13 Ağustos 2026

Trablus’tan Bingazi’ye Türkiye’nin “Tek Libya” stratejisi

Hakan Fidan’ın Trablus ve Bingazi’yi kapsayan Libya ziyareti, Türkiye’nin 2019 sonrası politikasında önemli bir dönüşüme işaret ediyor. Ankara, “Tek Libya” yaklaşımıyla mevcut kazanımlarını korurken ülkenin doğu-batı bölünmüşlüğünü aşmaya yönelik daha kapsayıcı bir strateji geliştiriyor.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 11-12 Ağustos tarihlerinde gerçekleştirdiği Libya ziyareti Türkiye’nin Libya politikasındaki dönüşümü görünür kılan önemli bir diplomatik adım olarak değerlendirilebilir. Fidan’ın Trablus’ta Libya Ulusal Birlik Hükûmeti Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, Libya Başbakanı’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı İbrahim Dibeybe, Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi ve Yüksek Devlet Konseyi Başkanı Muhammed Miftah Takala başta olmak üzere üst düzey temasların ardından ziyaret programının Bingazi’yi kapsaması, Ankara’nın Libya’daki diplomatik temaslarını ülkenin iki temel güç merkezini içerecek şekilde genişlettiğini gösteriyor. Bu açıdan, Türkiye’nin son dönemde öne çıkardığı “Tek Libya” yaklaşımının önem kazandığı ve Fidan’ın ziyaretinin de bu stratejinin diplomatik düzeyde en somut yansıması olduğu ifade edilebilir.

“Tek Libya” yaklaşımı, Ankara açısından önemini anlamlandırabilmek için Libya’da çatışma sonrasında ortaya çıkan siyasi yapıya bakmak gerekiyor. Ülkede 2020 yılında sağlanan ateşkes sonrasında askerî çatışmalar önemli ölçüde azalsa da siyasi ve kurumsal parçalanmışlık ortadan kalkmadı. Trablus merkezli Ulusal Birlik Hükûmeti ile doğuda Halife Hafter ve ailesinin belirleyici olduğu siyasi ve askerî yapı arasındaki ayrışma devam ediyor. Üstelik bu bölünmüşlüğün yanı sıra siyasi karar alma süreçlerinin, askerî kapasitenin, ekonomik kaynakların ve devlet kurumları üzerindeki denetimin farklı güç merkezleri arasında dağılması, Libya’nın kurumsal bütünlüğünün yeniden tesis edilmesini zorlaştırıyor.

Dolayısıyla bugün Libya’da yaşanan ve ivedilikle çözülmesi gereken esas mesele çatışmanın sona ermesinden ziyade, parçalı devlet yapısının, yani siyasi otoritenin, ekonomik kurumlarının ve güvenlik yapılarının yeniden merkezî bir devlet düzeni içinde nasıl bir araya getirileceğidir. Çünkü var olan doğu-batı ayrışması zaman içinde kalıcı bir siyasi düzene dönüşme riski taşıyor. Nitekim son günlerde yaşanan güvenlik gelişmeleri bu sorunun sadece kurumsal düzeyde bir konu olmadığını gösterdi. Zaviye’de Libya’nın en önemli petrol ve enerji altyapılarının art arda insansız hava aracı saldırılarının hedefi olurken; doğuda Hafter güçlerinin askerî istihbarat direktörü Fezvi el-Mansuri, Bingazi’de aracına yönelik bombalı saldırıda öldürüldü. Bu gelişmelerin iç savaş olmamasına rağmen yaşanması, stratejik alt yapıyı koruma ve güvenlik alanında devlet kapasitesinin yetersiz kaldığını gösteriyor. Özellikle petrol altyapısının hedef alınabilmesi, güvenlik alanında parçalanmış yapının Libya’nın temel gelir kaynaklarını ve dolayısıyla ekonomik sürdürülebilirliğini doğrudan etkilediğine işaret ediyor. Güvenlik alanındaki bu kırılma ülkede sorunun sadece siyasi temsil olmadığını bir kere daha hatırlatıyor.

Bölünmüş Libya’dan bütünleşik devlet hedefine

Türkiye’nin “Tek Libya” yaklaşımı tam olarak söz konusu yapısal soruna çözüm olarak okunabilir. Zira “Tek Libya” yaklaşımı sadece coğrafi bütünlüğü savunan diplomatik bir söylemin ötesinde, doğu-batı ayrışmasının devlet yapısı içerisinde kalıcılaşmasının önlenmesi ve ülkenin farklı güç merkezlerinin zaman içerisinde ortak siyasi ve kurumsal yapı içerisinde buluşturulmasını öngören bir politika olarak öne çıkıyor. Aslında bu bakış açısı, Bingazi açılımını Trablus’a alternatif bir yönelimden çok, "Tek Libya" hedefinin gerektirdiği kapsayıcı diplomatik angajmanın bir parçası olarak değerlendirmek gerektiğini ortaya koyuyor. Zira Ankara açısından Doğu Libya ile temas kurulması, Libya’nın bütünlüğünün doğudaki askerî ve siyasi gerçeklik dışlanarak sağlanamayacağının kabulü anlamına geliyor.

Bununla beraber Türkiye’nin “Tek Libya” yaklaşımının öne çıkmasının nedenleri Ankara’nın 2019 yılından itibaren değişen stratejik öncelikleriyle açıklanabilir. 2019-2020 arasında temel amaç Hafter güçlerinin Trablus’a ilerleyişi sahadaki askerî dengenin değiştirilmesiydi. Hafter’in Batı Libya’da kontrol sağlaması, hem Libya’daki güç dağılımını hem de Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik konumunu etkileyebilecek bir gelişmeydi. Nitekim Türkiye’nin Trablus yönetimiyle 2019 yılında imzaladığı deniz yetki alanları ve güvenlik iş birliği mutabakatları ile sağladığı askerî destek, Trablus’un düşmesini engellerken sahadaki dengeyi değiştirdi ve Türkiye’nin Libya’daki stratejik konumunu güçlendirdi.

2020 sonrasında Ankara’nın önceliği askerî dengeyi ve bunun sağladığı stratejik kazanımları korumak oldu. Trablus ile askerî, siyasi ve ekonomik ilişkiler derinleşirken; Türkiye’nin Libya’daki varlığı kriz dönemine özgü bir askerî destekten kurumsal ve çok boyutlu bir ilişkiye dönüştü. Ancak Türkiye’nin Libya’daki stratejik kazanımlarını önemli ölçüde ülkenin batısındaki siyasi yapı üzerinde yoğunlaştırması elde edilen kazanımları, Libya’daki siyasi dengeler karşısında kırılgan hâle getiriyordu. Doğu ve batı bölünmüşlüğünün devam etmesi, Türkiye’nin Libya’nın tamamını kapsayan uzun vadeli bir politika geliştirmesini zorlaştırıyordu. Bir başka ifadeyle 2019 yılında Libya’nın bölünmüşlüğü Türkiye’nin müdahalesini gerekli kılan koşullardan biriyken, 2026 yılına gelindiğinde söz konusu bölünmüşlüğün kalıcılaşması Türkiye’nin kazanımlarını sınırlandırmaktaydı.

Bugün gelinen noktada Ankara, bu kırılganlığı azaltmaya yönelik daha kapsayıcı bir politika benimsiyor. Zira Libya’nın bütünleşmesi Ankara’nın mevcut kazanımlarını daha güçlü bir devletlerarası zemine taşınmasına, ekonomik ve siyasi ilişkilerin ülkenin tamamına yayılmasına zemin hazırlayabilir. Türkiye açısından üniter yapıda Libya, sürekli değişen yerel ittifakları ve rakip güç merkezleri arasındaki dengeleri yönetme ihtiyacını azaltırken, Türkiye-Libya ilişkilerini elitlerin siyasi geleceğine daha az bağımlı hâle gelmesine imkân verebilir. Bilhassa 2019 yılında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı’nın Türkiye’nin Akdeniz ve Sahel stratejisindeki önemi, Türk şirketlerin Libya’da uzun yıllara dayanan varlığı, enerji kaynakları dikkate alındığında; Libya’daki stratejik kazanımların mümkün olduğunca geniş bir Libya siyasal zemini üzerinde karşılık bulması Ankara açısından uzun vadeli bir güvence sağlayacaktır. Bu bakımdan “Tek Libya”, Türkiye açısından yalnızca Libya’nın siyasi ve toprak bütünlüğünü destekleyen normatif bir yaklaşım olarak değerlendirilmemeli; 2019 sonrasında oluşan stratejik kazanımların kırılganlığını azaltmaya yönelik risk yönetim stratejisi olarak da ele alınmalı ve Hakan Fidan’ın Trablus ve Bingazi’yi kapsayan ziyareti de söz konusu güncellemenin diplomatik karşılığı olarak okunmalıdır.

Libya’da yeni dengeler ve Ankara’nın diplomatik açılımı

Ayrıca ziyaretin zamanlaması da dikkat çekicidir. Zira Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Libya’nın iç siyasi dengelerinin yanı sıra bölgesel ve uluslararası güç ilişkilerinin yeniden şekillendiği bir dönemde Libya ziyaretini gerçekleştiriyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Orta Doğu ve Afrika Danışmanı Massad Boulos’un öncülük ettiği doğu ve batı arasında güç paylaşımına dayanan girişim Libya’da statükonun geleceğine ilişkin tartışmalara ivme kazandırırken; Türkiye-Mısır ilişkilerindeki normalleşme, geçmişte Libya’daki karşıt kampları besleyen bölgesel rekabetin daha yönetilebilir bir zemine taşınmasını sağladı. Buna karşılık Rusya’nın Doğu Libya’da askerî ve lojistik varlığını sürdürmesi, ülkenin doğusunun sadece Libya iç siyaseti açısından önemli olmadığını, aynı zamanda Akdeniz ile Sahel arasında daha geniş bir jeopolitik rekabetin de parçası olmaya devam ettiğini gösteriyor. Bugün Libya’da ortaya çıkan tablo, iç siyasi uzlaşma arayışları ile bölgesel rekabetin yumuşaması ve uluslararası nüfuz mücadelesinin eş zamanlı ilerlediği çok boyutlu bir geçiş sürecine işaret ediyor. Dolayısıyla Ankara açısından bu ziyaret hem mevcut aktörlerle ilişkileri çeşitlendirme hem de Türkiye’nin Trablus ve Bingazi ile doğrudan temas kurabilen aktörlerden biri olarak konumunu koruma arayışı olarak değerlendirilebilir. Böylece Türkiye, oluşabilecek yeni bir siyasi yapıya sonradan uyum sağlayan bir aktör olmak yerine, proaktif bir strateji ile gelecekteki siyasi yapının şekillenme sürecinde diplomatik hareket alanını genişletmeye çalıştığını söyleyebiliriz.

Ancak diplomatik erişim, “Tek Libya” politikasının doğrudan başarıya ulaşacağı anlamına gelmiyor. Eğer Ankara’nın doğu ve batı ile geliştirdiği ilişki ağı ikili ilişki düzeyinde sınırlanırsa, Türkiye Libya’daki parçalı yapıya uyum sağlayan aktör konumunda kalır. Buna karşılık Türkiye, her iki taraf üzerinde diplomatik ve siyasi erişimini, ortak kurumların güçlendirilmesi, ekonomik kaynakların ülke çapında yönetilmesi ve uzun vadede güvenlik yapılarının tek devlet otoritesi altında bütünleştirilmesi yönünde kullanabilirse, “Tek Libya” yaklaşımı, söylemsel bir bütünlük vurgusundan somut bir dış politika stratejisine dönüşebilir. Bu nedenle Hakan Fidan’ın Libya’ya gerçekleştirdiği ziyaret, Türkiye’nin gelecekteki Libya’ya yönelik hazırlığının işareti olarak değerlendirilmelidir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...