Diplomasi ve savaş: İsrail’in yıkıcılığı, İran’da korkulan senaryo
Haberin Eklenme Tarihi: 13.06.2025 12:34:00 - Güncelleme Tarihi: 13.06.2025 12:47:00Ve korkulan oldu. İsrail’in, 12 Haziran’ı 13 Haziran’a bağlayan gece duyurduğu “Operation Rising Lion” (Yükselen Aslan) isimli bir askerî operasyon çatısı altındaki koordineli saldırılarla İran’da, başta başkent Tahran olmak üzere ülkenin en önemli diğer şehirlerinden Tebriz ve tabii esas hedef olarak görülen Natanz Nükleer Santrali’nin yer aldığı tarihî İsfahan bölgesini bombaladığı uluslararası basın ajanslarına yansıdı. İran resmî haber ajanslarının aktardığı şekliyle saldırılarda sivil binalar ve alanlar da zarar görürken, aralarında Genelkurmay Başkanı ve “Devrim Muhafızları Komutanı” olmak üzere çok sayıda İranlı üst düzey yetkilinin ve kritik bilim insanının hayatını kaybettiği bildirildi.
George W. Bush döneminde ve 11 Eylül saldırılarını müteakip, ABD yönetiminden çokça duymaya alıştığımız ve yıkıcılığı bir bakıma meşrulaştıran “realist” uluslararası ilişkiler teorisyenlerinin yeni gözdesi hâline gelen “pre-emptive strike”, yani “önleyici savaş” doktrininin, İsrailli yetkililerin ilk açıklamalarının da temelini oluşturduğu dikkati çekti. Buna göre gerçekleştirilen “önleyici hava saldırıları” altında öncelikle İran’ın “nükleer silah yapımı” için kilit addedilen Natanz’daki uranyum zenginleştirme tesisi ile İran Devrim Muhafızları’na ait füze fabrikalarının hedef alındığı kaydedildi. Saldırıların süreceği ima edildi.
Şüphesiz gerçekleşen son hadiseler, İran’a yönelik ilk yıkıcı hamleler değil. Son dönemde gerek siber/istihbari gerekse askerî düzlemde pek çok kışkırtıcı saldırının gerçekleştiği İran, evvelki yıllarda da kayda değer düzeyde önemli ismini ve stratejik tesisini saldırılarda kaybetti. “Modern devlet” düzeninde ve “karşılıklılık prensibi” dâhilinde, esasen çoktan yıkıcı bir savaş ortamına girilebilecek bir alan yaratıldı. Bununla birlikte İran’ın, binlerce yıllık hâkimiyet alanını ve topraklarını da kasıp kavurabilecek böyle bir savaş yerine, literatürde çokça yer ettiği şekliyle “vekil güçleri” yoluyla farklı bir çatışma ve gerilim yaratma yöntemine uzun yıllardır başvurmaya devam ettiği ise aşikâr.
Nitekim her iki ülkenin, topraklarına taşacak askerî saldırılarla kazançlı çıkamayacağı ve belki tarihlerindeki en ciddi kayıplarla karşılaşacakları ortadayken, şüphesiz bir bakıma ABD ve Rusya’nın ağırlığı ve Türkiye gibi tek-taraflılıktan uzak ve tüm aktörlerin hassasiyetlerini anlamaya özen gösteren diplomasi-temsilcilerinin varlığı ve bu gibi oyuncuların krizin en kritik anlarında sürece dâhil olmaları, herkes için daha yıkıcı ve geri dönülemez bir ortamı bu zamana kadar önleyebilmiştir. Ancak son saldırılar ışığında, Netanyahu kabinesi yönetiminde İsrail’in “irrasyonel dünya” sınırlarını zorladığı ve genel surette dünya politikalarında şiddetin, diplomasinin ötesinde meşru bir araç haline bu denli getirildiği bir dönemde daha ne yapılabilir?
Her daim hedefteki merkez: Natanz
“Natanz”; uzun bir dönemdir, sembolik ve stratejik olarak İran-İsrail çatışmasının merkezinde yer alıyor. İran’ın tarihî İsfahan eyaletinde, Kâşân (Kashan) kenti yakınlarında yer alan ve ülkenin en büyük ve en önemli uranyum zenginleştirme merkezlerinden biri olan Natanz tesisinin temelleri Soğuk Savaş sonrası ortamda, 1997–1998 yıllarında gizlice atıldı. Yer altına inşa edilerek olası saldırılardan korunmak üzere tasarlanan tesisin varlığını Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan (UAEA) bir süre saklayan İran, esasen en önemli açmazlarından birini bu surette yarattı ve belki de hem Batı hem İsrail nezdinde bugüne kadar süren temel koz hâline gelen savlara kaynaklık etti. 2002 yılında İranlı muhalif gruplarca tesisin varlığı uluslararası kamuoyuna yansıyınca görece daha “şeffaf” ve UAEA denetimlerinin başlayabildiği bir döneme girildi.
Ancak bu yeni dönem de Natanz kaynaklı İran ile İsrail arasındaki krizler zincirini ve bugünkü sıcak çatışmalara varan arka planı engelleyemedi. İsrail, Natanz gibi tesislerini yer altına alarak ve uranyum zenginleştirmede teknik ilerlemeler sağlayarak programını daha da güçlendiren İran’a karşı söylemini her geçen yıl şiddetlendirdi. İran da söylemsel düzlemde aynı sertlikte İsrail varlığını hedef aldı. Bu manada bilhassa 2000’lerle beraber Natanz Nükleer Tesisi’ne yönelik pek çok saldırı dikkat çekmeye başladı.
2010 yılındaki “Stuxnet Saldırısı” isimli film ve belgesellere konu olan operasyonda, Stuxnet adlı zararlı yazılım, İran’ın Natanz’daki uranyum zenginleştirme tesisine santrifüjlerini sabote etti ve daha sonra bu yazılımın ABD ve İsrail tarafından geliştirildiği ortaya çıktı. Aynı yıllarda başlayan başta Natanz’da görev alan İranlı nükleer bilim insanlarına yönelik ardı ardına suikastlar da hız kesmedi. Bu suikastların faillerinin Mossad bağlantısı hep dillendirildi.
Keza takvimler Temmuz 2020’ye geldiğinde de Natanz’da yer alan nükleer tesislerde büyük bir patlama oldu. İran, başlangıçta kazaymış gibi davransa da daha sonra bunun “sabotaj” olduğunu kabul etti. Kasım 2020’de İran’ın nükleer programının “babası” kabul edilen Mohsen Fahrizade, Tahran yakınlarında suikasta uğradı. İran’dan yapılan açıklamalarda, saldırının “uzaktan kumandalı makineli tüfek” ile yapıldığı ve arkasında İsrail’in olduğu kaydedildi.
2010 Stuxnet sonrasında ve bilhassa 2020 yılı ve sonrası, İsrail saldırılarının İran’ın nükleer kapasitesini sadece “yavaşlatmayı” değil, aynı zamanda “caydırmayı” ve “sonlandırmayı” amaçladığı açık bir gerçek hâline gelmiştir. Gelinen noktada, 13 Haziran 2025 sabahı ortaya çıkan tabloda ise İsrail, son noktada uzun yıllardır devam ettiği “siber savaş” ve “istihbarat savaş”ında hamlelerini en üst perdeye taşıdığını, gerekirse en yıkıcı surette sıcak bir “askerî savaşı”, bölgedeki birçok ülkenin güvenliği ve sivil canları hiçe sayarcasına, arzuladığını göstermiştir.
Trump’la başlayan “hızlı siyaset”te son perde: Hem diplomasi hem savaş
ABD Başkanı Trump kanadından ise şüphesiz iş dünyasından gelen kimi zaman alışılmışın dışındaki tutum ve yaklaşımlar farklı konularda ve sahalarda dış politikaya da yansımaya devam etmektedir. Esasen göreve gelmeden önce dahi İran’la doğrudan müzakereye her zaman açık olduğunu söyleyen Trump, İsrail’in saldırgan tutumları devam ederken de göreve geldiği günden bu yana İran’a yönelik “önleyici saldırıların yakın olabileceğini” fakat diplomatik çözümü tercih ettiğini belirterek, çatışmadan sürekli surette kaçınılması mesajını verdi.
Nitekim son saldırılara ilişkin de İsrail’in bu operasyonları “ABD izni”yle yapmadığı vurgulanarak kesin mesafe konuldu. Öte yandan, Trump’ın ilk başkanlık döneminden bu yana dilinden düşürmediği İran’a yönelik “maksimum baskı” stratejisi ve ağır yaptırımlar ile İsrail’in aynı esnada daha “kötü polis” rolünde bu şiddet sarmalına girmesi arasında yakın bağlantılar kuranların sayısı, böyle bir bağlantı bulmayanlara göre hâlâ oldukça fazla.
Bununla birlikte, reddedilmeyecek bir gerçek olarak Trump’ın İsrail’e göre oldukça “iyi polis” rolünde İran’a yönelik attığı diplomatik adımlar son günlerde daha fazla dikkat çekti. Ahiren İran Lideri Hamaney’e yazdığı bir mektupta askerî tehditleri işaret ederek “doğrudan diyalog” sürecine vurgu yaptı. Ayrıca Rusya Federasyonu lideri Vladimir Putin’le de telefon diplomasisi yoluyla ilerlettiği görüşmelerde İran üzerinde Rusya’nın dolaylı etkisini arzu ettiğini ilettiği basına yansıdı.
Özet olarak, ilk görev döneminden bu yana kamuoyuna "sert" görünse de Trump aslında İran’la doğrudan savaş istemeyen bir çizgide ilerledi. İran’ın da Trump’ın bu yönlerini bilerek bin yıllara dayanan diplomasi ve tarih zekâsını kullanması gerekmektedir. İsrail vahşeti ve gerekirse Yahudi tarihindeki “Masada Kalesi” anlatısına uygun surette kendi vatandaşlarının dahi yok olma ihtimalini göz alabilecek katı bir dinî/kültürel altyapının bugünkü İsrail hükûmeti ve kabinesi içinde hâkim olması sorunsalı, tüm benzeri diplomatik çabaları zorunlu kılmaktadır.
İsrail’e kim dur diyebilecek?
Nükleer gücüne ilave, en modern silahları, istihbarat unsurlarıyla ve bunlara ilave olarak açlıkla, ablukayla, BM Genel Sekreteri’ni dahi diplomaside “istenmeyen kişi” ilan etmesiyle, çarpıtılmış haberleri ve sapkın politikacılarıyla Gazze’de son bir buçuk yıldır süren postmodern dönemin en ciddi soykırımının mimarı İsrail; Batı literatüründe sıkça “şeytani” surette resmedilen İran kadar ideolojik ve irrasyonel bir siyaset yapım tarzının temsilcisi olduğunu, esasen kuruluşundan bu yana “Batı tarzı bir demokrasi”yle yönetildiğini iddia etse de çoktan kanıtlamıştır. Ancak buna ilave İsrail, son yıllarda belki de İran’dan çok daha fazla bölgede tansiyonun her daim yüksek kalmasına neden olan ve âdeta tüm coğrafyaya, ölçeğinin çok üstünde, on binlerce sivil canın yitip gitmesini normalleştirerek “şekil vermeye” ant içmiş bir yıkıcılıkla hareket etmeye de devam etmektedir.
ABD Başkanı Trump’ın İsrail’le belirli bir mesafe koyarak bir süredir İran’a yolladığı sıcak mesajlar ve diplomatik hareket tarzının da bir anda kesilmesi İsrail’i cesaretlendirmiş ve bu tür savaş taktiklerinin tekrar son çözüm olarak görülmesi ise en üzücü tabloya neden olmuştur. İran her ne kadar hâlâ “kapalı kutu” devlet gücü ve kimi zaman bölgede “vekil güçler” aracılığıyla pek çok alandaki istikrarı tehdit eden bir “akıl”la uzun yıllardır gündemde kalsa da Trump-Netanyahu hükûmetleri arasında kalınan bir mutabakatla oluştuğu oldukça açık görünen bu tür bir saldırganlığı ve belki de daha yüksek sayıda can kayıplarına neden olacak bir tabloyu hak etmemektedir.
Hele ki özellikle Filistin’de gayriinsani bir “Leviathan”, yani bir nevi “canavar” hâline gelerek dünya genelinde uluslararası kredibilitesini minimum seviyeye indirgeyen İsrail’in bölgede bilhassa İran merkezli çıkarabileceği yeni bir çatışma, hatta Ukrayna Savaşı benzeri uzun müddetli bir ihtilafla Orta Doğu’daki giriştiği mezalimi bir bakıma “meşrulaştırma” emelleri ayyuka çıkmışken, İsrail modernizminin örtbas etmeye çalıştığı veya farklı gösterdiği saklanması gereken pek çok hadise de postmodern dijital dünyada kamuoyuna ışık hızıyla ulaşabilirken, İran diplomasisine Türkiye gibi itidali ve istikrarı her daim ilk sıraya koyan ülkelere ve her tür çatışmadan uzun dönemde yara alacak İran’a komşu diğer Türk dünyası ve Orta Asya ülkelerine de önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir.
İran ne yapmalı?
Yaklaşık 20 aydır devam eden Gazze ve Filistin’deki gözyaşı ve soykırıma varan yaklaşık 55 bin insanın canına mal olan İsrail saldırıları, bir anda değişen Suriye’deki dengeler, 50 yılı aşan Esad diktatörlüğü sonrası yeni bir Suriye için ümitlerin, orada dahi İsrail askerî müdahalelerinin yaşanmasına rağmen artması ve tabii 3 yılı aşan süredir iyiden iyiye sıcak bir savaş hâline gelen Ukrayna-Rusya arasında devam eden ve keza yüzlerce sivilin hayatını kaybetmesine neden olan olaylar hâlen devam ederken, bölgemizin belki de Soğuk Savaş sonrası en sıcak alanlarından biri olan İran’da da tansiyon en yüksek seviyelerinden birine ne yazık ki gelmiş durumdadır. Binyıllara dayanan devlet geleneği ve aynı coğrafyada hüküm sürmenin avantajlarının farkında olan İran, 1979 İslam Devrimi’yle beraber tarihî ve sosyal açıdan elindeki söz konusu güçlü yanları, oldukça ideolojik ve kimi zaman katı bir ideoloji ve rejim mantığında takviye etmeyi bilmiştir.
Esasen uzun dönemdir entelektüel halk kitlesinin talepleriyle demokratik sorunlarının ve sosyal açıdan açmazlarının farkında olan İran, bu defa aylardır soykırıma varan bir politika güden İsrail gibi bir devletin saldırıları altında ve elbette Başkan Trump yönetimi altındaki ABD yönetiminin öngörülemez ve bir anda değişebilen diplomatik olmaktan uzak siyaset-yapım tarzı karşısında bu defa geçmiş yıllara göre daha fazla zemin ve taraftar kazanabilir. Ancak şüphesiz, İran’daki rejim fikriyatı da kimi zaman aynı tonda yıkıcı ve zor söylemlere imza atarak bilhassa iç siyasette güç kazandığının farkındadır. İsrail gibi sahada bu yıkıcılığı direkt surette göstermeye başlaması hâlinde ise bölgemiz için ümitvar bir diplomatik tablo çizmek oldukça zor görünmektedir.
Rejiminde ve yönetim tarzında Batı’nın her daim sıkça eleştirdiği şeffaflıktan uzak tavrını gidermesi ve elbette Birleşmiş Milletler (BM) çatısı altında çözümlere samimi surette açık olması hâlinde İran, en azından dünya ölçeğinde meşruiyetini, bu dönem “postmodern bir Leviathan” tasvirinin tam karşılığı suretindeki İsrail’e karşı koruyabilecektir. Zira 1945 sonrası Nazi soykırımının ve insanlık dışı ortamının sonunu getiren BM düzenini şimdi en başından reddetmiş görünen İsrail; görevi başındaki birçok BM yetkilisinin de hayatına mal olan saldırılara devam etmekte, en basit ve yalın görünen insani yardımları dahi engellemekte, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres başta olmak üzere pek çok uluslararası memuru ve aktivisti bölgeye ve topraklarına kabul etmeyerek, bir bakıma 1948’de kuruluşuna zemin hazırlayan ve kendisi için en baştan beri pozitif yönde ilerleyen bu uluslararası ortamı ve kurumlarının imajını kendi elleriyle yıkmaktadır.
İran için de yapılması gereken tam da bu noktada, tüm müzakere önerilerine açık surette, BM ve şeffaf diplomasi kurumlarının varlığıyla hareket etme gerekliliğidir. Kendi topraklarında ve Ukrayna içinde de ayrı bir savaşın devamını engelleyemese de Rusya gibi ülkelerin bölgesel ağırlığına, başta Çin’in ve bazı Avrupa ülkelerinin yapıcılığına ve çok-taraflılığına ve elbette kendi güvenliklerini de düşünerek istikrarı korumayı azami surette isteyen Türkiye, Azerbaycan ve Türk dünyası temsilcilerine daha fazla güvenmesi gereken İran, bu manada geniş Avrasya’daki istikrarı yerle bir edercesine İsrail-merkezli girişilen son hamleleri önlemek adına önemli bir dönemece girmiş durumdadır.