14 Nisan 2026

2M²: İki vatan, bir tabut ve bir mezar

Ölümün soğuk yüzünü hayatın absürt neşesiyle harmanlayan 2M², aidiyet ve göçmenlik kavramlarını bir tabutun içine sığdırıyor. İKSV 45. İstanbul Film Festivali’nde ayakta alkışlanan Volkan Üce imzalı belgesel; "Nereye gömülmek isteriz?" sorusunu 2 m²’lik bir kara mizah başyapıtına dönüştürüyor.

İKSV’nin düzenlemiş olduğu 45. İstanbul Film Festivali, 13 Nisan 2026 akşamı Sinematek’te unutulmaz bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. Salonu dolduran sinemaseverler, belki de dünya üzerindeki en soğuk ve en zor konulardan biri olan "ölüm" gerçeğiyle, ilginçtir ki sıcacık ve tebessüm dolu bir atmosferde yüzleşti. Her Şey Dâhil ve Arafta gibi başarılı işlerinden tanıdığımız yönetmen Volkan Üce’nin kamerasından çıkan 2M² belgeseli, film ekibinin de katılımıyla izleyiciyle buluştuğunda, salonda hem derin bir sessizlik hem de beklenmedik kahkahalar yankılanıyordu. Film sonrası gerçekleştirilen o samimi söyleşi, perdedeki doğallığın aslında kameranın arkasındaki gerçekliğin ve samimiyetin taştığının en büyük kanıtıydı.

Tolstoy’un o meşhur "Bir insan ne kadar toprağa ihtiyaç duyar?" sorusunu, göçmenlik ve aidiyet ekseninde yeniden kurgulayan 2M², belgesel sinemanın sınırlarını zorlayan bir yapıya sahip. Film; Avrupa'da yaşayan göçmenlerin ölümle kurdukları ilişkiyi, sıradan bir belgesel anlatısıyla anlatmak yerine trajikomik bir tonda işliyor. Tabii bunda en büyük pay, belgeselin de ana figürü Tayfun Veli Arslano ve ona eşlik eden reji ekibine ait.

En ağır, en karanlık anlarda bile Tayfun Veli Arslano’nun dünyasından çıkan ve mizahın o iyileştirici gücüne sığınan bu anlatım; şimdiden söyleyelim sadece bir cenazeye ya da cenazecilik sektörüne dair bir belgesel değil. İşin ardında kimliğe dair çok net bir soru var, ki ebediyet mekânını seçerken dahi sorgulanan bir soru bu: “Nereye aitim?” Yani, toprağım nerede? Bu soru aslında doğrudan; insanın iki kültür, iki ayrı mekân ve ülke arasında sıkışıp kaldığına işaret ediyor.

Bu yüzden de ülkeler arası başarılı bir anlatı beliriyor: Belçika, Almanya ve Türkiye’yi birleştiren ortak sorunun mutfağında ise oldukça güçlü bir jenerik karşımıza çıkıyor. Menuetto Film, 2 Pilots, Film Faust ve Mitra Film’in yapımcılığını üstlendiği; Hans Everaert, Harry Flöter ve Mehmet Akif Büyükatalay gibi isimlerin omuz verdiği belgesel, 83 dakika boyunca Türkçe ve Felemenkçe dillerinde seyirciye sesleniyor; bir göçmenin zihin dünyasından dökülen, kendiliğinden beliren birden çok dil dinamikleri; aynı dertleri anlatmada ve anlamada hem bir araç hem de kimlik örüntülerinin bir yansıması burada elbette… Görüntü yönetiminde Joachim Phillippe ve Sabine Panosyan’ın estetik gözü, Eytan İpeker’in ritmi hiç düşürmeyen usta kurgusu ve David Baulter’in müzikleriyle bezenmiş bu eserin başrollerinde ise bahsettiğimiz üzere hayatın tam içinden iki isim var: Belçika’nın nevi şahsına münhasır cenaze levazımatçısı Tayfun Veli Arslano ve Türkiye’deki meslektaşı Kemal Gökşen.

Ölümün kıyısında gezinirken kahkaha atmak

2M²’nin merkezinde, ölüm ve iş dünyası arasındaki o hassas dengeyi kurmaya çalışan, iki farklı ülkedeki iki meslektaşın gündelik hayatı yer alıyor. Ancak hikâyenin asıl parlayan yıldızı, Belçika’da resmî diplomaya sahip nadir Türk cenaze girişimcilerinden biri olan Tayfun Veli Arslano. Belgesel, Tayfun’un Belçika’daki işletmesinden başlayarak, cenazelerin Türkiye’ye, o "ana vatana" gönderilme süreçlerindeki bürokratik, kültürel ve zaman zaman absürt zorlukları takip ediyor. İki kültür arasında geçen bir ömrün ardından her ölüm; "İnsan doyduğu yere mi gömülür, doğduğu yere mi?" şeklindeki o devasa soruyu iki metrekarelik bir toprak parçasına sığdırıyor.

Bu çarpıcı belgeselin doğuş hikâyesi, aslında yönetmen Volkan Üce’nin kendi içsel korkuları ve gözlemlerine dayanıyor. Söyleşide "Ben ölümden falan çok korkarım, yürürken ölü güvercin görünce karşıdan karşıya geçerim" diyerek samimiyetini ortaya koyan Üce, Belçika’da doğup büyümesine rağmen ailesiyle "Nereye gömüleceğiz?" konusunu bir türlü konuşamadığını fark etmiş. Yıllarca bu konuyu komik bir dille nasıl anlatabileceğini düşünürken, pandemi döneminde bir haber bülteninde Tayfun Arslano’yu görmesiyle taşlar yerine oturmuş. İşte 2M², yönetmenin kendi korkusunu yenme çabasının renkli ve cesur bir dışavurumu olarak böyle ortaya çıkmış.

Filmin en çok övgü alan yanlarından biri olan o büyüleyici doğallık, sette uygulanan katı bir "müdahalesizlik" kuralının sonucu. Başlangıçta "Kamera geldi, ne yapacağım?" diye tedirgin olan Tayfun, yönetmenin "Sen işini yap, biz yokmuşuz gibi hareket et" telkiniyle kamerasız bir hayattaymışçasına rahatlamış. Volkan Üce, karakterlere hiçbir zaman "Şurayı tekrar çekelim, şu konuyu konuşun" dememiş. Hatta o kadar ki, Tayfun Arslano filmde hiçbir şeyi "oynamadığını", izleyicinin gördüğü her şeyin kendi saf gerçeği, kesintisiz gündelik hayatı olduğunu özellikle vurguluyor.

Tayfun Arslano’nun hikâyesi kendi içinde başlı başına bir sinema filmi gibi. 33 yaşına kadar fabrikada gece vardiyasında çalıştıktan sonra, "400 bin Türk var, 2 cenazeci var" diyerek bu açığı gören Arslano, işi layıkıyla yapmak için anatomi ve operasyon eğitimlerini kapsayan 2,5 yıllık zorlu bir eğitimden geçmiş. Kendi babasını kaybettiğinde hissettiği o derin acıyı, yıkayıp hazırladığı her cenazede yeniden hisseden Arslano, mesleki profesyonelliğini bir can simidi gibi kullanıyor. "Psikolojinin yüksek olması için biraz mizah olacak ki kafayı sıyırmayasın" diyen karakterimizin bu savunma mekanizması, belgeselin o eşsiz kara mizah tonunu doğrudan belirliyor. Ki zaten acıyla tatlıyı aynı anda yaşayabiliyorsunuz; bazen bir tabut alım satımı yapılırken, bazen ülkeler arası defin işlemleri için uğraşılırken, bazen de taziye kültürünün workshopunu izlerken…. İnternette canlı yayınla dahi bu süreci anlatıp insanları bilinçlendirmeye gönlünü vermiş bir iş adamının sadece “iş” yapmadığını böylelikle anlıyorsunuz. Cenaze araçlarını titizlikle incelemekten tutun; kefenlemeye, tabut çeşidine karar vermeye, defin işlemleri için kimlerle nasıl görüşmeler yapılacağına kadar… Ciddiyetle, vicdanla, mücadeleyle dolu dolu 10 yıl.

Perdeye yansıyan bu kusursuz akışta elbette kurgucu Eytan İpeker’in sihirli dokunuşları büyük rol oynuyor. Ölüm gibi devasa bir ağırlığı işlerken, izleyiciyi tam ağlatacakken güldüren o bıçak sırtı yapı, kurgu masasında verilen ince kararların eseri. İpeker, çok ağır sahneleri duygu sömürüsünden kurtararak, meselenin ciddiyetini bozmadan mizahı ritme yedirmeyi başarmış. Tabii bu süreçte dışarıda kalan absürt detaylar da var; örneğin, Kemal abinin boşandıktan sonra bir gazeteciyle cinayet vakaları üzerinden yaptığı o tuhaf flörtleşme sahneleri, ilişkileri sonradan bozulduğu için maalesef filmde kendine yer bulamamış.

Söyleşiden çok net anlıyoruz ki, belgeselde izlediğimiz o "akıp giden" hayatı yakalamak ekibe hiç de ucuza mal olmamış. Acılı bir cenaze evine devasa kamera lensleri ve ses ekipmanlarıyla girmek başlı başına bir kriz yönetimi gerektirmiş. Tayfun Arslano’nun "Bir cenazeyi çekebilmek için 20 kişinin evetini almamız lazım" sözleri ve Volkan Üce’nin gasilhane kapısında acılı ailelere soru sormaya bile çekinerek günlerce bekledikleri anlar, belgesel sinemanın sadece kaydetmekten ibaret olmadığını, devasa bir sabır ve empati işi olduğunu kanıtlıyor.

Hem ağlatan hem düşündüren bir aidiyet sınavı

2M², kendi toprağından çıkıp dünya sahnesinde çok güçlü bir yankı uyandırmayı başarmış nadir işlerden biri. Belgeselin başarısı, sadece Türkiye sınırlarında değil, Rotterdam Uluslararası Film Festivali’nin prestijli ana yarışmasında dünya prömiyerini yapmasıyla ve devasa salonlarda kapalı gişe (sold-out) oynamasıyla tescillenmiş durumda. Volkan Üce’nin, salondaki izleyicilerin büyük çoğunluğunun yabancı olması sebebiyle yaşadığı "Acaba anlarlar mı, bu mizaha gülerler mi?" endişesi, gösterim sonunda gelen coşkulu tepkilerle yerini haklı bir gurura bırakmış; dolayısıyla belgesel, evrensel bir sinema dili yakaladığını ispatlamış.

Filmin estetik başarısının ötesinde taşıdığı sosyolojik önem ise sarsıcı boyutta. Üce’nin, "Bir azınlığın entegre olup olmadığı, ölülerinin yüzde kaçının o ülkede gömülmesine bağlıdır" tespiti; belgeselin gerçek bir problematikten doğan sorgusu olarak yankılanıyor. 60 yıldır Avrupa'da yaşayan, dördüncü nesle ulaşan bir toplumun hâlâ o topraklara gömülmek istememesi; Almanya ve Belçika'da mezar alanlarının sadece 20-25 yıllığına kiralanabilmesi gibi katı kurallarla birleşince ortaya trajik bir aidiyetsizlik tablosu çıkıyor. "Kiram ödenmez de kemiklerim fabrikalara, oraya buraya atılırsa" korkusuyla memleketine dönmek isteyenlerin o sessiz çığlığı, bu film sayesinde en çıplak hâliyle belgeleniyor.

Son tahlilde şunu söyleyebiliriz ki 2M², izleyicisini hayatın tam ortasından, hiç süslenmemiş bir gerçeklikle vuruyor. Bir yandan, sırf arkasından ne konuşulacağını merak ettiği için 10. meslek yılında kendi sahte cenaze törenini organize edip eşini ve kardeşlerini ağlatan Tayfun’un sınır tanımaz absürtlüğüne kahkahalarla gülerken; diğer yandan gurbette ölüp de iki metrekarelik kalıcı bir huzur arayan insanların hüznüyle boğazınız düğümleniyor. Dram ve mizahı usta bir terzi gibi birbirine diken bu yapım; hepimizin bir gün mutlaka yüzleşeceği o soruyu, tebessüm dolu bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor: Sahi, siz hangi iki metrekareye aitsiniz?

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...