Büyüsünü yitirmiş bir dünyada “hakikati” aramak
Dünyanın büyüsünü yitirdiği rasyonel çağda, fantastik edebiyat bir kaçış değil; ruhun vahşi gerçekliğine ve kadim anlam arayışına dönüş türüdür. Sümerlerden bugüne canavarlar, aslında içimizdeki en derin insani mücadeleleri ve sarsılmaz hakikatleri temsil ediyor…
İnsanlık, tıp fakültelerinde kadavraları parçalarına ayırıp yaşamın sırrını biyokimyasal formüllerde aramaya başladığından beri, dünya bir miktar soğudu. Alman sosyolog Max Weber’in tabiriyle “dünyanın büyüsünün bozulması” (Entzauberung der Welt), modern insanın trajedisidir. Artık gök gürlediğinde öfkeli bir tanrıyı değil, statik elektriğin boşalmasını görüyoruz; ormanın derinliklerinde bir hışırtı duyduğumuzda perilerden değil, rüzgârdan veya bir sokak hayvanından şüpheleniyoruz. Peki, her şeyin bu kadar rasyonel, bu kadar “açıklanabilir” ve bu kadar çıplak olduğu bir çağda, neden hâlâ ejderhalara, seçilmiş kişilere ve kadim kılıçlara ihtiyaç duyuyoruz? Neden kitapçı rafları, dijital platformlar ve zihinlerimiz “fantastik” olanın istilası altında? Cevap, sanılanın aksine gerçeklikten bir kaçış değil, gerçeğin kendisine ulaşmak için kullanılan en eski ve en sadık pusulada gizlidir: Mitolojik hayal gücü…
İnsanoğlunun fantastik edebiyata duyduğu tutku yeni bir moda ya da popüler kültür sapması değildir. Aksine, edebiyatın kendisi fantastik olarak doğmuştur. İnsanlık tarihinin ilk büyük edebi eseri kabul edilen Gılgamış Destanı, modern bir fantastik romandan farksızdır. Uruk Kralı Gılgamış, yarı tanrı bir kahramandır; yanında vahşi bir adam olan Enkidu vardır ve birlikte sedir ormanlarını koruyan korkunç canavar Humbaba ile dövüşürler. Gılgamış’ın ölümsüzlüğü arayışı, fantastik edebiyatın temel taşlarından biri olan “arayış” (quest) temasının ilk prototipidir.
Sümer’den Hitit’e, oradan Yunan ve İskandinav mitolojilerine uzanan hat, aslında insanın dış dünyadaki bilinmezliği anlamlandırma çabasıdır. Antik insan için doğa tamponlanmamış bir alandı. Fırtına bir olay değil, bir karakterdi; deniz bir su kütlesi değil, değişken ruh hâlleri olan bir tanrıydı. Homeros’un Odysseia’sında Odysseus’un dev Tepegöz’le veya büyücü Kirke ile karşılaşması, o dönem için bir tür tercihi değil, dünyanın bizzat kendisinin nasıl göründüğüne dair bir rapordu.
Orta Çağ’ın karanlık ama bir o kadar da parıltılı epikleri olan Beowulf veya Nibelungenlied, bu geleneği sürdürdü. Ejderhalar sadece altın istifleyen yaratıklar değil, insanın açgözlülüğünün ve yıkıcı doğasının cisimleşmiş hâlleriydi. Ancak Aydınlanma ile birlikte, bu devasa metaforlar dünyası batıl inanç torbasına doldurulup tavan arasına kaldırıldı. Ancak bir sorun vardı: Rasyonalizm bize uçağın nasıl uçtuğunu açıkladı ama gökyüzüne bakarken hissettiğimiz o derin huşuyu, o “yüce” (sublime) duygusunu tarif edemedi.
Tamponlanmış benlik ve bastırılmışın geri dönüşü
Filozof Charles Taylor’ın kullandığı “tamponlanmış benlik” kavramı, neden fantastik edebiyata sığındığımızı açıklayan anahtarlardan biridir. Modern dünyada bizler, zihnimiz ile dış dünya arasına kalın bir cam bölme koyduk. Ruhlara, lanetlere veya ilahi müdahalelere inanmayarak kendimizi güvende tutuyoruz. Artık kimse gece yarısı ormana girdiğinde bir orman cini tarafından kaçırılmaktan korkmuyor. Ama bu güvenlik, beraberinde bir tür duygusal ve ruhsal sterilliği de getirdi.
Fantastik edebiyat, işte o kalın cam bölmede çatlaklar açar. Bize, dışarıdaki dünyanın sadece maddeden ibaret olmadığını, her köşede bir anlam ve tehlike barındırabileceğini hatırlatır. Philip Pullman’ın dediği gibi, hayal gücü tüm dünyalarda esen bir rüzgârdır ve bize gerçekleri gösterir. Ejderhalar gerçektir; pullu ve ateş püskürten canlılar olarak değil, aşmamız gereken devasa korkularımız, yenmemiz gereken adaletsiz sistemler olarak gerçektir.
Modern fantastik edebiyatın babası kabul edilen J.R.R. Tolkien, Birinci Dünya Savaşı’nın çamurlu siperlerinden dönerken yanına sadece travmalarını değil, modernitenin mekanik vahşetine karşı kadim bir direnişi de almıştı. Sanayi Devrimi’nin grileştirdiği, ormanları kestiği ve insanı bir dişli hâline getirdiği bir dünyada; Entlerin yürüyüşü sadece bir doğa fantezisi değil, makineleşmeye karşı atılmış bir çığlıktır. Tolkien, Lewis ve onları takip edenler, modernizmin ruhsuzlaştırdığı dünyaya anlamı geri iade ettiler.
Neden okuyoruz? Dilek gerçekleştirme mi, duygusal gerçekçilik mi?
Fantastik edebiyatı küçümseyenler, onu genellikle dilek gerçekleştirme (wish fulfillment) olarak yaftalarlar. Ofis masasında oturan birinin kendini güçlü bir büyücü olarak hayal etmesi, evet, bir tür kaçış olabilir. Ancak bu, türün sadece yüzeyindeki köpüktür. Fantastiğin asıl gücü, insan ruhunun vahşiliğine ve karmaşıklığına olan sadakatindedir.
- Ahlaki netlik ve saf seçimler: Gündelik hayatın gri alanlarında (vergi borçları, trafik, kariyer hırsları) iyilik ve kötülük arasındaki çizgi genellikle siliktir. Ancak bir epik fantezide, karanlık bir lordun karşısında durmak, ahlaki bir seçim yapmanın saf hâlidir. Bu, okuyucuya "Ben kimim ve ne için savaşıyorum?" sorusunu en çıplak hâliyle sorma fırsatı verir.
- Yabancılaşma ve keşif: Fantastik dünyalar bizi tanıdık olandan uzaklaştırarak (defamiliarization), kendi dünyamıza yeni gözlerle bakmamızı sağlar. Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler’inde veya Karanlığın Sol Eli’nde yaptığı şey, cinsiyeti veya mülkiyeti bambaşka bir düzlemde kurgulayarak bizim dünyamızdaki çarpıklıkları ifşa etmektir.
- Metaforik ihtiyaç: Bizler metaforla düşünen yaratıklarız. Yas tutmayı bir yas tutma olarak değil de üzerimize çöken bir gölge veya bitmek bilmeyen bir kış olarak tasvir ettiğimizde, acımızı daha iyi anlarız. Fantastik edebiyat, bu metaforları ete kemiğe büründürür.
Bugün herkes fantezi okuyor. Çünkü fantezi artık sadece Tolkien’in Orta Dünya’sından ibaret değil. Tür, kendi içinde muazzam bir evrim geçirdi:
- Sömürgecilik ve kimlik: N.K. Jemisin, Parçalanmış Toprak üçlemesinde jeolojiyi ve büyüyü kullanarak baskıyı, ırkçılığı ve ekolojik yıkımı anlatır. Bu, ejderhalardan çok daha "gerçek" bir hikâyedir.
- Politik zekâ: China Miéville, New Weird akımıyla fantastiği Marksist bir perspektifle birleştirerek şehirlerin, emeğin ve sınıf çatışmasının canavarlarını yaratır.
- Tarihin yeniden yazımı: Guy Gavriel Kay, tarihin tozlu sayfalarını alıp üzerine bir tutam büyü serperek, geçmişin duygusal yoğunluğunu modern insana aktarır.
Bu çeşitlilik, fantastiğin artık sadece beyaz, sakallı büyücülerin hikâyesi olmadığını kanıtlıyor. LGBTQ+ temaları, feminist eleştiriler, sömürgecilik karşıtı anlatılar; hepsi kendilerine bu uçsuz bucaksız hayal gücü tarlasında yer buluyor. Çünkü fantezi, “başka bir dünya mümkün” demenin en doğrudan yoludur.
Fantastik edebiyat bir çocukluk evresi veya edebiyatın hafif bir versiyonu değildir. O, insanlığın en kadim hikâye anlatma biçimidir. Büyüsünü yitirmiş, verilerle dolu, algoritmaların yönettiği dünyamızda; ruhumuzun kurumuş yerlerini sulayan tek rüzgârdır.
Ejderhalara ihtiyacımız var, çünkü canavarların yenilebileceğini bilmek istiyoruz. Büyüye ihtiyacımız var, çünkü anlamın sadece maddi süreçlerde değil, yaptığımız seçimlerde ve kurduğumuz bağlarda gizli olduğuna inanmak istiyoruz. Portallardan geçip başka dünyalara gitmeye ihtiyacımız var, çünkü ancak oradan geri döndüğümüzde kendi dünyamızın ne kadar kıymetli, ne kadar kırılgan ve ne kadar keşfedilmeye değer olduğunu görebiliyoruz.
Fantastik edebiyat okumak, dünyadan kaçmak değildir; dünyaya, onun gizli kalmış mucizelerine ve dehşetlerine yeniden dahil olmaktır. Kitabı kapattığımızda ejderhalar kaybolabilir ama onları yenen kahramanın cesareti içimizde kalmaya devam eder. Ve işte bu, modern dünyada sahip olabileceğimiz en gerçek büyüden başka bir şey değildir.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.