19 Haziran 2026

ABD-İran mutabakatı Orta Doğu’da yeni düzen kuruyor

İsrail-İran Savaşı’yla başlayıp ABD müdahalesiyle büyüyen kriz, 14 maddelik mutabakatla Orta Doğu güvenlik mimarisine evriliyor; Washington’un strateji değişimi İran’ın kontrollü entegrasyonu, Suriye-Irak hattı ve enerji güvenliğiyle bölgeyi yeniden şekillendiriyor.

İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan ve ABD’nin doğrudan müdahil olmasıyla bölgesel bir güvenlik krizine dönüşen savaş son haftalarda Orta Doğu’nun gelecekte nasıl bir güvenlik mimarisi üzerine inşa edileceğiyle ilgili tartışmaları da beraberinde getirdi. İran’ın füze saldırıları, ABD ve İsrail’in askerî operasyonları, Hürmüz Boğazı çevresinde artan gerilim ve enerji arzına yönelik riskler, çatışmanın bölgesel sınırları aşarak küresel ekonomik ve jeopolitik sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. Tam da bu nedenle ABD ile İran arasında uzlaşılan 14 maddelik mutabakat; ateşkes hedefleyen diplomatik bir belge olmasının yanı sıra savaş sonrası bölgesel düzenin nasıl şekilleneceğine dair ilk somut çerçeve olarak okunmalarıdır. Nitekim mutabakat metni çatışmaların durdurulmasından yaptırımların hafifletilmesine, Hürmüz Boğazı’nın güvenliğinden nükleer programa ve uluslararası denetim mekanizmalarına kapsamlı bir yol haritası sunuyor.

Mutabakatın ilk beş maddesinde tarafların karşılıklı ateşkes ilan etmesi, birbirlerinin egemenliğine saygı göstermesi, kapsamlı bir anlaşma için altmış günlük müzakere sürecinin başlatılması, ABD’nin deniz ablukasını kaldırması ve Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğinin yeniden güvence altına alınması ve bölgesel çatışmanın durdurulması hedefleniyor.  Bu maddelerden askerî gerilimi durdurmanın ötesinde enerji güvenliği ve deniz ticaretinin sürdürülebilirliğini, güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirildiğini gösteriyor.

Ekonomik hükümler, İran’ın yeniden küresel sisteme entegre edilmesini öngörüyor. Yaklaşık 300 milyar dolarlık yeniden yapılanma desteği, yaptırımların kaldırılması, İran petrolünün uluslararası piyasalara dönüşü ve dondurulan mali varlıkların serbest bırakılması, ekonomik normalleşmenin güvenlik sürecini destekleyen temel araçlardan biri olarak tasarlandığına işaret ediyor. Zira ekonomik teşvikler hem İran ekonomisini rahatlatmayı hem de anlaşmanın uygulanmasında güven arttırıcı bir işlev üstleniyor.

Nükleer dosyaya ilişkin maddeler ise İran’ın nükleer silah edinmeme taahhüdünü yinelerken, mevcut nükleer faaliyetlerini nihai anlaşmaya kadar genişletilmemesini ve karşılığında ABD’nin yeni yaptırımlar uygulamamasını öngörüyor. Son bölümde ise ortak uygulama mekanizmasının kurulması, aşamalı müzakere süreci ve nihai anlaşmanın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla uluslararası hukuki güvence altına alınması hedefleniyor.

ABD’nin İran politikasında baskıdan kontrollü dengeye geçişi

Mutabakat maddelerinde; İran’ın verdiği tavizlerden çok, ABD’nin revize ettiği tavizlerin öne çıktığı görülüyor. Bir başka ifadeyle söz konusu belge sadece İran’ın yükümlülüklerini tanımlamıyor; aynı zamanda Washington’un Orta Doğu stratejisinde yaşanan bir dönüşümü de görünür kılıyor. Bilindiği gibi ABD’nin İran politikası, yıllardır İran’ın nükleer programını durdurmak, bölgesel nüfuzunu sınırlandırmak ve ekonomik baskıyla rejimi taviz vermeye zorlamak olmak üzere üç temel hedef üzerine kuruluydu. Özellikle Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde İran stratejisi yaptırımları ağırlaştırmak, İran’ın uluslararası sistemden dışlanması, petrol ihracatının sıfıra indirilmesi ve nükleer programın tamamen durdurulması olarak dizayn edilmişti. Bunun yanı sıra İran’ın bölgesel nüfuzunun kırılması ve vekil aktörler üzerinden oluşturduğu etki alanının sınırlandırılması da Washington’un güvenlik stratejisinin ayrılmaz bir parçasıydı. Dolayısıyla temel amaç İran’ı ekonomik ve stratejik açıdan baskı altında bırakmaktı.

14 maddelik mutabakat ise ABD’nin İran stratejisinde geçmişteki yöntemlerden uzaklaştığını gösteriyor. Zira anlaşma metninde yaptırımların kaldırılmasının gündeme gelmesi, dondurulan mali varlıkların serbest bırakılması ve savaş sonrası yeniden yapılanmaya yönelik finansman mekanizmaların oluşturulması Washington’un savunduğu yaklaşımın tam tersidir.  Benzer şekilde nükleer dosyada İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik talep yerine, faaliyetlerin uluslararası denetim altında belirli sınırlar içerisinde tutulmasını esas alan daha farklı bir yaklaşım benimseniyor. Söz konusu değişimden ABD’nin Orta Doğu’da uzun süreli ve maliyetli askerî angajmanları artık sürdürmek istemediği anlaşılıyor. Zira Washington için temel öncelik İran’ı tamamen zayıflatmaktansa; bölgeyi yönetilebilir bir istikrar düzeyine taşımak ve böylece mevcut kapasitesini NATO’nun doğu kanadı, Hint-Pasifik gibi küresel rekabetin diğer cephelerine aktarabilmektir.

Washington’un bölgesel krizleri tek çerçevede yönetme stratejisi

Bu noktada dikkat çekilmesi gereken bir husus, Washington’un yönetilebilir istikrar arayışının yalnızca İran ile sınırlı olmadığıdır. Son günlerde yaşanan gelişmeler, ABD’nin Orta Doğu’daki farklı kriz alanlarını birbirinden bağımsız dosyalar olarak değil, aynı stratejik dönüşümün birbirini tamamlayan parçaları olarak ele almaya başladığını gösteriyor. Dolayısıyla 14 maddelik mutabakatı Irak-Suriye hattında eş zamanlı yürütülen diplomatik girişimlerden bağımsız okumak eksik bir değerlendirme olacaktır. Nitekim ABD’nin Ankara Büyükelçisi, Suriye ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Irak Kürt Bölgesel Yönetim Başkanı Neçirvan Barzani ve Suriye Demokratik Güçleri Genel Komutanı (SDG) Mazlum Abdi İle gerçekleştirdiği temaslar rutin birer görüşme olarak değerlendirilmemelidir.  Söz konusu diplomatik trafik, Suriye’nin siyasi mimarisi, SDG’nin yeni devlet yapısındaki konumu ve Irak-Suriye hattındaki güç dengesinin yeniden tanımlandığına dair işaretleri veriyor. Aynı dönemde Mazlum Abdi’nin Avrupa başkentleriyle yürüttüğü temaslar dikkat çekiyor. Bu temaslar Avrupa’nın hem yeniden inşa sürecinde finansman sağlayacak hem de PYD/SDG’nin masada kaldığı yeni bölgesel düzenin siyasi meşruiyetini destekleyen bir aktör olarak konumlandırılmaya çalışıldığını ortaya koyuyor.

Tüm gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde Washington’un Orta Doğu’da birbirinden bağımsız krizleri yönetmek yerine, yeni bölgesel düzeni, tek bir denklem üzerinden inşa etmeye başladığını gösteriyor. Son gelişmelere göre bu yeni düzenin dört temel stratejik ayak üzerine oturtulması planlanıyor. İlk olarak, İran dosyasının yönetilebilir bir dengeye oturtulması hedefleniyor. 14 maddelik mutabakat metninde İran’ın artık sistem dışı tutulmak istenmediğini gösteriyor. İkinci olarak, Suriye’nin siyasi mimarisinin şekillendirilmesi öne çıkıyor. Washington, yeni devlet düzenini SDG-Şam yönetimi entegrasyonu ile sağlamakta kararlı görünüyor. Üçüncü olarak, Irak-Suriye hattında Kürt aktörlerin bölgesel denklem içerisindeki rolü yeniden öne çıkarılıyor. Barzani ve Mazlum Abdi’nin aynı diplomatik çerçevede ele alınması ve Avrupa’nın bu sürece dâhil edilmesi, Kürt meselesinin güvenlik sorunu olmaktan çıkarılıp yeni siyasi mimarinin aktörlerinden biri olarak değerlendirildiğini düşündürüyor. Dördüncü ayak ise enerji güvenliği ve ticaret koridorlarının sürdürülebilirliğidir. Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması, İran petrolünün uluslararası piyasalara yeniden kazandırılması ve Doğu Akdeniz-Körfez hattındaki enerji akışının güvence altına alınması, ekonomik istikrarın yeni güvenlik mimarisinin önemli bir bileşeni olarak görüldüğünü ortaya koyuyor. Dolayısıyla 14 maddelik mutabakat, İran ile sağlanan kapsamlı bir uzlaşının ötesinde; İran’ın kontrollü entegrasyonunu, Suriye’nin yeniden yapılanmasını, Kürt dosyasının yeni siyasi çerçevesini ve enerji güvenliğini aynı stratejik denklemde buluşturan yeni Orta Doğu düzeninin birinci ayağını tamamlama girişimi olarak okunabilir.

ABD-İran mutabakatının bölgesel güç dengelerine etkisi

Tabii bu süreç sadece ABD ile İran arasındaki ilişkileri yeniden tanımlanmayacak, Türkiye’den İsrail’e, Körfez ülkelerinden Irak ve Suriye’ye kadar tüm bölgesel güçlerin güvenlik hesaplarını ve dış politika önceliklerini de yeniden şekillendirecektir. İran açısından uluslararası sisteme kontrollü entegrasyon ekonomik rahatlama sağlayacağı gibi nükleer program ve bölgesel faaliyetleri üzerinde daha yoğun uluslararası denetimi beraberinde getirebilir.

İsrail açısından 14 maddelik mutabakat uzun yıllardır savunduğu maksimum baskı yaklaşımının tam olarak karşılık bulmadığını gösteriyor. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte ABD ile İsrail arasında görüş ayrılıkları daha görünür hâle gelebilir. Ancak Barzani ve Mazlum Abdi ile kurulan temaslar, İsrail’in bölgesel güvenlik endişelerini dengelemeye yönelik girişimler olarak okunabilir.

Körfez ülkeleri açısından savaş nedeniyle kırılganlaşan bölgesel istikrarın mutabakatla beraber yeniden tesis edilme ihtimali önemli bir gelişmedir. Özellikle Hürmüz Boğazı’nda gerilimin azaltılması, enerji arz güvenliğinin güçlendirilmesi ve dolayısıyla enerji piyasalarında öngörülebilirliğin artması Körfez ülkelerine yatırım odaklı kalkınma hedeflerini gerçekleştirme gibi stratejik fırsatlar sunabilir.

Türkiye açısından ise elbette İran ile varılacak uzlaşı doğu sınırında gerilimin azalması anlamına geliyor. Ancak asıl mesele Suriye ve Irak’ta yeniden yapılanma sürecinin hangi aktörler ve hangi güvenlik ilkeleri doğrultusundan şekilleneceğidir. Bu nedenle Ankara açısından kritik olan yeni bölgesel mimarinin Türkiye’nin güvenlik hassasiyetlerini gözeten bir çerçevede inşa edilmesidir. Özellikle Suriye’nin toprak bütünlüğü, terör örgütleriyle mücadele ve sınır güvenliği gibi başlıklarda Türkiye’nin yaklaşımı dikkate alınmadan kurulacak herhangi bir bölgesel düzenin kalıcı ve sürdürülebilir olması güç görünüyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...