Hayata, aşka ve Roma'ya buruk bir teşekkür: Üç Veda
45. İstanbul Film Festivali, Isabel Coixet'nin yönettiği, Michela Murgia imzalı romandan uyarlanan "Üç Veda" ile zarif bir açılışa imza attı. Roma sokaklarında geçen bu hikâye; ayrılık, hastalık ve hayata tutunma çabasını işlerken izleyiciye umutla ve yaşam sevgisiyle dolu bir aşk mektubu sunuyor.
Sinemanın büyülü dünyasını her bahar şehre taşıyan İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), bu yıl da geleneği bozmadı. 45. İstanbul Film Festivali, dün gece düzenlenen açılış töreniyle sinemaseverlere yeniden "merhaba" dedi. Baharın coşkusunu beyazperdenin ışığıyla harmanlayan festival, dün akşam gösterilen açılış filmiyle şehre şimdiden yepyeni bir enerji kattı.
Bu yılki festival takvimi, 9-19 Nisan 2026 tarihleri arasında adeta bir sinema maratonu vadediyor. İstanbul'un iki yakasına yayılan gösterimler; Atlas 1948, Beyoğlu Sineması, Kadıköy Sineması ve Sinematek/Sinema Evi gibi şehrin hafızasını taşıyan 7 farklı salonda izleyiciyle buluşacak. Toplamda 127 uzun metrajlı ve 13 kısa filmden oluşan bu devasa seçki, dünya prömiyerlerinden usta yönetmenlerin en yeni eserlerine kadar dopdolu bir keşif alanı sunuyor.
Festivalin bu yılki açılış kurdelesini kesen yapım ise dünya prömiyerini Toronto Uluslararası Film Festivali’nde yapan "Üç Veda" (Tre ciotole / Three Goodbyes) oldu. İtalya ve İspanya'nın güçlü sinema geleneklerini 2025’te bir araya getiren bu ortak yapım, ilk gösteriminden itibaren hem eleştirmenlerin hem de izleyicilerin kalbinde özel bir yer edindi. 45. İstanbul Film Festivali'nin ruhuna yakışır bir zarafetle beyazperdeye yansıyan film, dün geceki gösterimiyle salonu dolduran sinemaseverlere unutulmaz ve duygusal bir açılış yaşattı.
Ayrılığın, kaybın ve yeniden doğuşun sinematografisi
Yönetmen koltuğunda usta Katalan sinemacı Isabel Coixet'nin oturduğu "Üç Veda", gücünü gerçek hayattan ve edebiyatın sarsıcı dürüstlüğünden alıyor. Film, kısa bir süre önce hayatını kaybeden İtalyan yazar Michela Murgia'nın kendi yaşamından izler taşıyan aynı adlı (Tre ciotole) çok satan romanından uyarlandı. Enrico Audenino ve Coixet'nin kaleminden senaryolaştırılan bu hikâye; edebiyatın incelikli dilini beyazperdenin görsel estetiğiyle kusursuz bir şekilde harmanlıyor.
Hikâyenin merkezinde, görünürde oldukça sıradan, hatta "önemsiz" denebilecek bir tartışmanın ardından yollarını ayıran Marta (Alba Rohrwacher) ve Antonio (Elio Germano) var. Ancak bu ayrılık, klasik bir romantik dram kalıbının çok ötesine geçerek varoluşsal bir uyanışın kapılarını aralıyor. Bir beden eğitimi öğretmeni olan Marta, ayrılığın ardından içine kapanıp iştahını tamamen kaybederken; kariyerinde yükselişte olan bir şef olan Antonio ise ayrılığı başlatan taraf olmasına rağmen Marta'yı aklından çıkaramıyor. Anlatının kırılma noktası ise Marta'nın iştahsızlığının kalp kırıklığından değil, ciddi bir hastalıktan kaynaklandığını öğrenmesiyle yaşanıyor. Bu andan itibaren film; yemeklerin tadı, müziğin tınısı ve yaşamın anlamı üzerine yepyeni bir perspektif sunuyor.
Yönetmen Isabel Coixet; sinemasında alışkın olduğumuz o naif, zarif ve "insana dair" dokunuşunu bu filmde de ustalıkla konuşturuyor. Coixet, bir öncesi ve sonrası olan, hayatın keskin virajlarını dönen karakterlerini anlatırken acıtasyon tuzağına düşmüyor. Aksine, ağır bir temayı şefkatle, mizahla ve umutla sarıp sarmalıyor. “Variety” eleştirmeni Jessica Kiang'ın da belirttiği gibi, "büyüleyici derecede buruk ve yaşam sevgisine sahip bir film" ortaya koyuyor. Çünkü yönetmen, hastalığı ve ayrılığı bir son değil, kendi içine ve hayata dönük bir keşif yolculuğu olarak resmediyor. Onun bu perspektifiyle en kırılgan anlarda dahi gülümseyebiliyor, umudu garip bir hüzünle seyredebiliyoruz.
Filmin görsel dili de hikâyenin duygusal katmanlarını ustalıkla destekliyor. Zaten Roma, bu görsel dilin bizatihi kahramanı… Görüntü yönetmeni Guido Michelotti'nin de amacı belli ki bu. Vizörüyle Roma'nın sokaklarını sıradan bir arka plan olmaktan çıkarıyor ve filmin üçüncü bir karakterine dönüştürüyor. Marta’nın Roma’sı üzerinden bize sunduğu bu yeni şehir perspektifi ile birlikte; tarihî yapılardan ziyade şehrin kendi dünyası gün yüzüne çıkıyor. Eleştirmen Nadia Dalimonte'nin bu eseri "Roma'ya yazılmış kişiselleştirilmiş bir aşk mektubu" olarak tanımlaması boşuna değil.
Şehrin dokusu kadar, Roma’nın melankolisini ve karakterlerin içsel yolculuğunu taşıyan renk paleti de filmin ruhuna etki eden unsurlardan biri tabii. Kırmızının çağrısı, burada hayata yeniden davet gibi… Bir fular, bir hırka, bir dondurma topu… Tadı, dokusu, zeminiyle çağrının mührü oluveriyor. Elbette o renklere eşlik eden, Alfonso de Vilallonga'nın müzikleri de bu görsel davetin parçaları olarak yüreğimize sızmayı başarıyor; duyguyu ya da hissi köpürten değil, onun yaydığı dalgalardan biri olarak.
Gelelim, filmin görünen yüzündeki anlatıcılarına….
Çağdaş İtalyan sinemasının en güçlü yüzlerinden olan Alba Rohrwacher ve Elio Germano'nun kimyası, filmin en büyük taşıyıcı kolonlarından biri şüphesiz. Rohrwacher, Marta'nın kırılganlığını ve kabullenişini olağanüstü bir doğallıkla yansıtırken; Germano ise Antonio'nun pişmanlık ve hırs arasındaki sıkışmışlığını kusursuz oynuyor tabii ki. Belki klişeleşmiş ilişki prototiplerini yansıtıyorlar ama ayrılığın klasik düzlemindeki süreçleri de onların bu “bilinen” dinamiklerinde görülüyor. Kadının ve erkeğin ayrılığa verdikleri kısa ve uzun dönem tepkileri, özlem, arzu, sıkışmışlık ve yalnızlık duygularının farklı tezahürlerini açığa çıkarıyor. Bilinen, anlatılan, tipik bir gerçek. Üzüntünün içinde yakalanan sevinç ya da heyecan; korku üzerinden yeniden inşa edilen hayata kadar… Tam da bu sebeple "Üç Veda"; günümüz sinemasının sadece toplumsal gerçekçi veya neorealist akımlarla değil, aynı zamanda bireyin iç dünyasına odaklanan, evrensel ve rafine dramlarla da ne kadar iddialı olabileceğini kanıtlayan nadide bir eser olarak sinema tarihindeki yerini alıyor diyebiliriz.
Festival seçkisinden bir aşk mektubu
"Üç Veda"; konusu itibarıyla bir ayrılık ya da hastalık filmi intibaı bırakabilir izlemeyenler için. Ama bu iki kritik ve dramatik mevzunun tam ortasında, hayatın ironik ve mizahi ama bir o kadar da gerçek anlarını doğrudan yüzümüze vuruyor. Daha doğrusu ilişkilerimiz, sağlığımız, iş dünyamızda yaşayabileceğimiz tüm olası krizlerde verebileceğimiz olağan reaksiyonları izliyoruz. Zira Marta’nın terk edilmişliğe tepkisi; bastırılmış bir duygudan harekete dönüştüğünde bize bazı şeyler tanıdık gelmeye başlıyor, biliyoruz ki biz de içimizde bu acıyla savaşırken pasif agresif bir cevap verebiliyoruz. Ya da dördüncü evre bir kanser hastası olduğumuzu doktordan dinlerken, hayatın akışına uygun davranmaya kendimizi zorlayabiliriz. O korku, o öfke ya da o tutunma arzusu Marta ile birlikte duygudaş olmamıza olanak tanıyor, yeniden tat alabilmenin mücadelesini birlikte hissetmemizi sağlıyor. Bu yüzden gerek oyuncular gerekse Isabel Coixet'nin deneyimli rejisi, bizi hem ağlatıp hem de gülümsetebilen nadir bir deneyim sunabiliyor.
45. İstanbul Film Festivali gibi köklü ve saygın bir organizasyonun açılışını böylesine duygu yüklü ve yaşamı kutsayan bir eserle yapması, festivalin bu yılki seçkisinin derinliği hakkında da bizlere güçlü bir ipucu veriyor. Roma'nın Arnavut kaldırımlarından İstanbul'un tarihi sinema salonlarına uzanan bu köprü, sinemanın sınırları ve kültürleri aşan evrensel dilinin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Hayat; yediklerimizden, dinlediklerimizden, sevdiklerimizden ve vazgeçmek zorunda kaldıklarımızdan ibaret olmasa da onlarla birlikte bir mozaik. "Üç Veda", bu mozaiğin kırılan parçalarından yepyeni ve belki de eskisinden çok daha anlamlı bir resim yaratılabileceğini fısıldıyor. Eğer festival ruhunu doyasıya hissetmek ve kendinize sinematografik bir armağan vermek istiyorsanız, bu buruk ama umut dolu aşk mektubunun yankısını mutlaka beyazperdede izlemelisiniz.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.