Azınlık görünürlüğü neyin üzerinden kurulur?
Odysseia ve Harry Potter’ın yeni uyarlamaları, temsiliyet tartışmasını yeniden alevlendiriyor: Siyahi oyuncuları Batı’nın yerleşik anlatılarına dâhil etmek gerçek bir kapsayıcılık mı, yoksa kendi tarih ve mitolojilerini anlatma hakkını gölgeleyen bir “çeşitlilik” vitrini mi?
2026 yazında iki yapım, aynı soruyu farklı açılardan gündeme taşıdı: Christopher Nolan'ın Homeros uyarlaması Odysseia ve HBO'nun yeniden çektiği Harry Potter dizisi. İkisi de köklü, popüler metinlere dayanıyor; ikisi de "kimin hikâyesi kimin ağzından anlatılıyor" tartışmasını yeniden alevlendirdi. Görünürlük, var olan “çoğunlukla beyaz, Batılı” anlatıları yeniden dolduran bir casting meselesi mi, yoksa azınlıkların kendi seslerini, kendi yazdıkları, kendi kurdukları hikâyeler üzerinden var etmesi mi? Bu soru yeni değil; medya çalışmalarında onlarca yıldır tartışılıyor. İlgi çekici, hayal gücünün üretimi olarak gördüğümüz uzaylı motiflerinden, fantastik kurgunun derin alegorilerine kadar yıllardır maruz kaldığımız bir gerçek. Ama Nolan'ın Odysseia'sı ve HBO'nun Harry Potter'ı, tartışmayı soyut bir ilkeden çıkarıp somut, izlenebilir örneklere bağlıyor. Siyahi temsili Afrika’nın zengin tarihinden, mitolojisinden ve özgün kültürel külliyatından beslenen bağımsız anlatılar inşa ederek sağlamak yerine; Siyahi oyuncuları doğrudan Avrupa merkezci egemen anlatıların içerisine yerleştiriliyor.
Küresel medya endüstrisinde, egemen metinlerin kadrosuna azınlık aktörleri dâhil etme stratejisi "kanon revizyonizmi" veya "renk körü oyuncu seçimi" olarak adlandırılıyor. Bu yaklaşım, evrensel insani temaların her etnik gruptan oyuncu tarafından canlandırılabileceği ilkesine dayanır. Ancak bu tutum, pratiğe aktarıldığında kültürel bağlamı silen, yok sayan Batı merkezci, sömürgeci bir soyutlamaya dönüşmektedir. Nolan'ın Odysseia'sı, henüz vizyona girmeden aylar önce tartışmaların merkezinde yer aldı. Kadim bir Yunan metninin kahramanlarının etnik ve toplumsal cinsiyet kimliklerinin değiştirilmesi var: Helen of Troy rolünde Lupita Nyong'o, Athena'da Zendaya, trans oyuncu Elliot Page'in bir savaşçı rolünde yer alması, rapçi Travis Scott'ın bir ozan karakterine getirilmesi. Eleştirmenlerin bir kısmı bunu "ırk değiştirme" olarak adlandırıp metnin özgün betimlemelerine Helen'in “solgun tenli, sarışın” tasviri gibi sadakatsizlik olarak okudu; bazı yorumcular ise bunun kadim bir mitin evrensel yeniden yorumlanması olduğunu savundu. Nolan'ın kendisi eleştirilere verdiği yanıtta, yönetmenin metne sadakatinin harfiyen kopyalamak değil, "metni yorumlayabildiğin en güçlü şekilde onurlandırmak" olduğunu söyledi.
HBO'nun Harry Potter dizisi, benzer bir stratejiyi çok daha az gürültüyle uyguluyor. Orijinal filmlerin sadece İngiliz oyuncuları barındıran bir ana kadroya sahip olması eleştiriliyordu; kitapların kendisi de ırksal çeşitlilik bakımından sınırlı bulunuyordu. Dizi projesi, Albus Dumbledore'u John Lithgow gibi beyaz bir oyuncuyla korurken, Severus Snape rolüne siyah İngiliz oyuncu Paapa Essiedu'yu getirerek dikkat çekici bir sapma yaptı. Burada önemli olan, tepkinin Nolan'ın Odysseia'sına kıyasla çok daha az olması. Bunun nedeni, Harry Potter evreninin kadim bir mit değil, yakın zamanda yazılmış, ticari bir fantastik öykü olması; karakterlerin "tarihsel" ya da "kutsal" bir kaynağa değil, bir yazarın hayal gücüne dayanması. Yine de iki örnek de aynı temel soruyu sorduruyor: Var olan, zaten meşrulaşmış, büyük bütçeli bir anlatının içine azınlık temsilcilerini yerleştirmek. Her iki yapımda da siyahi oyuncu, beyaz bir yazarın zihninden çıkmış, beyaz bir evrende cereyan eden ve beyaz kültürel normlara göre hareket eden bir karakteri canlandıran yüzeysel bir figür konumuna indirgeniyor. Medya sektörünün tepe yönetiminde, yönetmen koltuklarında ve senarist odalarında Siyahi ve azınlık temsilinin son derece düşük olduğunu gösteriyor. Ekrandaki siyahi görünürlüğü artırılırken, kararları veren kurumsal yapının monokültürel kalmaya devam etmesi, temsil politikasını yüzeysel bir vitrin düzenlemesine indirgiyor. Küresel medya endüstrisinin bu stratejiyi benimsemesinin bir diğer nedeni, ideolojik bir kapsayıcılık sevdası değil, geç kapitalizmin ve medya mülkiyetinin ekonomi-politiğidir. Sıfırdan bir Afrika mitolojisi filmi inşa etmek, yüksek düzeyde ticari risk taşır. Buna karşılık Harry Potter veya Homeros'un Odyssey'si gibi küresel bilinirliği olan fikri mülkiyetler, hazır bir tüketici kitlesi sunar.
Kendi hikâyesini anlatmak
Hollywood ve dev küresel yayıncılar, siyahi oyuncuları Batı destanlarına ve fantastik evrenlerine yerleştirirken son derece cömert davranırken; Afrika kıtasının ve Afrika diasporasının binlerce yıllık özgün mitolojisini, destanlarını ve tarihsel figürlerini ana akım ekranlara taşımakta ısrarla isteksiz davranıyor. Christopher Nolan, The Odyssey için 250 milyon dolarlık devasa kaynakları mobilize edip Antik Yunan mitolojisini en ince ayrıntısına kadar görselleştirirken, oyuncu seçimleri ve ana akım sinema anlatısının isteklerinin dışına çıkmayarak bu muazzam altyapıyı batı aklının bir aracı hâline getirdi. Batı sinema endüstrisi Afrika tarihinin ve mitolojisinin eş değer büyüklükteki şu görkemli anlatılarını tamamen göz ardı ediyor. Batı Afrika'da hüküm süren ve "Mali'nin Aslan Kralı" olarak bilinen Sundiata Keita'nın epik yaşam öyküsü, Homeros'un Odissea'sı veya İlyada'sı kadar zengin bir dramatik yapıya sahiptir. Kâhinlerin kehanetleri, çocukluğundaki fiziksel engelleri aşma azmi, sürgün yılları, rakibi zalim büyücü-kral Soumaoro Kanté ile yaptığı mistik savaşlar ve nihayetinde Mali İmparatorluğu'nu kurarak adaletli bir yönetim inşa etmesi; katmanlı bir krallık, güç ve sürgün anlatısı sunar.
Orta Afrika Bantu halklarının yaratılış mitolojisinde yer alan Nakabumba veya Mumba anlatısı, evrenin ve insanlığın var oluşunu derinlikli bir estetik ve felsefi zeminde açıklar. Bu anlatıda yaratıcı tanrı, insanlığı ve dünyayı bir çömlekçinin kili biçimlendirmesi gibi yoğurarak ve biçim vererek var etmiştir. İnsan varoluşunu toprak, şekillendirme, yaşam ve sanat ile ilişkilendiren bu mit, Antik Yunan’daki Prometheus veya İskandinav yaratılış mitleriyle kıyaslanabilecek derin bir felsefi altyapıya sahiptir. Batı Afrika ve Afrika diasporası inanç sistemlerindeki Orisha ve Oriba kutsal enerjileri; doğa güçlerini, adalet, savaş, deniz ve bilgelik arketiplerini temsil eden son derece karmaşık ve dinamik bir panteondur. Şimşek ve adaletin simgesi Şango, okyanusların ve anneliğin koruyucusu Yemoja, demir ve savaşın yol açıcısı Ogun, veya değişim ve rüzgârın tanrıçası Oya; Yunan panteonundaki Zeus, Poseidon ve Athena kadar güçlü karakterlerdir. Lupita Nyong'o'yu Truvalı Helen rolüne yerleştirmek, siyahi görünürlüğü açısından özgürleştirici bir temsil sağlamıyor. Bu yaklaşım, örtük bir biçimde şu mesajı veriyor: "Sundiata'nın destanı, Mumba'nın yaratılış kozmolojisi veya Orisha'ların görkemli dünyası 250 milyon dolarlık bir bütçeyi ve küresel dağıtımı hak edecek 'evrensel' bir niteliğe sahip değildir; siyahi oyuncuların meşrulaşabileceği yegâne zemin, Batı'nın klasik anlatılarıdır." Bu durum, Siyahi kimliğini ve kültürünü özne olmaktan çıkarıp, batının nesnesi ve görsel bir aksesuarı hâline getiriyor.
Azınlık görünürlüğünün hakiki bir toplumsal adalet ve kültürel eşitlik zeminine oturması, Siyahi bireylerin sürekli olarak başkalarının yazdığı rol ve senaryolara eklemlenmesiyle gerçekleşemez. Batı merkezli medya endüstrisinin sunduğu "kapsayıcı döküm" illüzyonu, egemen evrenselcilik iddiasını güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor. Frantz Fanon’un Siyah Deri, Beyaz Maskeler adlı eserinde kavramsallaştırdığı üzere; sömürgeleşmiş veya marjinalleştirilmiş bir grubun, egemen kültürün maskelerini takarak kabul görme çabası, varoluşsal yabancılaşmayı derinleştirir. Siyahi bir oyuncunun Truvalı Helen’i canlandırması, Siyahi bedene giydirilmiş beyaz bir maskeden ibaret kaldığı sürece, Afrika’nın kendi tarihsel öznelliği inşa edilemez. Özgürleştirici bir temsil siyaseti için The Odyssey veya Harry Potter gibi Batı anlatılarını tekrar tekrar dönüştürmek yerine, bütçelerini ve üretim imkânlarını Sundiata Keita destanına, Mumba yaratılış kozmolojisine ve Orisha panteonuna yönlendirmelidir. Sinemaların yeni projelere aç olduğu bu dönemde temsil, yalnızca kameranın önündeki yüzlerin değişmesiyle değil; yapımcı, yönetmen, senarist ve dağıtımcı kadrolarının çeşitlenmesiyle mümkündür. Siyahi yazarların kendi kozmolojilerini kaleme aldığı yapımlar, yapay eklemelerin yarattığı yüzeyselliği aşacaktır. Afrika kozmolojilerinin de en az Yunan veya İskandinav mitolojisi kadar "evrensel insanlık durumunu" temsil etme potansiyeline sahip olduğu kabul edilmelidir.
Siyahi oyuncuları Afrika kültür ve mitolojisini anlatmak yerine egemen Batı hikâyelerine yapay bir şekilde yerleştirmek; Sundiata Keita'nın epik mirasını, Mumba'nın felsefi yaratılış mitini ve Orisha'ların dinamik panteonunu sembolik bir imhaya maruz bırakıyor, Batı kanonunu yegâne geçerli evrensel zemin olarak tescil ediyor ve stüdyoların ideolojik risklerini savuşturan bir "çeşitlilik kalkanı" işlevi görüyor. Hakiki görünürlük ve anlatı egemenliği; başkalarının saraylarında "saygın birer konuk" olmaktan değil; kendi mitolojik, tarihsel ve çağdaş evrenlerinin mimarı olmaktan geçiyor. Medya endüstrisinin ihtiyacı olan şey, Batı masallarını siyahi yüzlerle yeniden anlatmak değil; bastırılmış tüm kültürlerin kendi özgün hikâyelerini küresel ekranlara taşıyacak cesareti, sermayeyi ve estetik özerkliği sağlamaktır.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.