27 Şubat 2026

Bir şarkının hatırlattıkları: “Μπιρ Αλλάχ” (Bir Allah)

Yunan nağmelerindeki “Μπιρ Αλλάχ” nidası; Platon’un Mağarası’ndan Plotinus’un “Bir”ine, oradan İbn Arabi’nin Vahdet-i Vücut aynasına uzanan devasa bir köprü kuruyor. Gurbette duyulan bir sesin nasıl evrensel bir varlık sancısına dönüştüğüne ve çokluktaki birliği nasıl fısıldadığına kulak verelim.

Muhabbetle kurulup muhabbetle kaldırılan bir akşam sofrasının ardından dudaklarla buluşan ilk çay yudumunun eşlikçisi olsun diye açılan bir şarkı… Ve o nidaya kulak verirken çıkılan yolculuk… Müziğin dili, bazen felsefenin binlerce sayfada anlatamadığı o devasa boşluğu tek bir nida ile dolduruverir. Bir Yunan ezgisinin kalbinden yükselen, yabancı bir ağızda şekillenen ama ruhu kadim bir tanıdıklıkla sarsan “Μπιρ Αλλάχ” (Bir Allah) nidası, bir gurbetçinin melankolisinden de kültürel bir sentezden de daha kıymetli gelir insana. O kulak kabartışta mübadillerin sesini işitmekle kalmaz insanlık tarihinin en büyük “avcılarının” -hakikat arayıcılarının- dilinden duyarsınız, onların peşinden koştuğu o evrensel sırrın; “çokluk içindeki birlik” bilmecesinin sese bürünmüş hâlini usulca dinlersiniz.

MÖ 5. yüzyılda Atina’nın tozlu pazar yerlerinde (Agora) çıplak ayakla dolaşarak “Kendini bil!” diye haykıran Sokrates’ten, onun “İdealar” dünyasını inşa eden öğrencisi Platon’a; İskenderiye’nin mistik dumanları arasından yükselen Plotinus’tan, Endülüs’ün irfan güneşini Anadolu’ya taşıyan İbn Arabi’ye kadar uzanan devasa bir entelektüel köprüdür bu şarkı. Her nota, bu devasa nehrin bir damlasıdır.

Şarkının kahramanı, kendini “uzak yabancı ellerde” bulur. Bu yabancılık hissi, aslında insanlık durumunun temel ontolojik sancısıdır. Platon’un meşhur Mağara Alegorisi’ni hatırlayalım: İnsanlar karanlık bir mağarada, sırtları ışığa dönük, zincirlenmiş halde yaşarlar. Tek gördükleri, arkalarındaki ateşin önünden geçen nesnelerin duvara yansıyan gölgeleridir. Onlar için gerçeklik, bu titrek ve karanlık siluetlerden ibarettir.

Şarkıdaki “uzak yabancı eller”, Platonik anlamda bu mağaranın ta kendisidir. İçinde yaşadığımız, duyularımızla algıladığımız, nesnelerin çokluğuyla başımızın döndüğü bu “fenâ” (geçici) dünya, asıl vatanımızdan uzakta olduğumuz bir gurbet diyarıdır. İnsan, bu dünyada bir yabancıdır; çünkü ruh, Platon’un deyimiyle “İdealar âleminden”, tasavvufun deyimiyle ise “Elest Bezmi”nden bu kesret (çokluk) dünyasına düşmüştür.

Şarkıda "Μπιρ Αλλάχ" nidası duyulduğunda göğsün kanaması, mağaradaki mahkûmun zincirlerini kırıp arkasına döndüğünde gözlerinin asıl ışıkla (Güneş/İyi İdeası) kamaşmasından kaynaklanan o mukaddes acıdır. Hakikat, konfor bozucudur. Gerçekliği gölgelerden ibaret sanan zihin, “Bir”in ışığıyla karşılaştığında sarsılır. Bu, bilginin doğumu değil, hatırlanmasıdır (Anamnesis). Şarkıdaki “Aklım sana gidiyor” mısrası, rasyonel zihnin (Logos) kendi sınırlarını aşarak, gölgelerden sıyrılıp “Asıl Güzel”e, yani kaynağa yönelme arzusudur.

Sudûr ve rücu

Felsefe tarihi, Platon’dan yaklaşık beş asır sonra, Yeni Platonculuk’un kurucusu Plotinus ile zirve noktalarından birine ulaşır. Plotinus için varlık, hiyerarşik bir taşmadır (Sudûr). En tepede tanımlanamaz, mutlak, bölünemez olan “Bir” (To Hen) vardır. “Bir”, o kadar doludur ki, bir ışık kaynağının ışığını yayması gibi kendiliğinden taşar.

Önce Akıl (Nous) doğar (İdeaların toplamı).

Ardından Ruh (Psyche) gelir.

En sonunda ise ışığın artık iyice zayıfladığı, karanlığa yaklaştığı Madde (Hyle) dünyası oluşur.

Şarkıdaki cami sahnesini bu gözle okuyalım: Bir hoca efendi “Bir Allah” dediğinde, bu ses madde dünyasında (en alt katmanda) yankılanır. Ancak bu ses, Plotinus’un sistemindeki “geri dönüş” mekanizmasını tetikler. Maddeye hapsolmuş olan ruh, kendi kaynağının kokusunu alır. Şarkıdaki kahramanın “kalbinin kanaması”, Plotinus’un tarif ettiği o metafizik “Nostalji”dir. Ruh, “Bir”den ayrılmış olmanın, maddede sürgün edilmenin acısını duyar. Plotinus der ki: “Ruh, ait olduğu o saf birlik âlemini özler; çünkü o, Bir’in kızıdır.” Şarkıdaki hasret, bir kadına ya da bir mekâna duyulan beşerî bir özlemden ziyade, parçanın bütüne, damlanın okyanusa duyduğu o ontolojik susuzluktur. “Μπιρ Αλλάχ” sesi, ruhun pasını silen bir fırtınadır; onu maddeden (camiden, çölden, gurbetten) koparıp, yukarılara, “Bir”in o sessiz ve mutlak huzuruna davet eder.

Çölün ortasındaki gizli hazine

Peki, bu Grek-Roma düşünce silsilesi nasıl olur da İslam’ın en derin mistik öğretisi olan Vahdet-i Vücut ile aynı telde buluşur? Şeyh-ül Ekber İbn Arabi, varlığı “el-Hakku” (Mutlak Gerçeklik) olarak tanımlarken, aslında Platon’un “İyi İdeası” ve Plotinus’un "Bir"i ile aynı zirveye farklı yollardan tırmanır. Ancak Vahdet-i Vücut’ta çok kritik bir “ayna” metaforu vardır. İbn Arabi’ye göre alem, Allah’ın isim ve sıfatlarının bir yansımasıdır. Şarkıdaki “Doğu’nun derinliklerinde, kara çölümde” ifadesi, bu öğretinin en çarpıcı noktasını simgeler. Tasavvufta çöl (veya karanlık), bazen “yokluğu” ya da maddeyi temsil eder. Lakin “Bir Allah” nidası tam da bu "kara çölde" yankılanır.

Bu durum, meşhur kudsî hadis ile açıklanabilir: “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim (muhabbet ettim) ve halkı (âlemi) yarattım.” Vahdet-i Vücut’a göre, en karanlık görünen madde bile aslında O’nun bir tecelli mahallidir. Şarkıdaki kahraman, o nidayı duyduğunda aslında kendi “kara çölünde” (iç dünyasındaki boşlukta) Rabbin izini sürmeye başlar. Çöl, artık bir yokluk yeri değil, Mutlak Varlık’ın kendini aşikâr ettiği bir aynadır. “Μπιρ Αλλάχ” sesi, bu aynadaki tozu siler ve kahramana şunu fısıldar: Uzaklarda aradığın, aslında senin şah damarından daha yakındır.

Şarkının tüm dokusuna sinmiş olan o yoğun “aşk acısı”, bu üç büyük sistemi birbirine bağlayan asıl tutkaldır.

  • Platon’un Eros’u: Symposion (Şölen) diyaloğunda anlatılan aşk, basamak basamak yükselen bir merdivendir. Güzel bir bedene duyulan arzuyla başlar, ama orada durmaz. Güzel ruhlara, güzel yasalara, güzel bilgilere ve nihayet “Güzelliğin Kendisi”ne (İdea) ulaşır.
  • Plotinus’un Ecstasy’si (Vecd): Plotinus için ruhun “Bir” ile birleşmesi, akıl yürüterek değil, ancak bir vecd (Extasis) anıyla mümkündür. Bu, aşığın sevgilisinde yok olması gibi bir durumdur.
  • İbn Arabi’nin Muhabbeti: Vahdet-i Vücut’ta aşk, yaratılışın “motor” gücüdür. Varlık, aşk ile var olmuştur ve ancak aşk ile aslına dönebilir.

Şarkıdaki “Seni o an tanıdım uzak yabancı ellerde” dizesi, işte bu “an”ı işaret eder. Bu an, kronolojik bir zaman dilimi değildir; bu bir “Kayıros”tur (kutsal an). Platon’un mağaradan fırladığı o saniye, Plotinus’un zihninin “Bir”de eridiği o sükûnet, İbn Arabi’nin “Fena Fillah” (Allah’ta yok olma) makamında benliğini bıraktığı o eşiktir. Şarkıdaki “tanıma” eylemi, aslında bir “hatırlama”dır. Ruh, gurbette kendi gerçek vatanının lisanını duymuştur.

Yunan ezgisiyle başlayan bu yolculuk, bizi Atina’nın akılcı sütunlarından alıp, İskenderiye’nin mistik okuluna, oradan da Endülüs’ün ve Anadolu’nun derin irfanına taşır. Görüyoruz ki, hakikat ne Doğu’ya ne de Batı’ya aittir; o, “Lâ şarkiyye ve lâ garbiyye” (Ne doğulu ne batılı) olan o zeytin ağacının ışığıdır.

“Μπιρ Αλλάχ” nidası bu şarkıda yükseldiğinde;

Platon haklı çıkar; çünkü ruh gölgelerden sıyrılmıştır.

Plotinus haklı çıkar; çünkü “Bir”den taşan ses, ruhu kaynağına geri çağırmıştır.

İbn Arabi haklı çıkar; çünkü çokluk perdesi aralanmış, her şeyin “O” olduğu (veya O'ndan olduğu) idrak edilmiştir.

Hepimiz birer gurbetçiyiz, hepimiz “uzak yabancı ellerdeyiz” ve hepimiz o tek bir “ses”in bizi asıl evimize, “Birlik” (Tevhid/To Hen) limanına geri götürmesini bekliyoruz. Kalbimiz bu yüzden kanıyor; çünkü bizler, sonsuzluğun içine hapsedilmiş suretleriz ve bu suretler ne zaman “Asıl”ı duysa, çatlayıp içindeki cevheri dışarı sızdırmak istiyor…

Şarkıyı dinlemek isteyenlere: https://www.youtube.com/watch?v=vW6WSrxt1-U

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...