Ayrılmaz ikili: Sinema ve müzik
Sinema ve müzik, görsel ile işitsel unsurların eşsiz uyumuyla birlikte izleyiciye derin bir estetik deneyim sunar. Sessiz sinemadan günümüze kadar gelişen bu ilişki, duygu aktarımında ve atmosfer yaratımında filmlerin temel yapı taşlarından biri olmuştur.
Sinema ve müzik ilişkisini daha iyi anlamak için öncelikle bu iki sanatı da ayrı ayrı kavramak daha sağlıklıdır. Toplumlar gelişerek zamanla kendi içinde kültürel bir estetik bilince sahip oldu. Bu gelişim sonucu çağımızda “yedinci sanat” olarak bilinen sinema ve “ikinci sanat” olarak bilinen müzik buluştu. Geçmişin temsile dayalı iletişim araçlarının yerini zamanla kayda dayalı iletişim araçları aldı. Bu temsil sistemi “gördüğümüz görüntülerin, işittiğimiz seslerin gerçekliğine olan inancımızı yok eder: gerçeğe benzerlik hâlâ vardır ama artık gözlerimize ve kulaklarımıza inanamayız.” Önceleri sanat olarak bilinen evreni ve bu evren içindeki yerimizi tanımlamaya yarayan etkinlikler olan tarih, şiir, tiyatro, dans ve müzik dalları bulunuyordu. Bu sanatlar, insanlık için dinsel etkinliğin birer tezahürü olarak varoluşun sırlarını anlamaya yönelik yöntemlerdir. Ayrıca temsil sanatları olarak bilinen bu tutumlar, olayların yeniden inşasını mümkün kılar ve modern sanatlara varan bağımsız disiplinleri oluşturur. Kayıt sanatlarıysa gerçeğe daha fazla benzeme yönünde doğrudan bir ilerleme geçirmiştir diyebiliriz.
Görüntü ve ses
Bir görsel ve işitsel kurgu sanatı olan sinemanın, başlangıcının hemen ardından sesle ve müzikle kurduğu ilişki çok önemlidir. Çünkü sinematografik anlatıda sadece görüntüyle yeterli derecede ileti oluşturulmadığı anlaşıldı ve görüntü sesle bir araya getirildi. Böylelikle müzik, sinemasal anlatılara eşlik eden bir olgu hâline geldi. Öyle ki ilk çekilen filmlerden bu yana müzik kullanımı önemini korudu. Zira müzik seyircinin duygularını güçlü biçimde uyandırıcı bir öğe olarak, dramanın alımlanmasında büyük bir öneme sahiptir. Sinemasal anlatıların gelişim sürecine bakıldığındaysa; sessiz filmlerin ilk dönemlerinde, görüntü ve müzik arasındaki etkileşimin anlamsal olarak zayıf bağıntılarla kurulduğu, ilişkilerin zaman içinde sistematik bir yapıya bürünerek anlam boyutuna daha çok hizmet eder hâle geldiğini görüyoruz.
Norm hâline gelen müzik, filmin anlatım ve anlamını kurmakta seyirciyi zaman zaman coşturup zaman zaman gevşeterek katharsise ulaştırır. Bildiğimiz üzere Christian Metz, sinemada; görsel imge, basılı ve diğer grafikler, konuşma, müzik ve gürültü (ses efektleri) olarak beş bilgi-ileti kanalı tespit etti. Ses doğal yapısına ek olarak zamanı ve mekânı da üretirken aynı zamanda görüntünün gerçekliğini doğrudan etkiler. Çünkü bir mekân yaratılmak istendiğinde o mekânın doğal gürültüsü, yankısı, dış sesler de önem kazanır. Atmosferi tanımlamamıza olanak sağladığı gibi doğal sesler diyalogları tamamlar. Bu bağlamda ses ve müzik algımızı şekillendirmemize yardımcı olarak, bir atmosfer yaratma ve devam ya da farklılık hissi uyandırmada kullanılarak görüntüye can verdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. “Özellikle filmin sesinin bu doğal sesleri bir perspektif doğrultusunda vermesi, filmin gerçeklik duygusu oluşturmasında son derece etkindir.”
Günümüze uzanan bağ
Çağımızda sinemaya girmeden önce bile müziğin filmin atmosferini yaratmaya katkı sağlaması söz konusudur. Konuralp; sessiz sinema döneminin ilk yıllarında, filmler için çalınan müzikal partisyonların çoğunun doğaçlamaya dayalı olduğunu ve piyanistlerin perdedeki görüntüye uygun olan ya da uygun olmayan bir sürü müzik çaldığını belirtir. Ancak zamanla bilinçlenmeye başlayan müzisyenler müziği görüntüye uydurmaya çalıştı, ilk başlardaki müzik seçimi piyanistin keyfine ve repertuarına bağlıyken zamanla gösterinin müzik kısmı giderek zenginleşti. Şöyle ki piyanonun yanına keman ve viyolonsel katıldı, böylelikle ilk sinema orkestrasının temeli atıldı. Canlı performanslar sırasında izleyicilerin çalınan klasik eserleri ezberlemelerinden şikâyetçi olması sonucu uzun filmler için özel müzik besteleme yoluna gidildi. Bu şikâyetlerin ardından gerçek anlamda ilk film müziği 1908’de L’Assassinat du Duc de Guise isimli Fransız filmine, Saint-Saens tarafından yapıldı. Zamanla orkestralar filmle birlikte gezmeye başladı, orkestra şefleri de perdedeki dramatik ve mizahi bölümler üzerinde çalıştılar.
Sinematografi içinde bilinçli şekilde eklemlenen müzik, “öykülemeye psikolojik alt metinler sağlayabilir ve filmin diyalogları veya görüntüleri üzerinden okunabilmesi daha zor olan, içsel dramatik boyutları ortaya çıkarabilir.” Müzik/ses ve sinema arasındaki bu ilişki zamanla ilerleyerek günümüz şartlarına ulaştı. Günümüzde ses tasarımcısı hangi sesin hangi ses frekansıyla kullanıldığında seyircilere üzüntü, coşku ve huzursuzluk verdiğini ölçmek için psikoakustik bilmek zorundadır. Sinemada görüntü ses ve hareket algılama ve anlama yönelik tek bir parça olarak düşünülerek birleştirilmelidir. Bu bakımdan ses sahnede aksiyonun kaynağı ve konusu olarak dramatik bir özellik kazanır. Çünkü ses imgeye göre daha farklı bir psikolojik algı yaratır ve ayrıca ait olduğu objenin karakteristiğini de yansıtır. Sinema seslerin psikolojik etkilerinden yararlanarak, filmin ritmik yapısını doğrudan etkileyen müzik aracılığıyla izleyici üzerinde bir ritim duygusu yaratır. Yani sinema atmosferi, uzay ve uzamı yaratmak, karakterleri tanımlamak için sesin işlevsel özelliğini kullandığı kadar psikolojik, sosyolojik ve ideolojik etki yaratmak için de sesten yararlanır. Sesin bu özelliğini en iyi anlatan örneklerden birisi olarak; Hitchcock’un Psycho filmindeki kuş sesini çağrıştıran çığlık sesi karşımıza çıkar. Sese yaşamın müzikal bir kompozisyonu olarak yaklaşan Lipscomb ve Tolchinsky, film müziğini daha kapsamlı bir bakış açısıyla müzikal partisyonu, çevredeki sesleri, konuşmaları, ses efektlerini ve sessizliği kapsayan bir yelpazenin öğelerinden biri olarak nitelendirir. Bunun yanında müzikal partisyonun olmaması hâlinde, örneğin çevresel seslerin tıpkı müzik gibi, öyküyü ilerletmek için dinamik değişkenlik ve yapısal olarak anlamlı sesler sağlayacağını öne sürerler.
Et ile kemik
Sonuç olarak ilk başlarda gösterimin yarattığı gürültüyü azaltmak için kullanılan müzik, zaman içerisinde pragmatik bir ihtiyaç olarak kullanılmasının yanında eylemin göstermek ve açıklamak istediklerine yardımcı olarak da kullanılmaya başlandı. Günümüzdeyse diyaloglar, efektler ve müzik birbiriyle ilişkili olup seyirciler tarafından tümleşik bir yapılanma olarak algılanır. Bunun sonucu olarak da ister gişe filmi, ister sanat filmi isterse kısa film olsun müzik, sinemada sinematografinin asal bileşenlerinden biri olarak yer alır ve alacaktır. Hem duygu aktarımı hem de alt metin okumasına yardımcı olmak için kullanılan müzik, fiziksel olanın duygu yaratımı ve anlatımsal olarak bilinç dışı üzerine kurulu durumdadır. Neticede öykü evreni ve müzik birbiriyle iç içe geçmiş bir yapıdadır diyebiliriz. Günümüz sinemasal anlatılarında müzik sadece görüntüye eşlik etmez bunun yanında algı değiştirmek, görüntüleri tamamlamak, duygu belirlemek ve izleyiciye belirli bakış açıları kazandırmak için kullanılır. Bu sayede görüntüler farklı ya da derin anlamlar kazanabilir. Çünkü müzik ve ses anlatıcı olarak öykülemede görüntülerden daha özgür bir görünüm sunar. Ancak ana akım sinema filmsel anlatılarda çoğunlukla müziği duyusal bir gösteren olarak kullanır. Bu duyusal gösteren izleyiciyi mevcut gerçeklikten kopararak hayalle gerçek arasına çeker. Çağımızda müzik toplumsal normlar, bulunulan coğrafya ve bireyden bireye farklılık gösterse de seyirci için filmlerin iyi bulunmasının başlıca nedenlerinden birisi hâline gelmiş durumdadır. Sinema için sanat olmadığı ya da bütün sanat dallarını kapsayan bir sanat olduğu yönünde tartışmalar sürüyor. Ancak sonuç ne olursa olsun sinema ve müzik arasındaki ilişki yadsınamaz derecededir. Müzik için sinemanın en çok etkileşimde olduğu sanat diyebiliriz. Hatta etkileşimden öte iç içe geçmişlik, birleşmişlik söz konusudur. Bu bağlamda sinema ve müzik arasındaki ilişkiyi inceleyip anlamlandırmaya çalışarak geçmiş tarihlerden günümüze kadar olan süreçleri irdeleyip, belki de en çok karşılaştığımız disiplinlerarası ilişkiyi mercek altına almış olduk. Sinema ve müzik ilişkisi ilerleyen zamanlarda teknolojinin gelişmesiyle çok daha farklı boyutlara gelebilir. Gelinen boyut ne olursa olsun bu ilişkinin zayıflayarak kopmayacağı aksine güçlenip çeşitleneceği apaçık ortadadır.
Kaynakça
Konuralp, Sadi (2004). Film Müziği: Tarihçe ve Yazılar, İstanbul: Oğlak Yayınları.
Monaco, James (2013). Bir Film Nasıl Okunur?, İstanbul: Oğlak Yayınları.
Sözen, Mustafa (2011). Sinemada Ses Kullanımı, Ankara: Detay Yayıncılık.
Sözen, Mustafa (2015). Anlatımsal Bir Öğe Olarak Sinemada Müzik Kullanımı, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, 18, 34-65.
Admin, (2018). Sinemada Ses ve Müzik İlişkisi, https://muzik.party/2018/09/13/sinemada-ses-ve-muzik-iliskisi/ Erişim Tarihi: 30.06.2020.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.