30 Eylül 2026

Tabutta Rövaşata: Şehrin içinde, hayatın dışında

“Tabutta Rövaşata”, evsiz bir adamın İstanbul sokaklarındaki yaşamına bakarken yoksulluk, aidiyet ve görünmezlik duygularını iç içe geçiriyor. Mahsun’un çaldığı arabalar, sığındığı sokaklar ve kaybettiği dostlar üzerinden film, bir insanın yaşadığı şehirde nasıl dışarıda kalabildiğini anlatıyor.

Bazı filmler bir karakterin hikâyesini anlatır, bazıları ise o karakterin içine sıkıştığı dünyanın sınırlarını gösterir. Derviş Zaim’in 1996 tarihli ilk uzun metrajı “Tabutta Rövaşata”, Mahsun Süpertitiz’in hikâyesini anlatırken içine sıkıştığı dünyanın sınırlarını da görünür kılıyor. Mahsun’un nereden geldiğini, nasıl evsiz kaldığını ya da hayatının hangi aşamasında bu noktaya sürüklendiğini uzun uzun açıklamıyor film. Onu bir geçmiş hikâyesinin içine yerleştirmek yerine, İstanbul’un soğuk bir gecesinde bir arabaya girip ısınırken tanıyoruz.

Mahsun’un hayatı bundan sonra da bu kısa süreli sığınaklar üzerinden ilerliyor. Geceleri otomobil çalıyor, sabah olduğunda arabayı temizleyip aldığı yere bırakıyor. Temelde bakıldığında bunlar bir hırsızın davranışları. Fakat Mahsun arabaları satmak ya da sahip olmak için çalmıyor. Gecenin soğuğundan korunuyor, birkaç saatliğine ısınıyor, dolaşıyor ve sabah olduğunda arabayı aldığı yere geri bırakıyor. Öyleyse Mahsun gerçekten neyi çalıyor? Otomobilleri mi, başkalarının sahip olduğu güvenli ve sıcak hayattan birkaç saatlik bir payı mı?

Mahsun’un İstanbul’la kurduğu ilişki, filmin en derin çatışmalarından birini taşıyor. Şehrin içinde dolaşıyor, ışıklarına ve kalabalığına karışıyor, bütün bu hareketin sonunda kendine ait bir yer bulamıyor.

Bir şehrin içinde yaşayıp ona ait olamamak

“Tabutta Rövaşata”nın İstanbul’u kartpostallardaki İstanbul’dan uzak. Boğaz kıyısı, Rumelihisarı, tekneler, yalılar ve tarihî yapılar kadrajda yer alıyor ama şehir güzelliğini sergilemek için kullanılmıyor. Kamera, aynı coğrafyada yan yana duran farklı hayatları gösteriyor. Bir tarafta Boğaz’ın ışıkları, diğer tarafta soğuktan korunmak için ateşin çevresinde toplanan insanlar var.

Bu tercih filmin toplumsal katmanını güçlendiriyor. Çünkü Mahsun’un İstanbul’la kurduğu ilişki, şehrin kime ait olduğunu da düşündürüyor. Sokaklar, arabalar, evler ve Boğaz aynı şehirde duruyor; Mahsun bunların hiçbirine gerçekten sahip olamıyor. Kent büyüdükçe onun hareket alanı daralıyor, İstanbul’un içinde dolaşırken hayatın giderek daha fazla dışına itiliyor.

Mahsun’un İstanbul’la ilişkisi de bu ayrışmanın en görünür tarafı. Şehrin içinden geçiyor, sokaklarında dolaşıyor, arabalarında uyuyor, kahvelerinde oturuyor. Fakat bu mekânların hiçbiri onun için kalıcı bir adres hâline gelmiyor. Mahsun’un bir evi yok. Daha da önemlisi, kendisini evinde hissedebileceği bir dünya da yok.

Polis onu tanıyor. Kahvedekiler onu tanıyor. Reis onu tanıyor. Sarı onu tanıyor. İnsanlar onun varlığından haberdar. Buna rağmen Mahsun’un hayatı, çevresindeki herkesin gözünün önünde görünmezleşiyor. Bu nedenle filmdeki evsizlik, fiziksel bir barınak meselesinin ötesine geçiyor. Mahsun’un sığınabileceği yerler var lakin bunların hiçbiri ona bir gelecek sunmuyor.

“Tabutta Rövaşata”

Rövaşata, geniş bir hareket alanı isteyen, bedenin havaya kalkmasını gerektiren gösterişli bir hareket. Tabut ise hareket alanının en dar hâllerinden birini temsil ediyor. Bu iki kelimenin yan yana gelmesi daha hikâye başlamadan Mahsun’un hayatına ilişkin güçlü bir çelişki yaratıyor. Hareket etmek isteyen bir beden, hareket edemeyeceği bir alanın içinde (!) Mahsun sürekli hareket ediyor. Arabalarla İstanbul’u dolaşıyor, polisten kaçıyor, sokaklarda geziyor, teknelere giriyor, bir işten diğerine sürükleniyor. Hayatı hareketle dolu görünüyor. Buna rağmen hiçbir yere varamıyor. Sadece gidiyor ve başlangıcına geri dönüyor. Belki de Mahsun gerçekten gitmek istemiyor.

Mahsun’un otomobil hırsızlığı filmin en önemli anlatı araçlarından biri. Çünkü otomobil burada mülkiyetin, hareket özgürlüğünün ve konforun simgesine dönüşüyor. Mahsun arabaları satmak için çalmıyor, sabah olduğunda temizleyip yerine bırakıyor. Bu ayrıntı onun suçunu ortadan kaldırmıyor, suçun arkasındaki ihtiyacı görünür kılıyor. Bir gece arabaya bindiğinde ilk yaptığı şey kaloriferi açmak. Bu küçük hareket, karakterin bütün hayatını anlatıyor.

Mahsun’un çaldığı otomobil aslında birkaç saatlik sıcaklık. Bir koltuk. Bir direksiyon. Camın arkasında akan şehir. Dışarıdaki soğuktan kısa süreliğine kopabilmek. Bu nedenle otomobillerin her biri Mahsun için geçici bir ev gibi çalışıyor. Fakat sabah olduğunda ev ortadan kalkıyor. Mahsun’un hayatındaki bütün sığınaklar geçici.

Bir arabanın sıcaklığı birkaç saat sürüyor. Kahvehanedeki masa bir süreliğine ona yer açıyor. Reis’in sağladığı imkânlar sınırlı kalıyor. Sevdiği kadınla kurduğu yakınlık karşılıksız ve kırılgan bir hâl taşıyor. Sarı ise hayatından çıkıp gidiyor. Mahsun’un hayatı, tutunmaya çalıştığı her şeyin elinden kaydığı bir döngüye dönüşüyor.

Bu yüzden filmin dramatik gücü büyük olaylardan çok küçük hareketlerde ortaya çıkıyor. Bir arabaya girme, ellerini kaloriferin önünde ısıtma, saçlarını tarama, mezara şarap götürme, bir hayvanı kurtarmaya çalışma... Bunların her biri Mahsun’un dünyaya hâlâ bağ kurduğunu gösteriyor.

Soğuk olan hava mı gerçekten?

Filmin teknik dünyası da Mahsun’un ruh hâlini destekliyor. Görüntü yönetmeni Mustafa Kuşçu, kurguda Mustafa Preşeva görev alırken müziklerde Babazula ve Yansımalar’ın katkısı bulunuyor. Film 35 mm çekilmiş ve yaklaşık 74 dakika sürüyor. Bu kısa süre, anlatının yoğunluğunu artırıyor. “Zaim, Mahsun’un kim olduğunu anlatmak yerine onu yaşadığı hayatın içinde bırakıyor. Geçmişini açıklamıyor, davranışlarını yorumlamıyor. Seyirciyi onun peşinden sokaklara, arabalara ve gecenin içine gönderiyor.

Kamera Mahsun’un hayatını büyütmüyor. Onu kahramanlaştıran bir görsel dil kurmuyor. Sokakları, kahvehaneleri, tekneleri ve arabaları gündelik hâlleriyle gösteriyor. Bu nedenle filmdeki kara mizah, acının üzerine kurulmuş bir gösteriye dönüşmüyor.

Müzik de bu dünyanın önemli parçalarından biri. Tasavvuf motiflerini çağrıştıran sesler, şehir görüntüleriyle birleşerek filmin gerçekçi atmosferine hafif gerçeküstü bir hava katıyor. Müzik de bu yalın anlatımın içinde kendine özgü bir yer buluyor. Gerçekçi İstanbul görüntülerinin arasına sızan ezgiler, Mahsun’un dünyasına hafifçe gerçeküstü bir hava katıyor; film böylece sokağın sertliğiyle masalsı bir duyguyu yan yana taşıyor.

Mahsun’un hayatındaki en güçlü kırılmalardan biri Sarı’nın ölümüyle geliyor. Soğukta kayıkta uyuyan Sarı, sabah Mahsun tarafından ölü bulunuyor. Mahsun’un arkadaşının cenazesine katılamaması da karakterin toplumla arasındaki mesafeyi tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Sarı’nın ölümüyle Mahsun’un çevresindeki zaten dar olan dünya daha da küçülüyor.

Filmde “soğuk” kelimesinin fiziksel anlamı burada başka bir anlam kazanıyor. Soğuk hava Mahsun’un bedenini üşütüyor, insanların kayıtsızlığı ise hayatını. Seyircinin zihninde kalan repliklerden biri bu duyguyu doğrudan dile getiriyor: “Soğuk olan hava değil Mahsun. İnsanlar soğuk. Hayat çok soğuk.”

“Artık hiçbir şeye izin vermiyorlar”

Mahsun’un tavus kuşuna söyledikleri, kendi hayatına dair de çok şey söylüyor. Çaldığı tavus kuşuna bakarken şöyle söylüyor: “Ancak seni alabildim. Seni diğerlerinden ayırdığım için özür dilerim. Hepinizi birden götürmek isterdim ama izin vermiyorlar. Artık hiçbir şeye izin vermiyorlar.”

Bu cümle ilk bakışta Mahsun’un kendisiyle tavus kuşu arasında kurduğu tuhaf bir arkadaşlığa ait gibi duruyor. Oysa “İzin vermiyorlar” ifadesi filmin tamamına yayılabilecek bir anlam taşıyor. Mahsun’un hayatında sürekli birileri ona ne yapamayacağını söylüyor. Nereye gidebileceğini, nerede kalabileceğini, neye sahip olabileceğini, hangi mekâna girebileceğini belirleyen görünmez sınırlar var.

Tavus kuşu da bu yüzden önemli. Görkemli, gösterişli ve özgürlük duygusu uyandıran bu hayvan, Mahsun’un hayatıyla güçlü bir karşıtlık oluşturuyor. Mahsun onu sahiplenmeye çalışırken aslında kendi hayatında eksik olan bir şeyi arıyor: “Bir yere ait olma duygusunu.”

Sonunda açlıkla baş başa kaldığında tavus kuşuna yönelmesi ise filmin romantik bir yoksulluk anlatısına dönüşmesini engelliyor. Mahsun’un masumiyetini koruyan bir masal anlatılmıyor. Hayatta kalma içgüdüsü, kurduğu bağların üzerine çıkıyor. Bu yüzden “Tabutta Rövaşata”, Mahsun’u kutsamıyor. Onu suçlu ilan ederek hikâyeden de çıkarmıyor. Karakteri çelişkileriyle bırakıyor.

Ahmet Uğurlu’nun oyunculuğu da burada belirleyici. Mahsun’un çok az konuşması, oyunculuğun beden üzerinden kurulmasını sağlıyor. Bakışları, yürüyüşü, yüzündeki boşluk, üşürken ellerini birbirine sürtmesi, bir arabaya yaklaşırken duyduğu heyecan ve saçlarını taraması karakterin iç dünyasını sözlerden daha güçlü biçimde anlatıyor.

1996’da çekilen film, Türk sinemasının 1990’larda yöneldiği daha bağımsız ve gerçekliğe dönük damar içinde önemli bir yerde duruyor. Bugün filme yeniden bakıldığında Mahsun’un hikâyesinin eskimemesinin nedeni de burada yatıyor.

Film yoksulluğu rakamlara, evsizliği istatistiklere, dışlanmayı büyük cümlelere çevirmiyor. Bunları bir adamın gündelik hareketleri içinde gösteriyor. Mahsun’un arabaya girdiği gece, Sarı’nın kayıkta öldüğü sabah, mezarın başında içilen şarap, tavus kuşuyla kurduğu tuhaf dostluk ve İstanbul’un soğuğunda yürüyen o beden... Hepsi aynı şeyi söylüyor; bir insanın hayatta kalması, hayata gerçekten dâhil olduğu anlamına gelmiyor.

Mahsun’un trajedisi de burada düğümleniyor. Şehrin içinde dolaşıyor, insanlarla karşılaşıyor, seviyor, kızıyor, acıkıyor, üşüyor, gülüyor ve hayatta kalmaya çalışıyor. Fakat her hareketinin sonunda yeniden başladığı yere dönüyor.

Tıpkı filmin adındaki gibi. Rövaşata atmaya çalışan bir beden var. Önünde ise tabut kadar daralmış bir hayat.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...