Made in EU: Avrupa'nın arka bahçesinde salgın ve linç

Haberin Eklenme Tarihi: 16.04.2026 16:00:00 - Güncelleme Tarihi: 16.04.2026 16:04:00

Yönetmen Stephan Komandarev’in Blaga'nın Dersleri'nin (2023) ardından sinemaseverlerle buluşturduğu yeni filmi Made in EU (2025), dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali'nin ardından 45. İstanbul Film Festivali kapsamında yeniden izleyici karşısına çıktı. Bulgar yönetmen Komandarev, bu yeni eserinde kamerayı yeniden ülkesinin toplumsal fay hatlarına çeviriyor. Festivalin en çok dikkat çeken yapımlarından biri olan film, pandemi döneminin getirdiği küresel kaosu yerel ve oldukça klostrofobik bir taşra kasabası üzerinden mercek altına alıyor. Komandarev’in sinemasal yolculuğunda önemli bir durak olan bu eser, kriz anlarında insan doğasının ve toplumsal yapıların nasıl çözüldüğünü soğukkanlı bir dille belgeliyor.

Hikâyenin barındırdığı bu derinlikli yapıya geçmeden önce belirtmek gerekir ki; filmin jenerik bilgileri ve yapım yapısı, Avrupa sinemasının güncel ortak üretim dinamiklerini de özetler nitelikte. Stephan Komandarev ve Simeon Ventsislavov’un senaryosunu kaleme aldığı Made in EU; Bulgaristan, Almanya ve Çekya ortak yapımı olarak (Argo Film, 42film, Negativ ile birlikte) 2025 yılında tamamlandı. Stephan Komandarev, Katya Trichkova, Eike Goreczka, Christoph Kukula ve Pavel Strnad’ın yapımcılığını üstlendiği filmin ortak yapımcıları arasında Simon Ofenloch ile birlikte Bekir Yusuf Açıksöz, Önder Furkan Beşli, Anna Maria Aslanoğlu ve Zeynep Ekmekci gibi isimlerin bulunması; eserin Türkiye ile olan bağını ve festivaldeki yerini daha da anlamlı kılıyor. Dünya hakları Heretic tarafından temsil edilen yapım, 109 dakikalık süresiyle renkli DCP formatında ve Bulgarca olarak vizyona giriyor.

Kamera arkasındaki bu çok uluslu ve güçlü iş birliği, perdedeki estetiği de doğrudan besliyor. Teknik kadrosu ve oyuncu performanslarıyla da öne çıkan yapımın görüntü yönetmenliği koltuğunda Vesselin Hristov otururken, kurgusunu Nina Altaparmakova üstleniyor. Kameranın önünde ise Gergana Pletnyova, Todor Kotsev, Gerasim Georgiev, Anastasia Ingilizova, Ivaylo Hristov, Ivan Barnev, Martina Peneva ve Ovanes Torosian gibi güçlü isimler yer alıyor. Film, 45. İstanbul Film Festivali'ne gelmeden önce uluslararası arenada rüştünü ispatlamış durumda; 2025 Golden Rose Film Festivali’nde (Varna) En İyi Film ve Genç Jüri Ödülü’nü kucaklamasının yanı sıra, 2025 Arras Eleştirmenler Sendikası Ödülü'ne de layık görülerek eleştirmenlerin radarında sağlam bir yer edindi.

Avrupa’nın arka bahçesinde bir taşra alegorisi: Hastalık, sınıf ve “öteki” olmak

Festival başarılarının ve teknik detayların ötesine geçip filmin kalbine indiğimizde Made in EU; merkezine Bulgaristan’ın dış dünyaya kapalı, kendi hâlinde bir taşra kasabasında overlokçu olarak çalışan İva’nın klostrofobik ve sarsıcı hikâyesini yerleştirir. Eşini bir maden kazasında kaybetmiş, çocuğuyla birlikte hayatta kalmaya çalışan, geçimini İtalyan bir giyim firmasının üretim yaptırdığı fabrikada sağlayan yalnız bir kadının hikâyesidir bu.

Hikâye, Sofya’da yavaş yavaş yayılan COVID-19’un varlığı ile başlar. Sofya’dan çok uzaktaki bir kasabada hastalık İva ve diğer sakinler tarafından yalnızca televizyon haberlerinden duyulur. Zaten burada hayat, salgından bağımsız olarak da ağırdır: İnsanlar ya madenlerde ya da fabrikalarda çalışarak var olurlar ve çalışma koşulları, salgının yıkıcılığıyla yarışacak ölçüde serttir. Günün 17 saatini ara vermeden, doğru düzgün beslenemeden, durmaksızın iş başında geçiren bu insanların ne dinlenmeye ne de hasta olmaya hakları vardır. İva da onlardan biridir.

Bu amansız düzenin içinde, sermaye çarklarının durmaması için diğer işçiler gibi o da soluklanmadan çalışır. Dinlenmek, iyileşmek, hatta hasta olduğunu kabul etmek bile bir lüks hâline gelmiştir. İşçiler maaşlarının yarısını kaybetmemek için ateş düşürücülerle ayakta durur, öksürüklerini bastırmaya çalışır. Fabrika yönetimi ise hiçbir gerçek önlem almaz: Cam temizleyicileri dezenfektan diye dağıtılır, sosyal mesafe gözetilmeden işçiler masalara tıkıştırılır, maskeler yalnızca denetimler sırasında, o da birkaç dakikalığına takılır.

İva, bu koşullar altında hastalanan, doktordan izin alamadığı için bayılana kadar çalışmak zorunda kalan işçilerden yalnızca biridir -yalnızca biri, çünkü onun gibi onlarcası vardır. Bu vurgu belirleyicidir. Ancak hikâye, talihin yönünü onun üzerine kırmasıyla keskinleşir: COVID testi yaptırmak zorunda kalan ilk kişi o olur. Hayatı boyunca kasabadan dışarı adım atmamış bu kadının, hastalığı kasabaya getiren kişi olarak damgalanması da böylece kaçınılmaz hâle gelir.

Fabrika yönetimi sorumluluğu reddederken, çalışanları üzerindeki hâkimiyet alanını genişletir ve onları manipüle eder. Kaybedilen işlerin, düşen üretimin, kesilen ikramiyelerin faturası İva’ya ve oğluna çıkarılır. Böylece film, sıradan bir işçinin adım adım nasıl bir günah keçisine dönüştürüldüğünü izlediğimiz bir sürece dönüşür. Anlatı, hastalığın biyolojik yıkımından çok, toplumun psikolojik çözülüşüne odaklanır. Çünkü mesele kısa sürede bir sağlık krizinden çıkar, toplumsal linç ve dışlama mekanizmasına evrilir. Tecrit artık karantina odalarında değil, bizzat sokakta, insanların bakışlarında yaşanır.

Tam da bu noktada, dolayısıyla filmin farkı, sosyolojik katmanları burada “öteki” kavramı ile ortaya çıkarması olarak belirginleşiyor. Bu kavram film içerisinde iki türlü bir inşa üzerinde ele alınıyor. Biri “hastalık” ile ortaya çıkan, diğeri ise onun çok daha gerisini besleyen “işçi” olmanın getirdiği “anomilik”… Bu iki unsur birbiriyle oldukça ilişkili, zira hastalığa, sağlıksız koşullara sebebiyet veren doğrudan “işçi” olmanın kendiliği. Adeta sermaye çarkının kusursuz işlemesi için ve para sahiplerinin kâr oranlarının etkilenmemesi için verilen kurban konumunda olan yine bu gruptur. Filmde de bu ilişki kıskacında hastalık, kasabada bir virüsten çok daha hızlı yayılan korkunun somut bir bahanesine dönüşürken, toplumun kriz anlarında nasıl içe kapandığını ve savunma mekanizması olarak zayıf olanı nasıl feda ettiğini görüyoruz. Kendi sorumluluklarından kaçmak isteyen fabrika sahiplerinin başlattığı suçlama dalgası; çalışma arkadaşlarına, komşulara ve hatta İva'nın kendi çocuğuna kadar sirayet ediyor. İva, hastalığı nedeniyle toplumda aniden beliren bir yabancıya, varlığıyla herkesin hayatını tehdit eden soyut bir düşmana dönüştürülüyor.

Bu dışlanma öyküsünün arka planında ise derin bir sınıf çatışması ve acımasız bir iş gücü sömürüsü yatıyor. İva ve mesai arkadaşları, pırıltılı vitrinleri süsleyen lüks markalar için ter döken ancak o markaların yanına bile yaklaşamayacak kadar düşük ücretlerle çalışan ucuz iş gücü ordusunun birer neferi. Salgın patlak verdiğinde fabrika sahiplerinin kâr hırsı uğruna işçilerin sağlığını hiçe sayması ve suçu bireysel bir "dikkatsizliğe" indirgemesi, küresel eşitsizliğin ve kapitalizmin kriz anlarındaki acımasız işleyişini gözler önüne seriyor. İva üzerinden çizilen portre, aslında Avrupa'nın üretim çarklarını döndüren ancak o refahtan asla pay alamayan tüm emekçilerin evrensel çilesini yansıtıyor.

Coğrafi bağlamda "öteki" olmak ise aslında Avrupa Birliği (AB) fikrini sorguladığı noktada belirginleşiyor. Doğu Avrupa’da, post-sosyalist Bulgaristan’ın bir taşra kasabasında yaşamak, Avrupa hayalinin sadece ucuz iş gücü deposu ve arka bahçesi olmak anlamına geliyor. Film de bu noktada Batı Avrupa'nın refahı ile Doğu'nun yoksulluğu arasındaki uçurumu sergilerken, AB'nin vaat ettiği eşitlik ve dayanışma illüzyonunun taşradaki karşılıksızlığını sert bir şekilde yüzümüze çarpıyor. Karakterlerin kendi aralarındaki çatışmalar, aslında merkezin çeperi sömürdüğü, coğrafi kaderin ekonomik bir hapishaneye dönüştüğü geniş çaplı bir kıtasal hayal kırıklığının mikro ölçekteki bir izdüşümü olarak peliküle yansıyor. Tüm bu sömürü düzeni, kapitalist bir haleyle tabii ki kendini var ediyor. Bu halenin sönümlenmesi Avrupa için çalışmaya devam ettiği müddetçe son bulmuyor; kırsalda fabrikada devam eden mavi yaka gücü, Avrupa’nın göbeğinde hizmet sektöründe üniformayla dönüyor. Kurtulma ümidi, ancak ülke sınırının dışında aynı sınıf kalıplarının içinde ama form değiştirerek kendini yeniden inşa ediyor.

Hikâyenin bu boğucu gerçekliği içinde filmin sonunu düşünürken, İva’nın doktorunun söyledikleri yankılanıyor adeta kulaklarımızda: “Ben Komünist devri de gördüm, kapitalist devri de… Bize komünizm hakkında söyledikleri şeylerin hepsi yalan çıktı. Ama en kötüsü kapitalizm üzerine söylenenlerin hepsinin doğru olmasıydı.” Bu vurucu replik, sistemin değişmeyen çarklarına atılmış en sert taşlardan biri olarak finale damgasını vuruyor.

Hedeflerine ulaşan bir sosyal eleştiri mi, yoksa bildik bir alegori mi?

Tüm bu katmanları göz önüne aldığımızda Made in EU, emek ve sömürü dinamiklerine korkusuzca ayna tutma cesaretiyle övgüyü hak eden, derdi olan bir yapım. Komandarev’in işçi sınıfıyla kurduğu dolaysız bağ ve küresel kapitalizmin ikiyüzlülüğünü pandemi gibi evrensel bir kriz üzerinden okuma becerisi, yapımın en büyük başarılarından biri. Toplumsal paranoyanın bireyi nasıl ezdiğini gösteren klostrofobik atmosferin inşası oldukça başarılı. Ayrıca oyuncu kadrosunun, özellikle de İva’nın giderek artan bir öfke ve derin bir çaresizlik yaşayan oğlunu canlandıran Todor Kotsev’in performansı, filmin sosyolojik mesajlarını sahici bir duygusal zemine oturtarak izleyiciyi sarsmayı başarıyor.

Ne var ki film, ele aldığı ağır meseleleri işlerken zaman zaman yapısal zaaflar da sergiliyor. Sosyo-ekonomik eleştirilerin gücüne rağmen, anlatı yer yer fazlasıyla düz ve aşina olduğumuz "birey ile yozlaşmış toplum" çatışmasının ötesine geçemiyor. Arthur Miller’ın “Cadı Kazanı” (The Crucible) gibi klasikleşmiş eserleri anımsatan bu linç psikolojisi anlatısı, zaman zaman tahmin edilebilir kalıplara sıkışma tehlikesi yaşıyor. Karakterlerin çok boyutlu, çelişkileri olan bireyler olmaktan ziyade yönetmenin toplumsal eleştirilerini dillendiren birer sembole dönüşmesi, senaryonun derinleşmesini ve hikâyenin gri alanlarda gezinmesini bir miktar engelliyor.

Tüm bu didaktik tuzaklarına rağmen Made in EU, 45. İstanbul Film Festivali'nin en dikkate değer, güncel ve tartışma yaratıcı işlerinden biri konumunda. Kusursuz bir sinematik şaheser olmasa da Avrupa'nın merkez-çevre ilişkisini, küresel eşitsizliğin emek üzerindeki tahakkümünü ve insan doğasının kriz anlarındaki acımasızlığını dürüst bir şekilde perdeye taşıyor. Stephan Komandarev, izleyicisini rahatsız etmekten çekinmeyerek, izlendikten sonra uzun süre zihinde yankılanacak, hem işçi hakları hem de günümüz Avrupa kimliği üzerine acil sorular soran cesur bir çalışmaya imza atıyor.