14 Ağustos 2026

Kuşatılan Türkiye’den ittifak kuran Türkiye’ye

Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, yalnızca İran veya İsrail ekseninde okunamayacak yeni bir güvenlik arayışına işaret ediyor. Anlaşma, Türkiye’nin çevresindeki ittifaklara karşı kendi bölgesel güvenlik ağını kurma kapasitesini gösteriyor.

Geçtiğimiz hafta Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, daha ilk günden itibaren birbirine taban tabana zıt yorumlara konu oldu. Bir tarafta anlaşmayı İsrail’in bölgedeki yayılmacı siyasetine karşı kurulmuş yeni bir set olarak görenler, diğer tarafta ABD ve İsrail’in İran’a karşı oluşturmak istediği bir “Sünni blok” şeklinde değerlendirenler var.

Süleyman Seyfi Öğün hocanın da dikkat çektiği üzere, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Orta Doğu’da büyük güçlerin doğrudan kurucu veya yönlendirici olmadığı, bölgenin üç mühim devletinin kendi güvenlik ihtiyaçlarından hareketle böyle bir inisiyatif alması başlı başına dikkate değer bir gelişme. Anlaşmaya ilişkin birbirine tamamen zıt yorumların ise biraz da mevcut siyasi angajmanların hadiseye yansıtılmasından kaynaklandığını hesaba katmak gerekiyor.

Nitekim eldeki bilgiler, Mekke Anlaşması’nı yalnızca İran’a yahut yalnızca İsrail’e karşı kurulmuş bir ittifak şeklinde tanımlamaya elvermiyor. Üç ülke anlaşmanın herhangi bir devleti hedef almadığını açıkladı. Buna karşılık anlaşmanın imzalandığı bölgesel ortamda hem İran ve müttefiklerinden kaynaklanan askerî tehditler hem de İsrail’in giderek genişleyen askerî faaliyetleri üç ülkenin güvenlik hesaplarında ağırlık taşıyor. Anlaşma, bir üyeye yönelik silahlı saldırının üçüne birden yapılmış kabul edilmesini öngörüyor. Fakat bunun bir kriz anında hangi  askerî yükümlülüklere dönüşeceği henüz bütünüyle belirlenmiş değil.

Bu sebeple Mekke Anlaşması’nı Türkiye’nin Yunanistan-Güney Kıbrıs-İsrail hattına verdiği doğrudan bir cevap şeklinde okumak doğru olmaz. Fakat anlaşmanın Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de karşı karşıya bulunduğu stratejik denge bakımından hiçbir şey ifade etmediğini söylemek de aynı derecede yanlış olur. Çünkü mesele biraz daha büyük: Türkiye, kendisini çevreleyen ittifak ve ortaklık ağlarına karşı ilk defa kendi bölgesel güvenlik ağını oluşturabilecek bir kapasite inşa etmeye başlamış görünüyor.

2022 yılından itibaren ABD’nin Yunanistan’daki askerî varlığının genişlemesi, Dedeağaç’ın giderek ehemmiyet kazanması, adalardaki silahlanma ve Güney Kıbrıs’ın ABD ve İsrail’le geliştirdiği ilişkiler yan yana getirildiğinde, Batı Trakya’dan başlayıp Adalar üzerinden Kıbrıs’a uzanan bir stratejik hilâl ortaya çıkmıştı. Bugün geriye dönüp baktığımızda, söz konusu tablonun geçici bir konjonktürden ibaret olmadığı anlaşılıyor. Dahası 2022’de dışarıdan yapılan “çevreleme” değerlendirmesi, artık Ankara tarafından da açık biçimde dile getiriliyor.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ocak 2026’da Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs arasındaki askerî iş birliğinin derinleşmesine ilişkin bir soruya verdiği cevapta, “Türkiye’nin kendisini çevrelemeye yönelik girişimleri önceden gördüğünü ve buna karşı gerekli tedbirleri aldığını” söyledi. Fidan daha önce de bu politikanın 2018’den itibaren inşa edilmeye çalışıldığını, İsrail’in de dâhil edildiği bir askerî yapılanma üzerinden Türkiye’nin çevrelenmesinin düşünüldüğünü ifade etmişti. Dolayısıyla bugün tartışılması gereken soru artık böyle bir çevreleme düşüncesinin bulunup bulunmadığından ziyade, Türkiye’nin buna nasıl cevap verdiğidir.

Dedeağaç’tan Kıbrıs’a değişmeyen hat

Burada kavramları doğru kullanmak gerekiyor. Dedeağaç hukuken bir Amerikan üssü değil; Yunanistan’a ait bir tesis. Bununla birlikte ABD-Yunanistan Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşması, Washington’a Dedeağaç dâhil çeşitli Yunan askerî tesislerinden yararlanma imkânı sağlıyor. Dedeağaç Limanı bilhassa Amerikan askerî sevkiyatı ve lojistiği bakımından hayati bir konum kazanmış durumda. Fakat son birkaç yılda Türkiye açısından daha dikkat çekici gelişme Yunanistan’ın yalnız ABD ile değil, İsrail’le de geliştirdiği askerî münasebetler oldu.

Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail arasındaki üçlü iş birliği uzun zamandır enerji, deniz güvenliği ve Doğu Akdeniz siyaseti üzerinden ilerliyordu. 2025 sonunda imzalanan 2026 Ortak Eylem Planı ise hava ve deniz faaliyetlerinden eğitime uzanan askerî iş birliğinin devamını öngördü. Böylece üçlü ilişki yalnız siyasi zirveler ve enerji projeleri üzerinden değil, düzenli askerî mekanizmalar üzerinden de ilerlemeye başladı.

Yunanistan aynı zamanda geniş çaplı bir silahlanma programı yürütüyor. İsrail savunma sanayii bu programın stratejik ortaklarından biri hâline gelirken, Atina Temmuz 2026’da Achilles Shield adı verilen çok katmanlı hava ve füze savunma sistemi için İsrail’den yaklaşık 3,5 milyar avroluk tedarike yöneldi.

Bu gelişmelerin her birini tek başına Türkiye’ye yönelik bir hazırlık şeklinde yorumlamak elbette mümkün değil. Ancak en büyük hedefin Türkiye olduğu da açık. Dolayısıyla Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan’la imzalamış olduğu ortak savunma anlaşması tesadüfi değil. Üstelik üç devletten birine yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılması ittifakı iyiden iyiye düşündürüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bu hükmün teknik olarak NATO Antlaşması’nın 5. maddesindeki müşterek savunma mantığıyla aynı olduğunu belirtti. Bununla beraber anlaşmanın mevcut ittifakların alternatifi olmadığı ve belirli bir devlete karşı kurulmadığı da bilhassa vurgulandı.

Anlaşmanın asıl ehemmiyeti belki de burada ortaya çıkıyor. Türkiye NATO’dan ayrılarak yeni bir blok kurmuyor. Pakistan ve Suudi Arabistan da ABD ile mevcut güvenlik ilişkilerini sona erdirmiyor. Buna rağmen üç devlet, güvenliklerinin yalnız büyük güçlerin sağlayacağı garantilere bırakılamayacağını kabul ederek kendi aralarında yeni bir mekanizma oluşturuyor.

Orta Doğu’nun modern tarihi, büyük ölçüde dış güçlerin kurduğu güvenlik mimarileriyle şekillendi. Ülkeler kimi zaman ABD’nin, kimi zaman Sovyetler Birliği’nin ve daha eski dönemlerde Avrupa devletlerinin kurduğu denklemler içinde kendilerine yer bulmaya çalıştı. Mekke Anlaşması’nın henüz ne kadar ileri gideceğini bilmiyoruz. Fakat Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın doğrudan kendi iradeleriyle bir müşterek savunma mekanizması meydana getirmeleri, neticesinden bağımsız olarak bu alışkanlıktan farklı bir yönelime işaret ediyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...