23 Haziran 2026

ABD ve İran Anlaşması: Stratejik başarısızlığın zoraki uzlaşısı

ABD ve İran arasındaki 14 maddelik mutabakat Washington için bir zafer değil; askerî sınırlılıklar, küresel İsrail karşıtlığı ve ekonomik risklerin dayattığı zoraki bir uzlaşıdır. Trump yönetiminin içselleştiremediği bu kırılgan anlaşma, bölgede kalıcı bir barıştan ziyade geçici bir nefes molasıdır.

Nisan ayının başlarında İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik koordineli saldırılarının önemli ölçüde durması ve Pakistan’ın ara buluculuğunda yürütülen diplomatik temasların bir mutabakat zaptıyla sonuçlanması, bölgede gerilimin kontrol altına alınabileceğine dair temkinli bir iyimserliğe yol açtı. İsviçre’de bugün de devam eden müzakereler, kalıcı bir barış ihtimalinin hâlâ masada olduğunu gösteriyor. Ancak gerek mutabakat sürecinde yaşanan gelişmeler gerekse zaptın imzalanmasının ardından ortaya çıkan siyasi ve diplomatik tablo, bu anlaşmanın taraflarca eşit ölçüde benimsenmiş bir uzlaşı olmaktan ziyade ABD açısından büyük ölçüde dışsal zorunlulukların dayattığı zoraki bir mutabakat niteliği taşıdığını ortaya koyuyor. Özellikle İsviçre’deki müzakerelerin sürdüğü bir dönemde ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptığı sert açıklamalar, Washington’un anlaşmayı içselleştirmekte ve kendi kamuoyuna kabul ettirmekte ne denli zorlandığını açıkça gösteriyor.

Bu analizde, söz konusu mutabakat zaptının ABD açısından gönüllü bir tercih değil, zorlayıcı koşulların ürünü olduğu varsayımından hareketle ABD’yi bu zoraki mutabakata iten üç temel dinamik üzerinde duracağız: Askerî gücün sahada kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüm üretmedeki sınırları, Gazze Savaşı’yla birlikte küresel kamuoyunda beklenmedik ölçüde yükselen İsrail karşıtlığı ve bölgesel gerilimin dünya ekonomisinde yarattığı ağır maliyetler. Bu üç unsurun birlikte değerlendirilmesi, mutabakatın neden ABD’nin iradesine rağmen ortaya çıktığını ve ne ölçüde kalıcı olabileceğini anlamak açısından önemli ipuçları sunacaktır.

ABD’nin stratejik başarısızlığının gölgesinde zoraki uzlaşı

Geçtiğimiz yıl Haziran ayında başlayan ve bu yıl 28 Şubat’ta ikinci fazına ulaşan ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, büyük ölçüde Washington’un Tahran’a kabul ettirmeye çalıştığı kapsamlı ve İran açısından kabul edilmesi mümkün olmayan taleplerden kaynaklanıyordu. ABD, İran’ın nükleer programının sınırlandırılmasının ötesine geçerek balistik füze kapasitesinin kısıtlanmasını, bölgesel nüfuz araçlarından vazgeçmesini, vekil güçlerle ilişkilerini sonlandırmasını ve fiilen İran’ın güvenlik doktrinini yeniden şekillendirmesini talep ediyordu. Tahran ise bu talepleri egemenlik haklarına ve ulusal güvenlik çıkarlarına doğrudan müdahale olarak değerlendirdi ve müzakere masasında kabul etmeyi reddetti. Diplomatik süreçte yaşanan tıkanmanın temel nedeni de bu oldu. Washington’un İran’ı artan askerî baskıyla taviz vermeye zorlayabileceği yönündeki beklentisi, ABD’nin kendi gücünü abartması ve İran’ın direnme kapasitesini küçümsemesiyle birleşince taraflar giderek çatışma sarmalına sürüklendi. Dolayısıyla savaş, yalnızca diplomatik bir anlaşmazlığın değil, ABD’nin dayattığı maksimalist talepler ile İran’ın bunları reddetmesi arasındaki uzlaşmazlığın doğrudan sonucu olarak ortaya çıktı.

Pakistan’ın ara buluculuğunda imzalanan 14 maddelik mutabakat zaptı, uzun ve çetrefilli bir sürecin ürünü olarak ortaya çıktı. Ancak metne yakından bakıldığında, ABD’nin savaş öncesinde ilan ettiği stratejik hedeflerin büyük bölümünün bu zapta yansımadığı açıkça görülüyor. Rejim değişikliği, İran’ın balistik füze menzilinin kısıtlanması, vekil güçlerin tasfiyesi, Hürmüz Boğazı’nın kontrolü ve İran petrollerinin denetlenmesi gibi iddialı hedefler, büyük ölçüde metinde kendisine yer bulamadı. Hedeflerinden bu denli uzak bir zeminde şekillenen anlaşma, Washington’daki huzursuzluğun ve gönülsüzlüğün, dolayısıyla zaptın zoraki niteliğinin temel göstergelerinden birini oluşturuyor.

Trump yönetimi, mutabakatı bir zafer havası içinde İran’ın nükleer silah üretmeyeceğinin ve Hürmüz’ün açık kalacağının garantisi olarak sunmaya çalışsa da bu zafer anlatısı kamuoyunda karşılık bulmuyor. Zira Hürmüz Boğazı savaş öncesinde de açıktı ve 2015 tarihli nükleer anlaşma, İran açısından bugünkü metinden daha kapsamlı kısıtlamalar içeriyordu. CBS News ve YouGov’un 17-19 Haziran tarihlerinde 2.519 ABD’li yetişkinle yaptığı ankete göre, katılımcıların yalnızca yüzde 22’si anlaşmanın ABD için daha iyi olduğunu düşünürken, yüzde 37’si İran lehine olduğunu belirtti. Yüzde 69’u İran’ın nükleer programının kalıcı olarak durdurulduğuna inanmazken, yüzde 64’ü Trump’ın süreci yönetme biçimini onaylamadığını ifade etti. Ayrıca yüzde 69’u çatışmaya harcanan kaynakların değmediğini düşündüğünü belirtti.

Bu veriler, mutabakatın ABD açısından içselleştirilmemiş, zorunluluklar nedeniyle imzalanmış zoraki bir anlaşma olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Trump’ın zaman zaman dile getirdiği rahatsızlık ve süreci baltalama sinyalleri de bu kanaati destekliyor. Ara seçimlere dört ay kala, kamuoyunun bu eğilimi, anlaşmanın Trump için siyasi bir zaferden ziyade, sırtına yüklenmiş kaçınılmaz bir uzlaşma olarak kaldığını gösteriyor.

ABD’yi İran’la mutabakata iten stratejik zorunluluklar

ABD ve İran arasında Pakistan ara buluculuğunda imzalanan 14 maddelik mutabakat zaptı, ilk bakışta bir diplomatik başarı gibi görünse de sürecin ayrıntılarına bakıldığında bu anlaşmanın Washington açısından bir tercihten çok bir zorunluluk olduğu görülüyor. Kanaatimce ABD’yi bu zoraki uzlaşıya iten temelde üç faktör bulunuyor: Askerî gücün İran karşısındaki sınırları, küresel ölçekte yükselen İsrail karşıtlığı ve savaşın küresel ekonomi üzerinde yarattığı ağır riskler.

İlk olarak, bu savaşta askerî kapasite tek başına bir çözüm üretmede yetersiz kaldı. ABD, yaklaşık bir trilyon dolara yaklaşan savunma harcamalarıyla küresel askerî harcamaların üçte birinden fazlasını tek başına gerçekleştiren, teknolojik üstünlüğü, dünya çapındaki üsleri ve Batı blokunu yanında tutma kapasitesiyle rakipsiz bir askerî güce sahip. Ancak bu konvansiyonel üstünlük, İran’ın coğrafi ve yapısal özellikleriyle karşılaştığında büyük ölçüde etkisiz kaldı. İran’ın dağlık ve engebeli topoğrafyası, ABD’nin hava ve kara gücünü tam kapasiteyle kullanmasını zorlaştırdı, Afganistan, Irak ve Venezuela müdahalelerinden farklı olarak, İran’da hızlı ve kesin bir askerî zafer elde etmeyi neredeyse imkânsız hâle getirdi. İran ise konvansiyonel kapasite açısından geride olsa da asimetrik yetenekleriyle bu farkı önemli ölçüde dengelemeyi başardı. Balistik füzeler, insansız hava araçları ve deniz mayınları gibi düşük maliyetli ama yüksek etkili sistemler, ABD’nin F-35 savaş uçakları ve uçak gemileri gibi pahalı platformlarına karşı beklenenden güçlü bir direnç gösterdi. Buna ek olarak İran, toplumu ulusal çıkarlar ve rejim etrafında seferber etme becerisiyle iç kırılganlıkları kontrol altında tutmayı başardı. Bu toplumsal dayanıklılık, ABD ve İsrail’in askerî baskı yoluyla rejim içi bir çatlak yaratma stratejisini etkisiz kıldı. Sonuç olarak, ABD’nin konvansiyonel askerî üstünlüğü İran karşısında kalıcı ve kesin bir zafer üretemedi, istediği tavizleri güçle elde edemeyen Washington, bu zoraki mutabakata razı oldu.

İkinci olarak, küresel kamuoyundaki dönüşüm ABD’nin elini zayıflattı. 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail’in Gazze ve Batı Şeria başta olmak üzere Filistin topraklarında gerçekleştirdiği soykırım suçları ile Lübnan, Suriye, İran ve Yemen’e yönelik hukuksuz ve orantısız saldırıları, uluslararası kamuoyunda İsrail’e karşı geniş ve güçlü bir tepki ortaya çıkardı. Bu tepki Pew Araştırma Merkezi’nin 36 ülkede yaptığı kamuoyu yoklamasında açıkça görülüyor. Pew araştırma sonucu; dünya genelinde katılımcıların ortalama yüzde 67’si İsrail hakkında olumsuz görüş bildirdiğini, olumlu görüş oranı yalnızca yüzde 25’te kaldığını ortaya koyuyor. Ankete göre ABD’de İsrail’e olumsuz bakanların oranı yüzde 60’a, Demokrat seçmenler arasında ise yüzde 80’lere ulaşmış durumda. Bu tablo, İsrail’in Batı’daki meşruiyetinin ciddi biçimde aşındığını gösteriyor. Küresel ölçekte artan İsrail karşıtlığı doğrudan ABD’nin imajına yansıyor. Çünkü İsrail’in operasyonlarının büyük ölçüde Washington’un siyasi ve askerî desteğiyle gerçekleştiği bilinen bir geçek. Bu iç ve dış kamuoyu baskısı, ABD’nin çatışmayı sınırsız biçimde sürdürmesini zorlaştırdı ve Washington’u istemese de mutabakat masasına iten önemli bir faktör hâline geldi.

Son olarak, küresel ekonominin yaşadığı kaos uzlaşıyı kaçınılmaz kılan bir faktör işlevi gördü. Orta Doğu ve özellikle Körfez bölgesi, dünya enerji arzının büyük bölümünü karşılaması ve Hürmüz ile Bab el-Mendeb gibi kritik su yollarına ev sahipliği yapması nedeniyle küresel ekonominin kalbi konumunda. Hürmüz Boğazı’nın kapanması, petrol tesisleri, boru hatları ve rafinerilerin hedef alınması, LNG ve gübre üretiminin sekteye uğraması gibi riskler, küresel ekonomide ciddi bir şok dalgasına yol açtı. Savaşın devamı durumunda Bab el-Mendeb’in de kapatılması ihtimali, enerji ve gıda fiyatlarında sert yükselişlere yol açabilecek ek bir tehdit olarak değerlendirilmelidir. Savaşın devam etmesi hâlinde küresel enerji ve gübre fiyatlarının uzun süre yüksek seyretmesi ile enerji altyapısında oluşabilecek hasarın gelecekteki üretim kapasitesini olumsuz etkilemesi riski, ABD yönetimi için yönetilmesi güç bir ekonomik yük oluşturdu. Bu nedenle Trump yönetimi, daha fazla ekonomik ve siyasi maliyetle karşılaşmamak adına müzakere masasına oturmak ve zaptı imzalamak zorunda kaldı.

Kırılgan ateşkes: 14 maddelik mutabakat ne kadar kalıcı?

Netice itibarıyla askerî gücün sınırları, küresel kamuoyundaki İsrail karşıtlığı ve ekonomik riskler bir araya geldiğinde, 14 maddelik mutabakat zaptının ABD açısından bir zaferden çok, koşulların dayattığı zoraki bir uzlaşı niteliği taşıdığı söylenebilir. ABD ve İran arasında imzalanan 14 maddelik mutabakat zaptı, bölgesel gerilimin yumuşamasına dair temkinli bir umut taşısa da niteliği itibarıyla kalıcı bir barıştan çok kırılgan bir ateşkes görünümünde. Bu analizde ele aldığımız üç temel dinamik -askerî gücün İran karşısındaki sınırları, küresel ölçekte yükselen İsrail karşıtlığı ve savaşın küresel ekonomi üzerindeki ağır maliyetleri- anlaşmanın ABD açısından bir tercih değil, koşulların dayattığı zoraki bir zorunluluk olduğunu gösteriyor. Washington, savaş öncesinde ilan ettiği maksimalist stratejik hedeflerin büyük bölümüne ulaşamazken; İran, bir süper gücün doğrudan saldırısı karşısında rejimini koruyarak sadece varlığını sürdürmekle kalmadı, aynı zamanda bölgesel denklemde önemli bir caydırıcılık kapasitesi kazandı.

Bu tablo, mutabakatın kalıcılığı konusunda ciddi soru işaretlerine yol açıyor. ABD’nin anlaşmayı içselleştirmemesi, ara seçimler öncesinde kamuoyunun memnuniyetsizliği ve Trump yönetiminin süreci baltalama yönündeki sinyalleri, zoraki imzalanan bu zaptın her an aşınabileceğine işaret ediyor. İsviçre’de devam eden müzakerelerin kalıcı bir barışa dönüşüp dönüşmeyeceği, başta ABD olmak üzere tarafların bu zorunlu uzlaşıyı gerçek bir siyasi iradeye çevirip çeviremeyeceğine bağlı. Aksi takdirde mevcut mutabakat, bölgedeki çatışma döngüsünü sona erdiren bir kırılma noktası değil, yalnızca geçici bir nefes molası işlevi görecektir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...