Işık saçan rehber: Mehmed Âkif Ersoy
İstiklal Marşı şairi Mehmed Âkif Ersoy, ilmi titizlikle halkın içinden gelen tecrübeyi birleştiren nadir şahsiyetlerdendi. Şair, müderris, vaiz ve mücahit kimliğiyle Balkan Savaşları’ndan Millî Mücadele’ye uzanan süreçte kalemiyle bir milletin direncini inşa etti.
Sezai Karakoç bir mülakatında şöyle diyordu: “… Kanuni veya Harun Reşid devrinde, bir insan sadece şiir yazarak toplumdaki görevini yerine getirmiş olabilirdi; ama toplumların, kritik dönemlerinde, şairle cephedeki insana mesafesi aynıdır. Şairin tavrı cephedeki insanın tavrından farklı değildir. Diyelim bir Mehmed Âkif hem cephede hem de şiiriyle çarpışan bir insandı. Bu bakımdan, bizim de durumumuz Mehmed Âkif’in durumundan farklı değildir. Mehmed Âkif, biten bir dönemin son savaşçısıydı, bizler de başlayan bir dönemin ilk savaşçılarıyız. Birisi bitmemek için yapılan bir savaş, öbürü de yeni bir dönemin, bir dirilişin başlayış savaşıdır. Bu iki savaş birbiriyle irtibatlıdır. Onlar savaşmasaydı biz belki bu başlangıcı yapamayacaktık…” [1]
Mehmed Âkif’in hayatına değinelim biraz da. 1873 yılının Aralık ayında İstanbul Fatih’te Sarıgüzel’de doğdu. Babası, küçük yaşta tahsil için Arnavutluk’un İpek kazası Şuşisa köyünden İstanbul’a gelmiş, “temiz” manasına gelen adının önüne temizlik ve titizliği dolayısıyla ayrıca “Temiz” sıfatı eklenerek anılan, Fâtih Medresesi müderrislerinden Mehmed Tâhir Efendi, annesi aslen Buharalı olup Tokat’a yerleşmiş bir aileden Emine Şerife Hanım’dır. Emir Buhari Mahalle Mektebi^nde ilk öğrenimine başlayan Âkif burada iki yıl okuduktan sonra Fatih Muvakkithanesi’nin yanındaki ibtidai mektebine yazıldı (1879). Safahat'ta, “Hem babam hem hocamdır, ne biliyorsam kendisinden öğrendim” diyerek tanıttığı babası o yıl kendisine Arapça öğretmeye başlamıştı. Aynı zamanda Mühürdar Emin Paşa’nın oğulları İbnülemin Mahmud Kemal ve Ahmed Tevfik’in özel hocaları olan Tahir Efendi derslerini yazın Emin Paşa’nın Yakacık’taki köşkünde sürdürmekteydi. Ailece köşkün bir dairesinde kaldıklarından Âkif de bir taraftan bu derslere katılmakta, diğer taraftan iki kardeşle arkadaşlık yapmakta ve kardeşlerin büyüğü İbnülemin ile birlikte manzumeler yazmaya çalışmaktaydı.
Fâtih Merkez Rüşdiyesi’nden mezun olan Mehmed Âkif (1885) Mülkiye Mektebi’nin idadi kısmına yazıldı. Edebiyat hocalığını Muallim Naci’nin yaptığı bu okulun üç yıllık ilk dönemini tamamlayıp yüksek kısmının birinci sınıfında okurken babasının vefatı üzerine (1888) daha kısa yoldan meslek sahibi olarak hayata atılmak için o sırada yeni açılmış olan Mülkiye Baytar Mektebi’ne girdi (1889). Aynı yıl çıkan büyük Fatih yangınında evleri yanmasına rağmen Mehmed Âkif bu sıkıntılar arasında okulunu birincilikle bitirdi (1893). Mektep yıllarında sporla, bilhassa güreşle meşgul oldu ve son iki senede şiire olan ilgisini arttırdı. Mezuniyetinin ardından Ziraat Nezareti Umur-ı Baytariyye ve Islâh-ı Hayvanat umum müfettiş muavinliğiyle memuriyet hayatına başladı. Görev yeri İstanbul olmakla birlikte önce Edirne’de, daha sonra Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli bölgelerinde dolaşarak bulaşıcı hayvan hastalıklarıyla ilgili çalışmalar yaptı. Bir ara ordunun ihtiyacını karşılamak için gerekli alımları yapmak üzere Şam ve civarında dolaştı. Bu seyahatlerde köylüyü de yakından tanıma imkânını elde eden, halkın dert ve meseleleri hakkında doğrudan bilgi sahibi olan Mehmed Âkif’in tespit ve tahlilleri şiirlerine realist ve canlı tablolar hâlinde aksetmiş, çözüm tekliflerinin isabetli olmasını sağlamıştır. 8-10 yaşlarında iken başladığı ve zaman zaman ara verdiği hafızlığı da kendi kendine çalışarak bu sıralarda tamamladı. İstanbul’da bulunduğu yıllarda memuriyeti yanında Halkalı Ziraat Mektebi ile (1906) Çiftlik Makinist Mektebi’nde (1907) kitabet-i resmiyye hocalığı yaptı. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Ebül‘ula Zeynelabidîn (Ebül‘ula Mardin) ve Eşref Edip’le (Fergan) birlikte devrin ilim ve fikir hayatında önemli yeri ve tesiri olan, hemen hemen bütün şiir ve yazılarının çıkacağı Sırât-ı Müstakîm mecmuasını başyazarlığını da yaparak yayımlamaya başladı (27 Ağustos 1908). Aynı yıl İstanbul Darülfünunu Edebiyat Şubesi’nde Osmanlı edebiyatı müderrisliğine tayin edildi. Dönemin aydınları arasında Arapçayı en iyi bilenlerden olan Âkif, bir taraftan da İttihat ve Terakki’nin Şehzadebaşı Kulübü’nde cemiyetin Hey’et-i İlmiyye üyesi olarak Muʿallaḳāt ve Lâmiyyetü’l-ʿArab gibi eserleri okutup Arap edebiyatı ve tercüme usulü dersleri verdi. Dârüledeb adlı bir özel okulda da fahrî hocalık yaptı. Baytar Mekteb-i Alîsi Me’zunini Cemiyeti başkanlığında bulundu (1910). Dârü’l-hilafeti’l-aliyye Medresesi’nde Türkçe-edebiyat muallimi oldu (1914).
Bir şairin teşkilatlı mücadelesi
Mehmed Âkif, Balkan Savaşı sırasında kurulan ve ileriki yıllarda Millî Mücadele’nin teşkilatlanmasında önemli rol alacak olan Müdafaa-i Milliyye Cemiyeti’ne bağlı Hey’et-i Tenviriyye’ye (Hey’et-i İrşadiyye) katıldı. Burada halkı edebiyat yoluyla uyandırmak ve aydınlatmak için Abdülhak Hâmid, Recaizâde Mahmud Ekrem, Süleyman Nazif, Hüseyin Cahit (Yalçın), Mehmed Emin, Abdülaziz Çaviş, Cenap Şahabettin ve Hüseyin Kazım Kadri’yle beraber heyetin katib-i umumisi olarak çalıştı. Süleyman Nazif, bu çalışmalar esnasında heyetin başkanı olan Recaizâde’nin, Âkif’in sanatını ve seciyesini takdir ederek ona milletin millî bir destana ihtiyacı bulunduğunu, bunu ise ancak kendisinin yazabileceğini söylediğini nakletmektedir. Nitekim Mehmed Âkif, Balkan Savaşları sonunda memleketin içine düştüğü vahim durum karşısında yeise kapılmamak, birlikten ayrılmamak ve orduya yardım gibi konularda Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye camilerinde metinlerini bu sırada adı Sebîlürreşâd olarak değişen dergisinde yayımladığı vaazlar vermiş ve Hakkın Sesleri’ndeki şiirleri yazmıştır.
Haksızlıklara tahammül edemeyen şair, müdürünün haksız yere vazifesinden alınması üzerine memuriyetten istifa etti (11 Mayıs 1913). Bu yılın sonunda, İttihat ve Terakki’nin merkez-i umumi üyesi olan, aynı zamanda şiir ve yazılarıyla İttihatçıların fikir babası sayılan Ziya Gökalp’in ileri sürdüğü kavmiyetçi düşüncelere ve aynı merkeze bağlı yazar ve aydınların din karşıtı yayınlarına karşı çıkmasının hükümet tarafından tasvip edilmediğinin bildirilmesi üzerine İstanbul Dârülfünunu’ndaki görevinden de ayrılmak zorunda kaldı. Çıkarmakta olduğu Sebîlürreşâd da aynı sebeplerle İttihatçı hükûmetler tarafından birkaç kere kapatılmıştır.
Mehmed Âkif, 1914 yılı başlarında Abbas Halim Paşa’nın maddi desteğiyle Mısır ve Medine’ye iki aylık bir seyahate çıktı (Safahat: Beşinci Kitap: Hâtıralar’daki “el-Uksur’da” şiiri bu seyahatin mahsulüdür). Harbiye Nezareti tarafından istihbarat çalışmaları yapmak üzere kurulmuş olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın verdiği görevle 1914 yılı sonlarında Berlin’e gitti. Batı’yı yakından tanımasına imkân veren ve üç ay kadar süren bu gezi sırasında Almanlara karşı savaşırken esir düşmüş İngiliz, Fransız ve Rus tebaası Müslüman askerlerin kamplarını ziyaret etti. Onlara savaştan sonra bağımsızlıklarını kazanmak için faaliyet göstermeyi telkin eden konuşmalar yaptı (Hâtıralar kitabındaki “Berlin Hâtıraları” adlı uzun manzumesi bu gezinin intibalarıyla yazılmıştır). Aynı teşkilatın verdiği diğer bir görevle, Arabistan’da başlayan Şerif Hüseyin İsyanı’na karşı devlete bağlı kabilelerin desteğinin devamını sağlamak amacıyla teşkilat başkanı Eşref Sencer’in (Kuşçubaşı) idaresindeki bir heyetle Necid bölgesine (Riyad) gitti (Mayıs-Ekim 1915). Bu seyahatin devamında ikinci defa ziyaret ettiği Medine ve Ravza-i Mutahhara’nın uyandırdığı duygularla, Cenap Şahabettin ve Süleyman Nazif gibi edebiyatçıların bir şaheser olarak nitelediği “Necid Çöllerinden Medine’ye” manzumesini kaleme aldı.
Vaazdan meclise uzanan yol
1918 Temmuz’unda Mekke Emîri Şerif Ali Haydar Paşa’nın daveti üzerine İzmirli İsmail Hakkı Bey’le birlikte Lübnan’da (Âliye) bulundu. Dönüşünde şeyhülislâmlığa bağlı dini-akademik bir kuruluş olan Darü’l-hikmeti’l-İslamiyye’nin başkatipliğine tayin edilen Mehmed Âkif (Ağustos 1918) daha sonra kuruluşun asli üyesi oldu (Ocak 1920). Müessesenin yayın organı olan Cerîde-i İlmiyye’nin idaresini de üstlendi. Bu arada İstanbul Dârülfünunu’nda Maarif Nezareti’ne bağlı olarak kurulan Kamus-ı Arabi Heyeti üyeleri arasında yer aldı. I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti aleyhine sonuçlanması, ağır mütareke şartları ve yurdun işgaliyle Yunanlılar’ın İzmir’e çıkması üzerine başlayan Millî Mücadele hareketine fiilen katılma kararıyla 1920 Şubat’ında Balıkesir’e giden Mehmed Âkif burada Kuva-yi Milliyeciler ile görüştü. Zağanos Paşa Camii ile çeşitli yerlerde halkı birliğe davet ve direnmeye teşvik maksadıyla vaaz ve konuşmalar yaptı. Bu sırada İstanbul’da yüksek maaşlı bir görevde bulunmasına rağmen Balıkesir’e, oradan döndükten sonra da Ankara’ya gitmeye karar vermesi onun vatan severliğinin açık bir göstergesidir. Ayrıca halkın sevip saydığı bir Müslüman aydın sıfatıyla Millî Mücadele’ye katılması, bu hareketin İttihatçıların yeni bir macerası olduğu şeklindeki şüpheyi büyük ölçüde gidererek Kurtuluş Savaşı çalışmalarına önemli bir güç katmıştır. Nitekim bu sebeple ona “Millî Mücadele’nin manevi lideri” sıfatı verilmiştir.
Balıkesir’den İstanbul’a gelmesinin ardından işgal altında çalışmanın daha da zorlaşıp sansürün gitgide şiddetlenmesi yanında Ankara’dan Hey’et-i Temsiliyye adına gelen davet üzerine on iki yaşındaki büyük oğlu Emin’i de yanına alıp 10 Nisan 1920’de gizlice yola çıktı. Ali Şükrü Bey’le buluşarak Geyve’ye ulaştı. Buradan Büyük Millet Meclisi’nin açılışının ertesi günü Ankara’ya vardı (24 Nisan 1920). Hacı Bayram Camii’ndeki ilk vaazının ardından vazifesinden izinsiz ayrıldığı gerekçesiyle Darü’l-hikmeti’l-İslâmiyye’deki görevinden azledildi. Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa’nın teklifi üzerine Burdur mebusu seçildi (5 Haziran 1920). Haberi olmadan en yüksek oyu alarak Biga’dan da seçilmesine rağmen daha önce Burdur mebusluğunu kabul ettiğinden mecliste bu sıfatla bulundu.
Zaman zaman Eskişehir, Burdur, Sandıklı, Dinar, Afyon, Antalya, Konya, Kastamonu gibi şehirlerde halka ve diğer bazı mebuslarla beraber cephelerde askerlere hitaben Millî Mücadele’yi teşvik eden konuşma ve vaazlarını sürdürdü. Bunların en önemlisi meclis kararıyla gittiği Kastamonu’da Nasrullah Camii’ndeki ünlü vaazıdır. Bu vaaz, son derece ihatalı bir bakışla dünyanın siyasi vaziyetini tahlil edip Sevr Antlaşması’nın bizim için nasıl bir felaket olacağını izah eden, onu yırtıp atmayı ve Batılı sömürgecilerin karşısına iman ve silahla dikilmeyi hayati bir mecburiyet olarak telkin edip Millî Mücadele’yi büyük bir heyecanla teşvik eden önemli bir belgedir. Bu vaaz ve diğer konuşmalar, Âkif’in İstanbul’dan ayrılırken arkasından gelmesini söylediği Eşref Edip’in Kastamonu’da tekrar çıkardığı (25 Kasım) Sebîlürreşâd’ın üç sayısıyla Ankara’da neşredilen (3 Şubat 1921) ilk sayısında yayımlanmıştır. Ayrıca bu sayılar ve risale hâline getirilen vaazlar birkaç defa basılarak Anadolu’nun her tarafına ve cephelere dağıtılmıştır.
İstiklal Marşı şairinin son yılları
Biraz da Âkif’in son yıllarına değinelim. 1935’te rahatsızlanan Mehmed Âkif, hava değişimi için bir aylığına Lübnan’a ve o sırada Fransız idaresinde bulunan Antakya’ya gitti. Hastalığının ağırlaşması üzerine 17 Haziran 1936’da İstanbul’a döndü. Nişantaşı Sağlık Yurdu’nda tedavi gördükten sonra yaz aylarında Said Halim Paşa’nın Alemdağ’daki Baltacı Çiftliği’nde oğlu Prens Halim tarafından misafir edildi. Son günlerini de aynı ailenin Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda kendisine ayırdığı dairede geçirdi ve orada vefat etti (27 Aralık 1936). Resmî şahıs ve makamların ilgi göstermediği İstiklal Marşı şairinin cenazesi, Beyazıt Camii’nden üniversite gençliğinin ve halkın katıldığı büyük bir cemaatle Edirnekapı Mezarlığı’nda dostu Babanzade Ahmed Naim’in kabrinin yanında toprağa verildi. 1960 yılındaki yol inşaatı sebebiyle her iki mezar Süleyman Nazif’in kabriyle birlikte Edirnekapı Şehitliği’ne nakledildi. Mehmed Âkif yılı olarak ilan edilen vefatının ellinci senesinde (1986) Kültür Bakanlığı tarafından kabrinin üzerine yeni bir lahit yaptırıldı. [2]
Âkif’i 11 yıl kaldığı Mısır'dan dönüşünde kendisini Galata Rıhtımı’nda karşılayan Fethi Tevetoğlu ve arkadaşları 17 Haziran 1936 Çarşamba gününden, fani hayata gözlerini yumduğu 27 Aralık 1936 Pazar akşamı saat 19.55'e kadar Âkif, aziz vatanında son olarak 6 ay 10 gün, yani tam 194 gün yaşamıştır.
Nitekim, 28 Aralık 1936 Pazartesi günkü son ebediyet yolculuğunda da cenazesinin kaldırılışından Edirnekapı Kabristanı'na getirilişine kadar geçen törende; Heykeltraş Acudoğlu Ratib Aşir Bey'le kefenini başucundan çözüp yüz kalıbının, maskının alınışında, kefeni üzerine Türk Bayrağı'nı sararak Tevetoğlu baş ucundan; Tevetoğlu’nun sınıf arkadaşı Maraşlı Abdullah ayak ucundan tutarak O'nu vatan topraklarına verişlerinde, kabri başında son konuşmayı yine Tevetoğlu yapmıştır; mezarının Türk Gençliği tarafından yaptırılması kararı alınmıştır. [3]
Notlar
[1] Zeki Tan, Fikir ve Aksiyon Bağlamında Mehmet Âkif Ersoy, Ağrı, 2022. V. Uluslararası Ahmed-i Hânî Sempozyumu: “Bütün Yönleriyle Mehmet Âkif Ersoy ve İstiklal Marşı”, 01-02 Ekim 2021, Ağrı, Bildiriler Kitabı, s. 517-518.
[2] M. Orhan Okay, M. Ertuğrul Düzdağ, TDV İslâm Ansiklopedisi, 2003, Ankara, 28. cilt, s. 432-434, 435.
[3] Fethi Tevetoğlu, Mehmet Âkif’den Hatıralar, Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Ankara: Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi, 1986, cilt: II, sayı: 1 [Mehmet Âkif Ersoy Özel Sayısı], s. 11.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.