Yorgo Bacanos: Udun perdelerinde gezinen bir İstanbul efsanesi
Boğaziçi’nin rüzgârını Pera’nın zarafetiyle birleştiren Udî Yorgo Bacanos, Türk musikisinde bir ekolün mimarıdır. Mızrabıyla taş plaklara ruh üfleyen, Ümmü Gülsüm’den Zeki Müren’e dev isimlere eşlik eden ustanın hikâyesi; kadim bir şehrin çok sesli hafızasını ve sönmeyen sanat aşkını anlatıyor.
İstanbul’un çok kültürlü hafızasının en berrak hâli; müziğin saf duygularda gezindiği dehlizlerde yankılanır. 20. yüzyılın başlarında, Boğaziçi’nden Pera’ya uzanan o büyülü atmosferde; bazen bir sahneden, bazen bir radyodan, bazense bir plaktan yayılan seste duyulur bu eşsiz hafıza. Bir tanbur, bir ud, bir lavta, bir keman perde perde çağıldayan makamlarda fasıllar geçer; şarkılar mırıldanır; peşrevler, oyun havaları, sirtolar sıralanır hayatın içinde. Katman katman açılan toplumun katman katman birleşen bu seslerinde ise unutulmaz isimler saklıdır… Bu seslere can olan, icralarında, sanatlarında, bestelerinde bu ruha ruh katan bir sürü isim… Bunlardan biri de hiç şüphesiz, melodilerinde; birbirine geçmiş kültürlerin hüznünü, sevincini ve zarafetini aynı anda titreşiren Udî Yorgo Bacanos’tur.
Döneminin eşsiz melodilerini mızrabıyla yoğuran, onlara bambaşka bir ruh kazandıran, taksimleriyle, süslemeleriyle, melodiler arasında kurduğu sohbetle dinleyenlerini mest eden Yorgo Bacanos; sadece o yıllara da ait değildir elbette. Bugünün, yarının melodilerine bir birlik çağrısı gibidir onun miras bıraktığı eserleri, kayıtları. Şimdi gelin, tellerinde İstanbul’un rüzgârını taşıyan bu büyük ustanın hayatına ve sanatına doğru daha derin bir yolculuğa çıkalım; bu kadim şehrin çok kültürlü yapısının inşa ettiği melodilerin gücüyle…
Müzikle yoğrulan bir aile ve erken başlayan serüven
1900 yılında Silivri’de dünyaya gelen Yorgo Bacanos, adeta notalarla nefes alan bir evin içine doğar. Kadim melodiler, yeni bestelerle karışmıştır bu evde. Babası Lambo Efendi’nin lavta tınıları ve kemençe virtüözü ağabeyi Aleko Bacanos’un yayından süzülen nağmeler, Yorgo’nun çocukluk yıllarını müzikle donatır. Dolayısıyla müzik eğitimine çok küçük yaşlarda başlayan Bacanos, ilk derslerini aile bireylerinden alır ve henüz o dönemlerde Hampartsum notasını öğrenir. Ud ile tanışması ise hem kendi hayatının hem de Türk musikisinin dönüm noktası olacaktır. Tabii uda duyduğu aşk, bu maceranın en başına dayanır…
Yorgo Bacanos, müzikle iç içe geçen, aşkla şekillenen hayatını 9 Kasım 1967’de Milliyet gazetesine verdiği röportajda şöyle anlatır: “Beş yaşımda iken ud niyetine elime süpürge alıp oynardım. Musikiye olan hevesimi sezen babam bana küçük bir ud yaptı ve onunla kendi kendime vakit geçirmeye başladım. Babam okumamı, doktor veya avukat olmamı, velhasıl yüksek tahsil yapmamı istiyordu. Beni Fransız mektebine yerleştirdi; hususi hocalar tuttu fakat aklım müzikte ve ud çalmakta idi. Baktı ki benimle başa çıkamayacak, dayımın evindeki kalorifer ustası Koço Efendi’nin yanına verdi, beni yetiştirmesini istedi. Bir gün kalorifer dairesinden, mahsus yıkanmadan simsiyah çıkıp eve geldim. Babamın karşısında ağlayarak bu işi yapamayacağımı söyledim. Onun üzerine ‘Senin adam olacağın yok’ diyerek duvarda asılı bulunan lavtasını aldı; ‘Karşıma geç’ dedi. Bu suretle ilk musiki derslerini babamdan almaya başladım. O zaman en iyi saz, Taksim’deki Eftalipos Gazinosu’nda idi. On yaşımda iken babam beni oraya götürdü. Bir sene amatör olarak çalıştım. Senenin sonunda gazinonun sahibi Emin Bey, bana güzel bir ud hediye etti ve beş kuruş ücretle, 1910 senesinde aynı gazinoda çakışmaya başladım. Ücretim bir müddet sonra on kuruş oldu. On beş yaşıma gelince Udî Yorgo namı altında musiki âleminde tanınıyordum. Ben arada bir-iki sene Büyük Sinanyan’dan alafranga piyano dersi aldım. Eftalipos’tan sonra Beyoğlu’nda Küçük Gülistan Gazinosu’nda ve muhtelif yerlerde çalışmaya başladım.”
Kendisinin de bahsettiği üzere müzik aşkı hayatının tamamını sarar Yorgo Bacanos’un. İlk ve ortaöğrenimini tabii yine de tamamlar. Saint-Benoit Lisesi gibi köklü bir liseye kaydolsa da aklı fikri müziktedir. Eftalofos Gazinosu, Küçük Gülistan Gazinosu derken udda rüştünü kanıtlamaya başlar ve büyük bir şöhret kazanır. Tabii bir yandan musiki eğitimine önem vermeye; Udî Kirkor, Karnik Germiyan, Udî Büyük Serkis gibi önemli sanatkârlardan istifade etmeye devam eder. Ve nihayet Sirkeci’deki Büyük Postane’nin üstünde 1927’de ilk kez açılan İstanbul Radyosu’na radyonun müdürü Mesud Cemil tarafından davet edilir. Ve radyonun ilk sanatçılarından olur, bu görevini ise 51 yıl kesintisiz sürdürür… Radyodan sonrası da hızla gelir; yeteneği, icrası, melodileri her mecrayı donatır, şanı her yerden duyulmaya başlar.
Radyodan plaklara; Paris’ten Kahire’ye…
1928’de ağabeyi Aleko Bacanos ve Kanuni Ahmet Yarman ile birlikte Berlin’e giderek, döneminin efsanevi isimlerinden olan Hafız Kemal ve Hafız Sadettin Kaynak’ın doldurdukları plaklarda uduyla eşlik eder Yorgo. Bir yıl kadar sonra da yine ağabeyi ve Kemanî Sadi Işılay ile Işılay’ın eşi Denizkızı Eftalya’ya iştirak etmek üzere Paris’tedir. Zira o dönemlerde Türkiye’de henüz sağlıklı ses alınabilecek bir plak fabrikası yoktur, dolayısıyla sanatkârlar plak firmalarının merkezine gidip icralarını oradaki ses mühendislerine emanet ederlerdi. (Odeon, His Master’s Voice, Pathe, ….) Buralarda sanatkârların sesinden, sazından dökülen melodiler; balmumundan bir plakaya zabt edilir, ardından da balmumundan çoğaltılan kalıplar zift ve kalaydan bir karışımla taş plaklara dönüştürülürdü. Dönemin şartlarına göre bu uzun ve meşakkatli bu süreç sayesinde ise Yorgo Bacanos gibi eşsiz musikişinasların icraları, çağlar boyunca saklanırdı.
Bu plaklarda Bacanos, eşlilk ettiği eserlere mızrabıyla bambaşka dokular, tatlar katar. Aynı zamanda pek çok beste de yapar. Plaklara dokuduğu, notalara işlediği eşsiz tınılar elbette Türk musiki dünyasının dışına da taşar ve Udî Yorgo ünü Mısır’a kadar ulaşır. Bu sefer eşlik etmesi istenen isim; döneminin en büyük, en kıymetli seslerinden biri olan Ümmü Gülsüm’dür. Paris’teki ekiple Mısır’a vardıklarında Ümmü Gülsüm’e, bestekâr ve udî Muhammed el-Kasapçı’ya ve orada bulunan daha nice Mısırlı musikişinasa eşlik eder; birlikte konserler verirler. O günleri şöyle anlatır, yine Milliyet’teki aynı röportajında:
“Yirmi yaşında bestekârlığa heves ettim, bir hayli eser yaptım. Bunların hepsi iştihar etmemiştir. Kendi zevkim için meşgul olmuşumdur. 1928 senesinde Hafız Kemal, Hafız Sadettin Kaynak, Aleko Bacanos ve Ahmet Yadman ile Berlin’e gidip plak doldurduk. 1930’da Denizkızı Eftalya, Sadi Işılay ve Aleko Bacanos’la Paris’e gidip konserler verdik, plak doldurduk. Paris’ten sonra Mısır’a geçip orada da konserler verdik. Bir gün otelde otururken Arap âleminin meşhur ses sanatkârı Ümmü Gülsüm’ün udîsi ve aynı zamanda bestekâr olan Mehmed el-Kasabçı geldi; Ümmü Gülsüm de aramızda idi. Hepimiz coştuk; beni çok beğendi, evine davet etti. Ayrılmadan önce arada kalıp hocalık yapmamı teklif ettiler. Memleketimden ayrılmak istemediğim için kabul etmedim. Mısır’dan dönerken Kıbrıs’ta uğrayıp orada da konserler verdikten sonra yurda geldik.”
Evet, Mısır’da hocalık yapmak istemez Yorgo Bacanos, yurdunda musikiye emek vermeyi tercih eder. İstanbul Radyosu'nun mikrofonlarından gazino sahnelerine kadar uzanan kariyerinde, Şerif İçli, Sadi Işılay, Vecihe Daryal ve ağabeyi Aleko Bacanos gibi dönemin efsanevi sazendeleriyle omuz omuza verir. Safiye Ayla'dan Zeki Müren'e, Münir Nurettin Selçuk'tan Müzeyyen Senar'a kadar Türk musikisinin altın seslerine eşlik eder; onların icralarını kendi sazıyla âdeta süsler, daha da büyülü hâle getirir.
1946’da katıldığı İstanbul Belediye Konservatuarı İcra Heyeti’nde 60’lı yıllara kadar Münir Nurettin Selçuk yönetiminde iki haftada bir Şan Sineması’nda yapılan konserlere uduyla iştirak eder. Yaş haddiyle emekli edilene dek…
Türk musikisine bırakılan miras ve ölümsüz eserler
Yorgo Bacanos, Türk musiki dünyasında yetişen gelmiş geçmiş en büyük isimlerden biri olarak icralarıyla, besteleriyle bugüne ve geleceğe bir üslup, bir icra kültürü bırakır. Melodileri taklit edilmesi zor bir teknikle ve müzikaliteyle doludur. Udun üzerindeki tellerin tamamını aktif olarak kullanır, eser içindeki uzun esleri (boşlukları) kendine has çevik (ajiliteli) süslemeler, atlamalı aralıklar ve akorlarla doldurur. Babasından miras aldığı renkli lavta mızraplarını kullanış biçimi, saza kattığı parlak ve net tını; müzikte ona has dokunuşu inşa eder. Özellikle taksimleriyle gerek konserlerinde gerekse plaklarında dinleyenleri mest eden virtüözlüğe imza atar.
Tabii bahsettiğimiz üzere, onun başarısı sadece sazındaki solistliğiyle sınırlı değildir; ustalığı aynı zamanda "refakat" (eşlik etme) dehasında da gizlidir. Solistin icrasına, saz ekibinin birlikteliğine, eserin ruhuna uygun olarak udunu konuşturur; adeta eser içinde nağmelerle gerçekleşen bir diyalog yaratır.
Bestekâr kimliği ise kendisinin de anlattığı gibi daha yolun başındayken oluşmaya başlar Yorgo Bacanos’un. Yıllar içinde hem dönemine hem de çağları-zamanları atlayan anlara ölümsüz eserler kazır: "Neş'eyle geçen ömrümü eyvâh keder ettin" (kürdilihicazkâr), "Gülmedim güldürmedin bilmem kabahat kimdedir" (Hüzzam), "Sevdâsı henüz sînede gönlüm gibi sağdı" (hüzzam), “Hâlâ kanayan kalbimi aşk ateşi dağlar” (mâhûr) gibi besteleri, onun zarif müzikal ruhunun birer parçaları olarak bugüne ve geleceğe süzülür.
Her ne kadar 1977 yılında aramızdan ayrılsa da Yorgo Bacanos, geride eski taş plakların cızırtıları arasına gizlenmiş bir sesten çok daha fazlasını, koca bir "Bacanos ekolü”nü bırakır. Zira bugün udu eline alan pek çok genç virtüöz; onun mızrap kaydırmalarından, çift seslerinden ve udun gövdesinde yankılanan o eşsiz tınıdan ilham almaya devam eder. Onun tellerinde saklı olan Boğaziçi rüzgârını, Pera’nın ara sokaklarını ve iki yakanın ortak neşesini de dinleyerek, ruhunda barındırarak…
Kaynak
Mehmet Güntekin. İstanbul’un 100 Musikişinası. İBB: 2010.
Nazmi Özalp. Türk Musikisi Tarihi. TRT: 1986.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.