NATO’nun geleceği Ankara Zirvesi’nde sorgulanıyor
NATO, Rusya-Ukrayna Savaşı sonrası güçlenen kolektif savunma refleksine rağmen ortak bir uzun vadeli stratejik vizyon üretmekte zorlanıyor. Ankara Zirvesi, ittifakın yalnızca güncel krizlere değil, gelecekteki rolüne de yön verip veremeyeceğinin testi olacak.
Uluslararası sistemde güç dağılımının yeniden şekillendiği, krizlerin ve bölgesel savaşların küresel rekabetle iç içe geçtiği günümüzde NATO’nun geleceği de tartışılmaya başlandı. Zira Rusya-Ukrayna Savaşı’nın Avrupa güvenlik mimarisinde yarattığı kırılma, bu savaşın uzun vadeli siyasi sonuçları, ABD’nin transatlantik ilişkilere yaklaşımında gözlenen değişim, savunma yükünün paylaşılmasına yönelik görüş ayrılıkları, Avrupa’nın savunma kapasitesini arttırma çabaları ve ittifakın güney kanadında derinleşen güvenlik riskleri, NATO’nun yeniden tanımlanmasını zorunlu hâle getiriyor. Dolayısıyla Temmuz ayında Türkiye’nin ev sahipliğinde Ankara’da gerçekleşecek 36. NATO Zirvesi; ittifakın mevcut güvenlik sorunlarına vereceği yanıt kadar, Rusya-Ukrayna Savaşı sonrası güvenlik düzeni, ittifakın yeni jeopolitik öncelikleri, yük paylaşımının geleceği, uluslararası sistem içerisindeki stratejik rolü gibi NATO’nun önümüzdeki yıllardaki stratejik kimliğinin şekilleneceği önemli bir kırılma noktası olarak değerlendirilebilir.
NATO zirvelerinin stratejik dönüşüm gücü ve karar alma tartışmaları
Tabii NATO’nun karşı karşıya olduğu sorunları, uluslararası güvenlik ortamındaki değişimle sınırlandırmak eksik bir değerlendirme olacaktır. Zira son dönemde ittifakın karar alma kültürüne, strateji üretme kapasitesine ve kurumsal işleyişine yönelik tartışmalar giderek daha fazla gündeme geliyor. Bilhassa Rusya-Ukrayna Savaşı ile beraber NATO’nun yeniden kolektif savunma eksenini güçlendirmesi, beraberinde ittifak içerisinde ortak stratejik vizyon üretme kapasitesine ilişkin soru işaretlerine de neden oldu. Bu çerçevede Atlantic Council Kıdemli Araştırmacısı Phyliss Berry’nin eleştirisi dikkat çekicidir. Berry, NATO’nun yıllık liderler zirveleri düzenleme pratiğinin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Özellikle NATO’nun geleceğinde belirleyici olacak Rusya stratejisi gibi yapısal sorunların ikincil planda kalmasını her yıl yapılan zirvelerde liderlerin anlaşmakta zorlandıkları konuları başarılı görünmek adına gündeme getirmemeyi tercih etmesine bağlıyor. NATO zirvelerinde Rusya’nın gelecekteki konumunu tartışmak yerine daha kolay uzlaşılabilecek savunma harcaması, tatbikat, kuvvet konuşlandırması gibi konular baskın olmaya devam etmesindense Berry, yüksek profilli zirve sayısının azaltılması önerisinde bulunuyor.
Bu eleştiriyi anlamlandırabilmek adına NATO’nun tarihsel gelişimi incelendiğinde zirvelerin her zaman günümüz kadar rutin toplantılar olmadığı görülüyor. Soğuk Savaş boyunca NATO’nun karşısında Sovyetler Birliği gibi açık ve tanımlı bir tehdit vardı. Dolayısıyla ittifakın amacı netti, tehdit algısı ortaktı ve stratejik yön konusunda büyük ölçüde uzlaşı vardı. Bu nedenle NATO’nun liderler zirvesi sıklığı azdı. Zira zirveler rutin diplomatik faaliyetler olarak değil, stratejik kırılma anlarında başvurulan siyasi araçlar olarak işlev görmekteydi. Örneğin 1957 Paris Zirvesi, Sovyetler Birliği’nin Sputnik’i uzaya göndermesi ve kıtalararası balistik füze kapasitesindeki hızlı artışın Batı’da Sovyetle’rin stratejik üstünlük elde edeceği endişesi üzerine toplandı. Zirve sonunda NATO’nun nükleer caydırıcılık üretme anlayışı geliştirildi ve Sovyet nükleer kapasitesine karşı, NATO’nun güvenliği Amerikan nükleer caydırıcılığı üzerine inşa edileceği kararlaştırıldı. Zirve yalnızca tehdit değerlendirmesi yapmakla kalmadı, aynı zamanda tehdide verilecek stratejik cevabı da tanımladı.
Benzer şekilde 1978 Washington Zirvesi, Varşova Paktı’nın konvansiyonel askerî üstünlüğüne karşı NATO’nun uzun vadeli savunma modernizasyon programını başlattı. 1990 Londra Zirvesi, Soğuk Savaş’ın sona erdiği yeni dönemin siyasi çerçevesini çizerken, 1991 Roma Zirvesi, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasının ardından NATO’nun neden var olmaya devam edeceği sorusuna cevap veren Stratejik Konsept’i kabul etti. 2002 Prag Zirvesi, 11 Eylül sonrasında terörizmle mücadeleyi NATO’nun temel görevlerinden biri hâline getirdi. Bu örneklerin ortak özelliği zirvelerin mevcut krizleri yönetmenin yanı sıra NATO’nun geleceğine yön vermesidir. Günümüz NATO’sunda düzenlenen zirvelerin ise sayısı artarken; geçmiştekilerle benzer ölçekte stratejik dönüştürücü etki oluşturması gün geçtikçe zorlaştığı görülüyor.
NATO’nun çok katmanlı tehditlere uyum süreci
Elbette son yıllarda düzenlenen zirvelerin başarısız olduğunu belirtmek doğru bir tespit olmayacaktır. Çünkü NATO günümüzde sadece belirli bir devletten kaynaklanan askerî risklerle mücadele etmiyor; Çin’in yükselişi, siber tehditler, yapay zekâ, enerji güvenliği, kritik alt yapılar, uzay güvenliği, terörizm, düzensiz göç, iklim değişikliği gibi çok katmanlı meydan okumalarla karşı karşıya kalıyor. Bu hibrit yapı ittifak için de siyasi koordinasyon ihtiyacını arttırıyor. Dolayısıyla zirve sayısındaki artış tek başına kurumsal zaaf göstergesi olarak yorumlanmamalı; aksine NATO’nun çoklu kriz ekosistemine uyum sağlama çabası olarak değerlendirilmelidir. Nitekim ittifak Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında ortaya çıkan güvenlik krizine karşı önemli ölçüde kurumsal uyum sağlayabildi ve kolektif savunma refleksini yeniden güçlendirebildi. Ancak bu zirvelerin hangi düzeyde sonuç ürettiği sorunsalının yok sayılacağı anlamına gelmiyor.
Bu çerçevede günümüz zirvelerine bakıldığında, 2022 Madrid Zirvesi’nde Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun karşı karşıya kaldığı en önemli güvenlik krizine yanıt arandığı görülüyor. Bu zirvede kabul edilen Stratejik Konsept ile Rusya ilk defa doğrudan tehdit olarak tanımlandı. Çin de NATO’nun güvenlik ortamını etkileyen sistemik bir meydan okuma olarak belgeye dâhil edildi. Aynı zirvede Finlandiya ve İsveç’in üyelik sürecinin önü açıldı, doğu kanadındaki askerî varlığın güçlendirilmesi kararlaştırıldı ve ittifakın kolektif savunma misyonuna yeniden ağırlık verildi. 2023 Vilnius Zirvesi ise Ukrayna meselesi etrafında şekillendi. Zirvenin temel sorusu Ukrayna’nın NATO ile ilişkilerinin nasıl kurumsallaştırılacağıydı. Vilnius’ta Ukrayna-NATO konseyi kuruldu, uzun vadeli askerî yardım mekanizmaları güçlendirildi ve üyelik sürecinin geleceğine dair siyasi destek teyit edildi. Zirvede Ukrayna’ya destek bağlamında önemli ilerlemeler kaydedilse de ne Ukrayna’nın üyeliği konusunda ittifak içerisinde tam bir uzlaşı sağlanabildi ne de savaş sonrası Avrupa güvenlik mimarisinde Ukrayna’nın konumuna ilişkin soruya cevap üretildi.
2024 Washington Zirvesi NATO’nun kuruluşunun 75. yılına denk gelmesi sebebiyle önemli bir zirveydi. Ancak zirvede ABD’de yaklaşan seçimler ve Donald Trump’ın iktidara gelme ihtimali nedeniyle NATO’nun gelecekte ABD ile nasıl bir ilişki kuracağı tartışıldı. 2025 Lahey Zirvesi’nde ise savunma yükünün paylaşılması ve Avrupa’nın güvenlik sorumluluğunun arttırılması ve savunma harcamalarının yüzde beş seviyesine çıkması ekseninde tartışmalar yoğunlaştı. Her ne kadar NATO’da ne kadar harcama yapılması gerektiği tartışılmaları artsa da bu harcamaların hangi uzun vadeli stratejik amaç doğrultusunda kullanılacağı hususu netleştirilemiyor.
Bu noktada zirvelerin NATO’ya yön vermekte zorlandığı eleştirisi anlam kazanıyor. Madrid, Vilnius, Washington ve Lahey zirveleri kendi bağlamları içerisinde önemli sonuçlar üretti, NATO’nun kriz yönetim kapasitesini ortaya koydu ve siyasi dayanışmanın artmasına katkı sağladı. Zirveler mevcut krizlere cevap vermekte başarılı olurken, kriz sonrası güvenlik düzenine ilişkin ortak bir stratejik vizyon geliştiremiyor. Rusya’nın nasıl caydırılacağı konusunda uzlaşı sağlanırken, Rusya sonrası Avrupa düzeninin nasıl şekilleneceği konusunda belirsizlik söz konusu. Benzer şekilde Ukrayna’nın desteklenmesi konusu ortak hareket edilirken, savaş sonrasında Ukrayna’nın Avrupa güvenlik mimarisindeki yeri hâlâ tartışmalı. Dolayısıyla burada Rusya tehdidi ya da savunma harcamalarının gölgesinde kalan, ortak bir gelecek tasavvurunun giderek zorlaşmasından kaynaklanan daha derin bir meseleyle NATO’nun karşı karşıya kaldığı ortaya çıkıyor. Bir başka ifadeyle NATO tanımladığı riskler karşısında nasıl bir güvenlik düzeni inşa etmek istediği ve nasıl bir aktör olmak istediği hususunda net bir tablo çizemiyor.
NATO’da değişen stratejik öncelikler ve ayrışan vizyonlar
Bu durum Soğuk Savaş döneminde NATO’nun hedefi açık bir şekilde Sovyet yayılmasını durdurmak ve Avrupa’yı savunmakken günümüzde ise ortak tehdit tanımlaması yapılmasına rağmen aynı güvenlik şemsiyesi altında bir araya gelen müttefiklerin öncelikleri farklılaşmaya başlamasıyla açıklanabilir. Zira Polonya ve Baltık ülkeleri için esas mesele Rusya’nın caydırılması ve sınırlandırılmasıyken; Fransa Avrupa’nın stratejik özerkliğini arttırmaya odaklanıyor. Almanya güvenlik ihtiyaçları ile ekonomik sürdürebilirlik arasında bir denge arayışındayken; Türkiye dikkatini Karadeniz, güney kanadı ve çevresindeki istikrarsızlıklara yoğunlaştırıyor. ABD ise giderek daha fazla Hint-Pasifik ekseninde şekillenen Washington-Pekin rekabetini önceliklendiriyor. Dolayısıyla NATO üyelerinin aynı tehditleri konuşsalar da aynı jeopolitik önceliklere ve gelecek tasavvuruna sahip olmadıklarını gösteriyor. Bu nedenle günümüzde NATO’nun sınavı farklı ulusal öncelikleri ortak stratejik hedefe dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir.
Daha fazla zirve, sonuç bildirgesi, siyasi koordinasyon NATO’nun bu amacına hizmet eden önemli araçlar olmakla birlikte; bunların sayısındaki artış, tek başına ittifaka stratejik hedef belirleme kapasitesi kazandırdığı anlamına gelmiyor. Oysa ortak stratejik hedef belirleme kapasitesi bir ittifakın mevcut tehditlere karşı koordineli hareket edebilmesi kadar, uzun vadeli siyasi bütünlüğünü ve etkinliğini koruyabilmesi açısından kritik öneme sahip. Soğuk Savaş döneminde bu sağlanmıştı. NATO’nun varlık nedeni Sovyet tehdidi üzerinden tanımlanırken, stratejik hedefi Avrupa’da ABD liderliğindeki transatlantik güvenlik düzenini korumak olarak belirlenmişti. Bu nedenle askerî kapasite, savunma planları ve siyasi koordinasyon ortak amaca hizmet edebilmişti. Soğuk Savaş sonrasında ise Avrupa’da savaş ihtimalinin azalması ve Afganistan operasyonunun ardından NATO’nun misyonunu tamamladığı yönünde görüşler güçlenmesi, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiği ifade etmesi NATO’nun ortak stratejik hedef belirleme hususunda müttefiklerin motivasyonunu zayıflatmıştı.
Rusya’nın 2022 yılında Ukrayna’yı işgali ile işlevsiz görülmeye başlanan NATO’nun varlık krizi sona erse de stratejik hedef doğrultusunda hareket edebilme kapasitesi eski gücüne erişmekte henüz başarılı olamadı. Bir başka ifadeyle Madrid Zirvesi, NATO’nun neden gerekli olduğu sorusunda güçlü bir yanıt verdi. Ancak Madrid ve sonrasında düzenlenen zirvelerde NATO’nun önümüzdeki yıllarda nasıl bir Avrupa güvenlik düzeni tasarladığı ve hangi stratejik hedef doğrultusunda hareket edeceği hususuna dair bir çerçeve çizemedi.
Bu bağlamda zirvelerin giderek daha fazla mevcut uzlaşıları teyit eden, savunma harcamalarını arttıran veya kısa vadeli krizlere yanıt veren platformlara dönüşmesi, Rusya sonrası Avrupa düzeni, NATO’nun uzun vadeli rolü ve stratejik vizyon gibi temel sorulara cevap üretememesi NATO’nun ortak hedef üretme kapasitesini gün geçtikçe zayıflatacaktır. Ortak stratejik hedefi olmayan NATO tehditlere tepki verebilir ancak uluslararası düzeni şekillendiren bir aktör olmaya devam etmesi zorlaşır. Tam da bu nedenle Ankara Zirvesi’nin son yıllarda mevcut krizlerin yönetilmesine odaklanan zirvelerden farklı bir anlam taşıması gerekiyor.

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.