma bir terbiye, psikoloji ve felsefe tecessüsü ile doldurdu. On dokuz yaşıma kadar hem kendime hem de muallimlik ettiğim mekteplerde çocuklara bir rehber olarak yaşadım. Harbi umumi ortasında on beş yaşımda muallimlik ediyordum.” [1]
Yukarıdaki sözler Peyami Safa’nın kendi kaleminden kendini anlatmasıdır. Peyami Safa denilince hemen “vecdi bürün” tabiri olan “altın beyinli adam” başlık olarak kullanılır ama ben daha orijinal olsun diye “kılıçtan keskin zekâ” demeyi uygun gördüm.
Yoksulluktan kalem mücadelesine: Peyami Safa’nın gençliği
Peyami Safa, 2 Nisan 1899’da İstanbul Gedikpaşa’da doğdu ve ismi Tevfik Fikret tarafından konuldu. Babası Trabzonlu köklü bir aileye mensup olan şair İsmail Safa, annesi Server Bedia Hanım’dır. Bir buçuk yaşındayken babası sürgünde bulunduğu Sivas’ta öldü ve ağabeyi İlhami ile birlikte annesi tarafından zor şartlarda yetiştirildi. İlk öğrenimine devam ederken sağ kolunda ortaya çıkan kemik veremi yüzünden kendini çok küçük yaşta doktorların, hasta bakıcıların ve ilaç kokularının arasında buldu (1908). 1910’da başladığı Vefa İdâdîsi’ni bu hastalık ve ailesinin geçim zorlukları sebebiyle bırakmak zorunda kaldı. Babasının yakın arkadaşlarından Abdullah Cevdet’in hediye ettiği Petit Larousse’u ezberleyerek başladığı Fransızcasını ilerletirken edebî eserlerin yanı sıra tıp, psikoloji ve felsefe kitaplarına ilgi duydu. Tiyatro eğitimi almak için Dârülbedâyi imtihanlarına girdi fakat başarılı olmasına rağmen devam edemedi (1914). Savaş şartlarında geçim sıkıntısı artan annesinin yükünü hafifletmek için Posta-Telgraf Nezâreti’nde göreve başlatıldı. Ardından Boğaziçi’ndeki Rehber-i İttihad Mektebi’ne muallim olarak girdi (1917) ve bir süre Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nde çalıştı (1918).
Mütareke döneminde öğretmenlikten ayrılıp ağabeyi ile birlikte Yirminci Asır gazetesini çıkardı. Bu gazetede “Asrın Hikâyeleri” başlığı altında yayımlanan küçük hikâyeleriyle dikkatleri çekti ve ilk kalem kavgasını Küçük Beyler adlı adapte piyesini eleştirdiği Cenab Şahabeddin’le yaptı (1919). Alemdar gazetesinin açtığı hikâye yarışmasında derece alınca devrin yazarları tarafından teşvik edildi. Yirminci Asır kapandıktan sonra Tercümân-ı Hakîkat ve Tasvîr-i Efkâr (1922), Cumhuriyet’in ilanının ardından Son Telgraf, Son Saat ve Son Posta gazetelerinde çalıştı. Halil Lutfi (Dördüncü) ile birlikte Büyük Yol adlı kısa ömürlü bir gazete çıkardı (1925). Aynı tarihlerde hem Server Bedi hem Peyami Safa imzasıyla Cumhuriyet’te de yazıyordu. Bu gazeteyle ilişkisini fıkra yazarı ve edebiyat sayfası yöneticisi olarak aralıklarla sürdürdü (1928-1940). Hilâl-i Ahmer dergisinde çıkan “Yeni Edebiyat Cereyanları” başlıklı yazısı, Ahmed Hâşim’le kalem kavgasına girmesine yol açtı (1928).
Fikir hayatında kırılmalar ve kalem kavgaları
Peyami Safa, Cumhuriyet’in edebiyat sayfasını yönetmeye başladığı günlerde çıkarılan af kanunundan faydalanmak amacıyla Türkiye’ye dönen ve tutuklanan Nâzım Hikmet’in (Ran) affedilmesini sağlamak için onun Yanardağ şiirini yayımlamıştı. Ancak gazete ertesi gün bu şiirin ve altındaki imzanın kendi görüşleriyle hiçbir alakasının bulunmadığına dair bir açıklama yaptı. Bu olay üzerine gazeteyle arası açılan Peyami Safa bir süre sonra işinden ayrılıp Nâzım Hikmet’in de yazdığı, Zekeriya Sertel tarafından çıkarılan Resimli Ay mecmuasında çalışmak zorunda kaldı. Hareket dergisinde de Nâzım Hikmet’le birlikte yazı yazan Peyami Safa’nın bu derginin ilk sayısında çıkan “Varız Diyen Nesil” başlıklı yazısı genç edebiyatçı neslin görüşlerini yansıtan bir beyanname niteliği taşıyordu (1929). Bu nesil Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) tarafından Milliyet gazetesinde eleştirilince basın tarihine “Saman Ekmeği Kavgası” diye geçen ünlü kalem tartışması başladı.
Aynı yıl Resimli Ay’da başlatılan “Putları Yıkıyoruz” kavgasında da Nâzım Hikmet’le beraber hareket eden Peyami Safa, bu yüzden sık sık Bolşeviklik ile suçlandı fakat kendisi her seferinde bu iddiayı reddetti. Nâzım Hikmet ve çevresiyle ilişkilerini Resimli Ay kapandıktan sonra da sürdürdü. 1930’ların başında Ağaoğlu Ahmet’in çevresinde oluşan fikir hareketine katılarak liberalizme kaydı (1932). Bu arada keşfettiği Cahit Sıtkı’yı (Tarancı) Cumhuriyet gazetesinde üç yazıyla kamuoyuna tanıttı. Aynı yıl annesini kaybetti. Daha sonra ağabeyi İlhami ile birlikte Hafta adlı magazin dergisini çıkardı (1934-1936). Bu arada Nâzım Hikmet’in de yazdığı Tan gazetesinde köşe yazılarına başladı (2 Ağustos 1935). İki yazarın aynı sayfada önce ima yoluyla birbirini eleştirmesi daha sonra büyük bir kavgaya dönüştü. Bu çatışma, Peyami Safa’nın ömrünün sonuna kadar sürecek antikomünist mücadelesinin başlangıcı oldu. Hafta dergisinin ardından yirmi bir sayı çıkarabildiği Kültür Haftası (1936) kapanınca Avrupa seyahatine çıkan Peyami Safa; yaklaşık bir ay süren seyahat izlenimlerini, Cumhuriyet gazetesinde tefrika ettikten sonra Büyük Avrupa Anketi adıyla kitap hâlinde yayımladı (1938). Kemalist inkılâbın felsefi temellerini kurmaya çalıştığı Türk İnkılâbına Bakışlar da aynı yıl neşredildi.
Cumhuriyet’ten ayrıldıktan sonra (9 Ağustos 1940) Yeni Mecmua’da yazmaya başlayan Peyami Safa ardından Tasvîr-i Efkâr’a geçti. Bu arada Orhan Seyfi Orhon ve Yusuf Ziya Ortaç tarafından çıkarılan Çınaraltı mecmuasına milliyetçilik anlayışını temellendirdiği yazılar veriyordu. Almanya’yı desteklediği ve ırkçılık yaptığı iddiasıyla aleyhinde Rıza Çavdarlı imzasını taşıyan bir broşür yayımlandı (1943). Çalıştığı Tasvîr-i Efkâr gazetesi bir süre sonra kapatıldı (1944). Irkçılık-Turancılık konusunda hazırlanan bir raporda kırk yedi kişi arasında adı geçti fakat yargılanan yirmi iki kişi arasında yer almadı. Ziyad Ebüzziya’nın 1945’te Tasvîr-i Efkâr yerine çıkarmaya başladığı Tasvir’de yazmaya devam etti. Aynı yılın kasımında yayımlanan Büyük Doğu’nun ikinci dönem yazı kadrosuna katıldı. Öteden beri tek partiye ve Millî Şef’e muhalif olan Ziyad Ebüzziya çok partili sistemi ve demokrasiyi, dolayısıyla Demokrat Parti’yi desteklemeye başlayınca bu gazeteden ayrıldı. Savunduğu görüşlerin tabii bir sonucu olarak demokrasiye karşı olduğu için Nisan 1946’da yeni bir hamle yapan Vakit gazetesinin kadrosunda yer aldı ve Demokrat Parti aleyhinde yazılar yazdı. Savaş yıllarında ilgi duymaya başladığı mistisizm, parapsikoloji ve metapsişik merakını da yeni gazetesine taşıdı. Bu arada Cumhuriyet Halk Partisi’ne yakınlaştığı için Necip Fazıl Kısakürek tarafından eleştirildi, bu yüzden aralarında büyük bir kavga çıktı. Demokrat Parti’ye muhalefeti dolayısıyla Cumhuriyet Halk Partisi mensuplarının dikkatini çekince o sırada milletvekili olan Yusuf Ziya Ortaç tarafından Mart 1948’de yayın hayatına yeniden başlayan Çınaraltı’na davet edildi ve Ulus gazetesinde yazmaya başladı (1949-1953). Bursa’dan milletvekili adayı olduysa da seçimi kazanamadı (1950).
Son yıllar: Mücadele, yalnızlık ve veda
Demokrat Parti’ye kuruluş döneminde sosyalistlerle iş birliği yaptığından muhalefet eden ve 1950’de Nâzım Hikmet için açılan af kampanyasına şiddetle karşı çıkan Peyami Safa bir süre sonra Türk Düşüncesi dergisini yayımlamaya başladı (Aralık 1953) ve Milliyet gazetesi yazı kadrosunda yer aldı (1 Ekim 1954). Demokrat Parti’nin antikomünist kimliği belirginleştikçe bu partiye ve liderine ilgi duymaya başladı. Milliyet’teki “Objektif” adlı köşesinde Aziz Nesin ve Çetin Altan ile kalem tartışmalarına girdi (1958). Yönetimin sola yakın bir kadronun eline geçmesi üzerine bu gazeteden ayrılarak Tercüman’a geçti (Mart 1959). Büyük Doğu’da da yazılarına yeniden başlamıştı fakat bir süre sonra Necip Fazıl ile ikinci büyük kavgasını yaparak yollarını ayırdı. Çok geçmeden yazı işleri müdürüyle anlaşamadığı Tercüman’dan da çıkarıldı (29 Nisan 1960). 27 Mayıs 1960 İhtilâli’nden sonra Türk Dil Kurumu ve Türk Edebiyatçılar Birliği ile ilişkisi kesildi. Türk Düşüncesi’nin yayımına ara vererek Havadis gazetesine geçti (21 Temmuz 1960). Bu gazetedeki yazıları yüzünden aleyhinde protesto gösterileri yapıldı. Düşünen Adam dergisinde (5 Ocak 1961) ve Son Havadis gazetesinde (10 Mart 1961) yazmaya başladı. Bütün bu olaylar sırasında çok yıpranan Peyami Safa, oğlu Merve’yi kaybedince (27 Şubat) büsbütün sarsıldı. 15 Haziran 1961 tarihinde Çiftehavuzlar’da bir dostunun evinde öldü ve iki gün sonra Edirnekapı Mezarlığı’nda toprağa verildi. [2]
Peyami Safa’nın 1939 tarihli Felsefî Buhran başlıklı bir eseri vardır. Bu eseri, felsefenin bu merkezî sorusunun hem farkında olan hem de bir kriz olarak tecrübe edilen bu probleme çözüm öneren, felsefe geleneğimiz açısından üzerinde mutlaka durulması gereken bir metindir. Safa’ya göre felsefe kavram içeriklerine yönelik katı tutuculuktan vazgeçmeli, dilin dondurulabilir bir şey olduğu vehmini terk etmeli ve dille daha sağlıklı bir ilişki kurarak meselelerini halledebilmek için edebiyatla dil arasındaki ilişkiden istifade etmelidir. Safa’nın bu katkısını onun felsefe geleneğimizin özgün temsillerinden biri olduğu iddiasıyla takip etmektir. Fakat felsefe dili tartışması gibi, felsefe tarihinin Safa’nın teklif ettiği türden bir felsefe-edebiyat ilişkisine de yabancı olmadığını not etmek gerekir.
Bir dil meselesi olarak felsefe ve edebiyat
“Ben dünyaya gelmeseydim” ya da “Bu dünya hiç var olmasaydı, ne olurdu?” Peyami Safa, bu soruların henüz altı yedi yaşlarındayken felsefeyle temasını kuran sorular olduğunu aktarır. Felsefeyle bu erken tanışıklık, bir ömür devam edecek bir ilgiye dönüşecek ve bu ilgi daima edebiyatla bir arada seyreden bir ilgi olacaktır. Safa’ya göre Türk romanının sorunu, ona romanın asıl manasını teşkil eden tahlilin girmemiş olmasıdır. Safa burada tahlili felsefi olanın edebî olana sunacağı en önemli katkı olarak değerlendirir ve iki disiplini yan yana getirir. Bu tahlilin Türk romanına girmesinin, dolayısıyla gerçek bir Türk romanının ortaya çıkışının yolu ise geniş bir felsefe kültürüyle beslenmektir. Yoksa sadece roman düzeyinde değil, tarih ve tenkit düzeyinde de edebiyatımız ilerleme kaydedemez. Safa bu ilerlemeyi vurgularken, bugün hâlâ geçerli olduğunu iddia edebileceğimiz bir uyarıyı da yapar: Kültürümüz Batı felsefesiyle ilgisini özgünlüğü merkeze alarak kurmalıdır. Hâlbuki Safa’ya göre Batı kültürünü sulayan kaynaklar değil, sadece mahsuller örnek alınmıştır. Başka bir yerde tekrar edebiyat-felsefe ilişkisine dönen Safa, edebiyatta felsefe kültürünün büyük yaratmaların ve bunların izahlarının şartı hâline geldiğini söyler.
Bu izahların didaktik olmaması gerektiğinin de farkındadır. Bu birkaç örnek bile, Peyami Safa’nın hem felsefe ile edebiyat arasındaki ilişkinin fakat hem de bu ilişkinin felsefenin üstün olduğu klasik bir hiyerarşiye indirgenemeyeceğinin farkında olduğunu göstermeye yeter. Bu, birbirinden bağımsız iki disiplinin kendi sınırlarını koruyarak temas ettikleri bir ilişki değildir. Bir felsefe ya da bir edebiyat problemi olma ölçeğinden daha geniş ölçekli olacak şekilde, bir dil problemidir bu. Çünkü dil, geleneksel olarak, parçalara bölünebilir bir yapıymış gibi kavranır. Buna göre birbirinden bağışık olacak şekilde bir felsefi bir de edebî dilden bahsedilebileceği düşünülür. İşte felsefe-edebiyat ilişkilerine yönelik klasik ilişkilendirmelerin problemlerinden biri, bu noktada görülmelidir: Dil, aslında parçalanabilir bir şey değil, tek bir şeydir ve aslında onun farklı tezahürleri vardır. Dolayısıyla ister felsefi olarak tezahür etsin ister edebî olarak, tezahürün mekânı aynı yer, yani dilin kendisidir. [3]
Notlar
[1] H. Fethi Gözler, “Türk Romanına Bütün Meseleleri ile İnsanı Sokan Adam” Peyami Safa, Milli Kültür, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı [Kültür Bakanlığı], 1984, sayı: 47, s. 10.
[2] Beşir Ayvazoğlu, Peyami Safa, TDV İslâm Ansiklopedisi, 2008, İstanbul, 35. cilt, s. 437-438.
[3] Peyami Safa Gülay, Felsefenin Krizi ve Peyami Safa'nın Felsefî Buhran'ı, FLSF Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, 2025, sayı: 42, s. 313,317.

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.