25 Mayıs 2026

Sezgi şairi: Asaf Halet Çelebi

Modern Türk şiirinin en özgün seslerinden Asaf Halet Çelebi; tasavvuf, Doğu mistisizmi ve bilinçaltını şiirde buluşturarak benzersiz bir dünya kurdu. “İbrahim” şiirindeki içsel hesaplaşma, onun şiir anlayışının en güçlü ve sarsıcı yansımalarından biri olarak öne çıkıyor.

İbrahim
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

Yukarıdaki çarpıcı şiir Asaf Halet Çelebi’nin İbrahim adlı şiirinden alınan bir parçadır.

Asaf Halet Çelebi 27 Aralık 1907’de İstanbul’da Cihangir’de doğdu. Babası eski Dahiliye Nezâreti Şifre Kalemi müdürü Mehmed Said Hâlet Bey’dir. Küçük yaşta özel hocaların yanında başladığı öğrenimini Galatasaray Sultânîsi’nde tamamladı. Dinî ve özellikle tasavvufî edebiyatla da yakından ilgilenen babasından Fransızca ve Farsça, son Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhi Ahmed Remzi Dede (Akyürek) ile yine son devrin tanınmış mûsikişinaslarından olan Rauf Yektâ Bey’den uzun yıllar mûsiki ve nota dersleri aldı. Yüksek tahsil yapmak üzere bir ara Fransa’ya gitti. Geri dönünce üç ay kadar Sanâyi-i Nefîse Mektebi’ne devam etti, daha sonra Adliye Meslek Mektebi’ni bitirerek Üsküdar Asliye Ceza Mahkemesi’ne zabıt kâtibi oldu. Bir müddet Osmanlı Bankası ile Devlet Denizyolları İdaresi’nde çalıştı. Uzun süre İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Kitaplığı’nda kütüphane memurluğu yaptı. 1946 seçimlerinde İstanbul’dan bağımsız milletvekili adayı olduysa da seçimi kazanamadı. 15 Ekim 1958’de öldü, kabri Beylerbeyi’nde Küplüce Mezarlığı’ndadır.

Şiir dışında divan edebiyatı, Fars edebiyatı, Hint ve Uzakdoğu kültür ve edebiyatları, tasavvuf ve Türk mûsikisi, Hint mistisizmi ve Budist felsefeyle de meşgul olan Asaf Halet’in AğaçBüyük Doğuİstanbul ve Türk Yurdu gibi bazı dergilerde kalan çeşitli makalelerinden başka kitap hâlinde yayımlanan eserlerinin sayısı şiir kitaplarıyla birlikte on beşi bulmaktadır. [1]

Döneminin anlaşılamayan şairi

Zamanı itibarıyla anlaşılamamış fakat bugünlerde şiir denince geçilemeyecek doğu mistisizmine, bilinçaltı ve tasavvufî yönüyle dikkat çeken Asaf Halet Çelebi şiiri derinliklerine nüfuz edildikçe bereketlenen bir özelliğe sahiptir. Onun şiirinin estetik yönü geniş bir kültür coğrafyasıyla yoğrularak arayışların mekânı hüviyetini alır. Divan, tasavvuf, Fars ve Arap şiirinin müktesebatına hâkim olan şair bir yönüyle sathi yaşam vakalarının ötesinde kendine yeni bir yol bulur. Şiirindeki “om mani padme hum”, “he”, “Mısr-ı Kadîm” ve “nûrusiyâh” gibi kullanımlar onun metafizik yolculuğuna esrarengiz ortak oluş olarak kendini gösterir. Asaf Halet Çelebi’nin şiirlerine dair tespitlerin temelinde bu noktanın önemli oranda yer aldığı görülür. Çünkü modern değerlerin sorgulandığı ve sorunsallaştığı aşamada yazarın bir kaçış güdüsüyle alakalı kurduğu terkipler şairde içsel yolculuğun kapısını aralar. Elbette Asaf Halet şiirinin mistik olanla dünyevi olan arasındaki epistemolojik ayırımı, bir şairin düşünsel serüveninde ve imge yapısında gezindiği şiiriyet alanı ve kült değerlerle de yakından ilişkilidir. Ricoeur’un ifadesiyle imge ve hafızanın ortak noktası namevcutun mevcudiyetiyse söz konusu kült değer dizgesinin tarih ve hatırlayış arasında gezineceği bir yer olmalı; Cioran’nın “Sınırda bir durumdur ve şiirsel hâlin uç noktası gibidir. Disiplinin dolambaçlarına girmeden, sadece yazgının teveccühü ile bu baş dönmesine ulaşmış bir lütuf değil de nedir? Rilke’yi bağlarını koparmak görünmez olana yerleşmek için bu lüks yurtsuzun biriktireceği yalnızlıkların sayısını bir düşünün. Hiçbir dış etki sizi zorlamadığı hâlde hiçbir yere ait olmamak kolay değildir” soruları işte böyle bir açıdan şairin geçmişle nereye sığmak istediğini veya kaçtığını hatırlatmaya yetebilir.

Zamanın anlamsızlaştığı soyut derinliğin bir epistemolojik zenginlik oluşturduğu yolculuğu, dönem şairleri tarafından anlaşılamadığı gibi alay konusu da edilir. Çelebi’nin mizacının da biriktirdiği özgün değerlendirme ve terkipler onu şiirimizin bir yönüyle modern tarafı olarak görmeye de müsaittir. Şair Saf Şiir yazısıyla pozitivist anlayış ile bilim üzerinden kâinatı okumak isteyen zihnin karşısına insanın içsel yolculuğunu koyar. Bu bilinen nesnelerin ve imgelerin müzikalite oluşları ve rezonans hâlinde seyretmeleri bakımından Valery’yi anımsatır. Onun şiiri kurulu düzenin tüm ideolojik okumalarından koparak kendine tek kelimelik bir taht kurmayı bilir. İlahi kaynaklara ulaşmanın heyecanıyla oluşturulmuş şiirin güncel ile bir derdi olmadığı gibi şiiri ulaşılamamış hazinelerin bilgisine dayanır. Çelebi’nin soyut derinlikli şiiri, kendi tarihinden beslenen bir kültür işçisi olduğunu da gözler önüne serer. Şair bu düşünsel duruşa somut kavramlar üzerinden ancak taze bir terkip ile ulaşır. Tarifi, insanoğlunun yolculuğu ile başlayan ve onu tanzim eden ilkeler üzerinden yürür.

Şiiri mistik bir yolculuk olarak gören Çelebi, şiirin hayata dair söyleyeceklerinin olmaması gerektiğini düşünür. Onun mistik yolculuğunda sınırlar belli olmayıp zaman tüm dilimleriyle yaşanmaya çalışılır. Şiiri ile sosyal faydayı amaç edinmeyen insanın varoluşsal yolculuğuna işaret eden ve şahsiyet inşası yolunda kararlılık gösteren şair, kendini dinleyenlerin dünyasına taliptir. “Lamartine kendi şiirleri için ‘Ce sont dessoupires de l’âme’ demişti. Ben kendi şiirlerim için ‘Ce sont les bues de l’âme’ diyebilirim. Biraz fazla bir hareket, bir rüzgâr onları yok etmeye kâfidir. Hele fena okuma bile bana yapılacak suikast için kâfi ve vafidir. Şiirlerim yeni olmakla beraber modaya uymak gibi bir kayıttan da azade olduklarını biliyorum.” Şairin içsel bir duyuşa bağlı olarak mistisizm temalı şiirleri, yine bir bilinçaltı yolculuğuna bağlı oraya çıkan ruhsal formlardır. [2]

Çelebi, dış gerçekçilikten uzakta, günlük yaşamda her an karşılaşılabilecek olayları aktarma amacı olmadan, somut şiirden soyuta yönelir. O, bir arayışla beraber daha mutlu olacağını sandığı dünyaların hayallerini kurar. Biçem duruşu, çağdaşı Garipçilerde görülmeyen soyut şiiri ne derece içselleştirdiğini kanıtlar. Günlük yaşamı, küçük insanların sorunlarını kapalı bir yoruma girmeden veren Garipçilerin aksine, gerçek dünyadaki izlenimlerden damıtılmış soyut şiiri ve görünürdeki simgelerin ardındaki anlamı, ancak birtakım mistik ve alegorik tavırla anlaşılabilecek dizeler hâlinde Türk edebiyatına kazandırır. Böylece o, somut olay ve olguları, şiirin doğuşundaki ilk aşamada bir ham madde olarak kullanır. “Anlaşılırlığın, açıklığın göreli olduğunu düşünüp şiirlerini kimse için değil, kendi iç dünyasını incelemek, ‘içindeki mağaradakiler’e ‘ayna tutmak’ amacıyla yazdığını söyler.” Bu nedenle özellikle onun şiirlerinde, yaşamdaki olağan bir durum ya da olayı sembolize eden anahtar göstergeler, soyut bir ortamda, kültürel bir artalan bilgisi gerektiren olayları çözümleyici ve bu olaylardaki izleği imleyen göstergeler olarak değerlendirilebilir. O, kendi deyişiyle hayatta olduğu gibi, somut malzemeyle soyut alem yaratmış, bir sezgi şairi olmuştur. Arınmış bir dünyanın gizli kapılarını aralamaya çalışmıştır.

Mistizmi şiirle sorgulayan bir entelektüel

Çelebi, gerçek dünyadaki hammaddelerden yararlanırken kültürel bazı kavramlara gönderimde bulunan boşluklar bırakarak okurun hayal gücünü de zorlar. Kimi zaman Nirvana’yı (Nirvana, Sidharta), kimi zaman eski abecenin harfleriyle bir dünyayı (He, Lamelif), kimi zaman mistik kişilikleri (Cüneyd, İbrahim, Bahtiyar), kimi zaman da Mevlevi bir yaşama özlemini (Sema-ı Mevlana) sorgular ve bazı anlam boşluklarını, okurun, soyut dünyasında ve kültürel kazanımlarında yorumlaması ve böylece doldurması için zorlar.

Çelebi’nin şiirlerinde izlekler masalımsı bir duruş, karmaşık ruhsal etkiler ve ruh durumlarının süzgecinden geçmiş geniş kültür ve bilgi unsurlarıyla, zor, derin ve gizemli bir özellik kazanır. Onun şiirlerinin anlaşılması, şiirlerinin içine sindirdiği geçmiş uygarlıklardan, masal ve halk hikâyelerinden, hatta yaratılışa ait çeşitli varsayımlardan gelen izleri fark edebilmeye, tanıyabilmeye bağlıdır. Çelebi de uygarlığın gelişim sayfaları arasında dolaşmış, toplum belleğinde az çok hatırlanan bir izleği yorumlayıp sorgulayabilmiştir. Beddua ve He şiirlerinde bilinen bir halk hikâyesini, İbrahim, Mansur ve Cüneyd şiirlerinde mistik kahramanları, Nirvana ve Sidharta’da Buda felsefesini, Kunala’da Budizm’e ait bir efsaneyi, Tevrat Şiiri’nde Süleyman peygamberi, Asuri Şiir’de Asurluları dizge öğesi olarak irdeler. Ayrıca Çelebi, yoğun olarak, mistisizmi de temellendirmeye çalışır. “Mistisizmdeki, görünenin ötesine geçme düşüncesi, onun şiirlerinde cübbe, örtü, perde, ayna, göstergeleriyle verilir.” Cüneyd ve Sema-i Mevlana şiirleri sanatçının mistisizmini en iyi temsil eden şiirlerinden bazılarıdır.

Amaçladığı poetika, kültürel göstergelere dayanır ve şiirleri, bu kültürel göstergelerin bileşimiyle örülmüş bütüncül bir haykırış hâline gelir. Şiirlerindeki göstergeler çözümlendiğinde okurun karşısına mistik unsurlar, heyecanlar, başkalaşımlar ve masal unsurlarıyla bütünleşilmiş soyut bir evren çıkar. Şair, ilmik ilmik, düğüm düğüm özgün ve damıtılmış bir şiir dokumaya çalışır. [3]

Asaf Halet Çelebi, “modern şiir”in idealini yansıtan bir poetika ve bu poetikayla örtüşen şiirleriyle modern Türk şiirinde benzeri olmayan bir poetik tutum geliştirmiştir. Bu, onun bilgiyi yaşantıya dönüştürmesinden, öğrendikleriyle bilgeliğe ulaşmasından, başka bir tabirle arif veya çelebi oluşundan kaynaklanır. Mehmet Kaplan’ın, Çelebi’nin yazdıkları için söylediği “kültür şiiri” belirlemesi, yerinde olduğu kadar küçük bir eki de beklemektedir. Kaplan’ın belirttiği anlamda, okunanla kurulan bir kültür şiiri değildir bu; okunanlardan edinilenlerin hayatı düzenlediği bir kültür şiiridir. Çelebi, yazılarının birinde, şiirin doğuşundan bir zaman sonra “kelimelendiği”ne dikkat çeker. Deyim yerindeyse o da şiiri kültürlemiştir. Bu yüzden “sahih”tir; daha vurgulu bir söyleyişle Çelebi, ne ise o olduğu ve onu yazdığı için sahihtir. Böyle bir şiirin benzerini yazmanın mümkün olup olmadığı bir tarafa, bu şiir doğru anlaşıldığında, benzerini yazmanın anlamsızlığı açığa çıkacağı için taklit edilemez. Anlaşılmadan yapılan taklitler ise 1940’lı yılların mizah dergilerinde kalmıştır. Asaf Halet Çelebi, 1940’lı yılların sığlaşan şiir ortamında, şiiriyle ciddi bir teklifte bulunmuştur. Ama bu teklifin ne gerektiği gibi anlaşıldığını ne de üzerinde durulduğunu söylemek mümkündür. Bugün değerlendirildiğinde, getirilen teklifin düşündürücü olduğu ama yeterli olmadığı söylenebilir. Bu, mistisizmin içinden kavranan varoluşa, dolayısıyla etiğe ilişkin bir tekliftir. Bütüncül bir yapıyı haber veren poetik tutumla belirginleşen bu teklifin yetersizliği, “burası”nın da her şeyiyle “öte”ye ait olduğunu zaman zaman yadsımasındadır. [4]

Notlar

[1] Abdullah Uçman, Âsaf Hâlet Çelebi, TDV İslâm Ansiklopedisi, 1993, İstanbul, 8. cilt, s. 259-260.

[2] Kemal Şamlıoğlu, Felsefî Bir Sıtmanın Güdümünde Âsaf Hâlet Çelebi Şiirinde Melankoli = Âsaf Hâlet Çelebi’s Poetry About Melancholy Guided by the Philosophical Fever, Gazi Türkiyat Türkoloji Araştırmaları Dergisi = Journal of Turkology Research, Ankara: Türkiyat Araştırma ve Uygulama Merkezi, 2020, sayı: 26, s. 100-101.

[3] Z. Doğan Koreli, V. Doğan Günay,Türk Şiirinde Bir Gizem: Asaf Hâlet Çelebi ve “He” Şiirine Bir Bakış Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi = Journal of Çukurova University Institute of Social Sciences, Adana: Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, cilt: XVI, sayı: 2, s. 379-381.

[4] Mehmet Can Doğan, Politik Tutumunu Doğu Mistisizmi İçinden Kuran Bir Şair: Asaf Hâlet Çelebi Nüsha: Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, Ankara, 2011, cilt: XI, sayı: 33, s. 98-99.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...