Âkif ve “Kayıp Meâlin İzinde” son gelişmeler

Haberin Eklenme Tarihi: 8.04.2026 14:03:00 - Güncelleme Tarihi: 8.04.2026 17:06:00

2026, Âkif’in Diyanet’in teklifiyle hazırladığı Kur’an meâli için fiilen çalışmaya başlamasının 100. yılı…  Bilindiği gibi 1925 yılının başında mecliste Kur’an’ın Türkçeye tercümesi gündeme geldiğinde, hemen herkesin üzerinde ittifak ettiği tek bir isim vardı: Mehmed Âkif.

Uzun bir süre bu konudaki ısrarlı teklifleri, “Kur’an’ı tercüme etmek için insan ya çok âlim olmalı ya çok cahil” diyerek reddeden Âkif, hatırlı dostlarının da araya girmesi ve meâlinin Elmalılı Hamdi Efendi’nin tefsiriyle birlikte basılması şartıyla bu işi üzerine aldı. Mukaveleyi 1925’in Ekim’inde imzaladı ve kısa bir süre sonra da “gönüllü sürgün” olarak Mısır’a gitti. 1926 yılının Ocak ayı itibariyle de hayatının son 10 yılını dolduracak meâl üzerinde çalışmaya başladı. Bu yoğun dönemi Âkif’in dostlarıyla mektuplaşmalarından ve bazı hatıralardan takip edebiliyoruz.

Fuad, dua et de…

Mesela 18 Ocak 1926’da dostu Fuad Şemsi’ye gönderdiği mektubunda şöyle yazmıştı: “Fuad, dua et de bu yükün altından az vebal ile sıyrılayım.”

Vebal meselesinin büyüklüğünün yanı sıra zaman geçtikçe Âkif’in zihnini kurcalayan bir başka sorun ortaya çıkacaktı: Mısır’a gelirken yazmayı tasarladığı şiirleri bir türlü kaleme alamayışı… Talebesi Mahir İz’e yazdığı mektupta şöyle diyecekti:

“Benim tercüme de ağır ağır gidiyor. Bakalım bir kerre şu müsvedde şekli hitam bulsun da sonra ikinci okuyuş belki daha kolay olur. Ne olduysa bizim şairliğe oldu. Korkuyorum: Aruzu küstüreceğiz.”

Tasavvur ettiği şiirleri yazamasa da Âkif’in meâl çalışmalarından yoruldukça Mesnevi okuyarak dinlendiğini biliyoruz: “Bir yandan tercüme ile meşgul olurken diğer taraftan da Mesnevi’yi okudum. Yanımda Mesnevi’nin Türkçe, Farisi beş-altı şerhi vardı. Bunların içinde Mesnevi’yi en çok anlayanı Ankaravi’yi buldum. Mesnevi’yi evvela kendim okurdum, maksadını anlamaya çalışırdım, sonra şârihleri tetkik ederdim. Anlayış hususunda Ankaravi ile birleştiğimi görünce çocuk gibi sevinirdim. O günlerim çok feyizli oluyordu, daha büyük şevk ile çalışıyordum.”

O mu bitecek, yoksa ben mi?

Çalışıyordu… Çalıştı ve bitirdi. Bitirdi ama tamamlayamadı. Son derece titizdi, sürekli düzeltmeler yapıyordu ancak bir türlü içine sinmiyor, arzu ettiği son hali veremiyordu. Hatta dostlarına, “Bakalım o mu benden evvel bitecek, yoksa ben mi ondan evvel biteceğim” diyordu.

Son dönemin önde gelen alimlerinden Yozgatlı Müderris İhsan Efendi, Âkif’in Mısır’daki can dostlarından biriydi. Şair, çoğu zaman İhsan Efendi’yi Ezher’in karşısında, Mehmed Bey Medresesi’ndeki odasında ziyaret ediyor, meâli birlikte gözden geçiriyorlardı. Büyük âlimin yıllar sonra hatırladıkları, Âkif’in çalışma tarzını bütün açıklığıyla gösteriyordu, tabii meâle neden bir türlü son noktayı koyamadığını da:

“Âkif, Kur’an tercümesinde son derece titiz davranıyordu. Birkaç ayetin tercümesini yapıp son şeklini verdikten sonra alır bana getirirdi. Son şekli birlikte gözden geçirirdik. Bazen ufak tefek değişiklikler yapmış olurduk. Tercüme edilen Allah Kelamı olduğu için kendisini büyük bir sorumluluk altında hissederdi. Birlikte gözden geçirdiğimiz kısımlar üzerinde vicdan rahatlığına ulaştığı anlaşılırdı. Ben son şeklini verdiğimiz kısımların artık bittiğini kabul ederdim. Ama bir müddet sonra bir de bakardım ki, falan satırdaki filan kelimeyi atıp yerine yeni bir kelime koymuş ve bu yeni kelime sayesinde ayetin Türkçe anlamına yepyeni bir mükemmellik kazandırılmış.”

Demir kasa gibi sağlam dost

Âkif, 1936 yılının Haziran’ında hastalığı ağırlaşmış olarak Mısır’dan Türkiye’ye dönerken meâlin son hâlini de Yozgatlı İhsan Efendi'ye emanet edecekti. “Sağ kalır dönersem tamamlarım, ölürsem bunu yakarsın” diyerek…

İstanbul’a döndükten sonra, hasta yatağında dahi meâl meselesi peşini bırakmamıştı. Niçin neşretmediğine dair bir soruya şöyle cevap verecekti: “Kendim beğenmedim ki neşredeyim. Tercümeyi tamamen yaptım; hatta iki defa yukarıdan aşağı tedkik ve tashih ettim. Fakat yine istediğim gibi olmadı.”

Âkif, İstanbul’a döndükten 6 ay sonra vefat etti. Vasiyeti gereği meâlin yakılması gerekiyordu. Ancak “Demir kasa gibi sağlam ve emin bir dostum” dediği İhsan Efendi’nin eli meâli yakmaya gitmedi. Onun bu vasiyeti, İhsan Efendi’nin 1961’deki vefatından hemen sonra gerçekleşecekti. İhsan Efendi’nin isteği doğrultusunda, oğlu Ekmeleddin İhsanoğlu ile yakın talebeleri Âkif’in vasiyetini yerine getirdi.

Yarım yüzyıl sonra gelen sürprizler

Aradan yarım yüzyıl geçmiş ve Âkif’in meâlinden neredeyse tamamen ümitler kesilmişken 2012’de müthiş bir gelişme oldu: Birdenbire Âkif’e ait olduğu iddia edilen bir meâl metni ortaya çıktı. Bu daktilo nüsha, uzun yıllar Mısır’da yaşayıp tahsil gören son dönem din âlimlerinden Mustafa Runyun tarafından muhafaza edilmiş, onun 1988'deki vefatından sonra ise Recep Şentürk'e intikal etmişti.

Âkif'in meâlinin on cüzlük kısmını içeren bu nüsha, 2012'de Recep Şentürk ve Asım Cüneyd Köksal tarafından yayınlandı. Tahmin edileceği gibi bu çalışma büyük ses getirdi. Kamuoyunda paylaşılan bazı tereddütlere mukabil hazırlayanlar, meâlin Âkif'e aidiyetini ispat sadedinde çeşitli deliller getirdiler. Ayrıca Âkif uzmanlarından da olumlu görüş almışlardı. Kitapta "Eserin merhum Âkif'e aidiyetinde en ufak bir şüphemiz olsaydı kesinlikle bu neşri yapmazdık" diyorlardı.

4 yıl sonra, bu sefer daha önemli bir gelişme oldu: Elmalılı Hamdi Efendi'nin terekesinden Âkif'in meâlinin iki cüzlük kısmı çıktı. Üstelik Âkif'in kendi el yazısıyla! Necmi Atik tarafından bulunup yayınlanan bu meâl çizgili okul defterine rik’a ile yazılmıştı. Bu keşifle, Âkif'in el yazısıyla olan iki cüzlük kısım ile 2012'de neşredilen meâlin ilk iki cüzünün aynı olduğu anlaşıldı. Böylece daktilo metin üzerindeki şüpheler de ortadan kalktı.

(2024’te Âkif’in meâli Recep Şentürk ve Asım Cüneyd Köksal tarafından bu kez daktilo nüsha ile Âkif'in el yazısıyla olan nüshanın karşılaştırılmasıyla "gözden geçirilmiş tenkitli neşir" şeklinde yayınlandı).

Eflatun renkli karton kapaklı bir defter

2018’de meâlin akıbetine dair en çok soru sorulan isimlerden biri olan Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan bir haber geldi. Babasına dair kaleme aldığı Kaybolan Dünyadan Nurlu Bir Sima: Yozgatlı İhsan Efendi isimli değerli kitabında, "Bu tarihî emanetin yükünü taşıyan insanların ihlası, salâbeti ve iyi niyeti sayesinde Âkif'in orijinal tercümesinden bir defter birdenbire zuhur etti" diyerek babasının terekesinden meâlin yeni bir parçasına ulaştığını müjdeledi.

Ekmeleddin İhsanoğlu uzun yıllar akademi, diplomasi ve siyaset dünyasında ön planda olan bir isim. Dolayısıyla katıldığı her televizyon programında ya da verdiği her gazete röportajında konu ne olursa olsun, iş dönüp dolaşıp “yakılan meâl” bahsine geliyor. Mesela 2004’te İslam İşbirliği Teşkilatı’nın genel sekreteri olduğunda, Hürriyet gazetesinden Yener Süsoy’un kendisiyle yaptığı röportajın odağında yine meâl vardı. “Âkif’in Kur’an tercümelerinin yakıldığına şahadet ederim” başlıklı röportajda şunları söylemişti İhsanoğlu:

“Âkif’in vasiyetine göre davranıldı, gereği yerine getirildi, buna tarih önünde şahadet ederim. Siz bir şey sakladığımı zannediyorsunuz galiba, bu konuda kapalı kalan bir şey yok. Bende olan bir şey yok, eğer olsaydı en azından bir bilim adamı olarak onları kendi imzamla neşrederim. (…) Küçük bir çocuk, babasını kaybetmiş, tek evlat olarak annesiyle beraber gurbet ortamında. Ben tekrar o günleri hatırlamak istemiyorum.”

Her ne kadar İhsanoğlu o günleri tekrar hatırlamak istemediğini söylese de Kahire’den İskenderiye’ye, İstanbul’dan İngiltere’ye, Ankara’dan Almanya’ya ve yıllar sonra nihayet tekrar Türkiye'ye yerleştiğinde eflatun renkli karton kapaklı bir defter, kendisine o günleri yeniden hatırlatacaktı. 15 bin cildi aşkın kütüphanesini tasnif ederken bir gün bir dosya içerisinde bulduğu bu defter Âkif'in el yazısıyla Kur'an'ın başından Âl-i İmrân Suresi'ne kadar tercüme ettiği kısım ile Fatiha Suresi'nin üç farklı tercümesini içeriyordu. 2024’te İhsanoğlu, Fatma M. Şen ile hazırladığı Âkif’ten Emanetler adlı kitabında bu meâl parçalarını, şairin Mısır hayatına dair pek çok mektup, belge ve fotoğrafla birlikte yayınladı. Böylece İhsanoğlu, “Babasının vefatıyla Âkif’in büyük emaneti olan Kur’an Meâli’nin çilesini bu kitabın basılmasıyla doldurmuş bulunuyor”du.

Acaba bir gün?

1961’deki yakma hadisesinden neredeyse 50 yıl sonra arka arkaya yaşanan bu sevindirici gelişmeler akla şu soruyu getirdi: Acaba bir gün meâlin tamamı da bulunabilir miydi?

Meâl meselesinin hususi takipçilerinden olan İsmail Kara Âkif’ten Emanetler’e dair kaleme aldığı bir yazının yanı sıra son kitabı Mehmed Âkif Ersoy: Şair Bir Mütefekkirin Dünyası’nda bu konuda ümidini koruduğunu özellikle vurguluyor:

“Âkif’in 10 yıllık Mısır yıllarını neredeyse tamamıyla dolduran Kur’an Meâli çalışması, hâlâ bütünü ve farklı kademeleri ele geçmemiş, bu sebeple de tam aydınlatılamamış olduğu için hikâyesi uzun ve geniş bir mesele olma özelliğini koruyor. Aradan bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen bugün için bile sürpriz keşiflere açık bir alandır.”

(Tam burada bir parantez açmalıyım: Kara kitabında, genellikle yapıldığı gibi, Âkif’in meâlini inkılaplar ve Türkçe ibadet projeleri sebebiyle hazırlamaktan vazgeçtiği tarzındaki yorumların zayıf, hatta geçersiz olduğunu söylüyor. Zira Âkif’in meâli hazırlamaktan hiç vazgeçmediğini, mektuplardan anlaşıldığına göre 1929 yılı sonunda meâlin bir versiyonunu tamamladığını ancak sürekli tashihler sebebiyle bu tarihten sonra da en az 3-4 yıl daha bitmiş meâl üzerinde çalıştığını belirtiyor. Âkif’in meâli söz konusu olduğunda artık göz önünde bulundurulması gereken bir husus bu.)

İsmail Kara her ne kadar “bugün için bile sürpriz keşiflere açık bir alan” dese de Ekmeleddin İhsanoğlu, Aktüel Tarih dergisinin son sayısında kendisiyle röportaj yapan Doğan Mert Demir’in, bir gün meâlin tamamına ulaşmanın mümkün olup olmayacağı sorusuna şöyle cevap veriyor:

“Gönlüm elbette bu yönde; Mehmed Âkif’in Kur’an Meâli’nin bütünüyle ortaya çıkmasını samimiyetle isterim. (…) Ancak bugüne kadar edindiğim bilgiler ve gördüğüm tablo ışığında konuşacak olursam, otuz cüzün tamamının yeniden ortaya çıkması ihtimali bana oldukça zayıf görünüyor. Temennim güçlü fakat kanaatim ihtiyatlıdır; bildiklerim ölçüsünde, o meâllerin bir daha bütünüyle gün yüzüne çıkması kolay görünmüyor.”

Âkif’in meâli hazırladığı evi

Bu söyleşiyi okurken Kayıp Meâlin İzinde: Âkif’in Mısır Hayatı isimli bir kitap kapımı çaldı. 2025’in son günlerinde Burdur Mehmed Âkif Ersoy Üniversitesi ve Mahya Yayınları iş birliği ile çıkan kitap Âkif’in meâlin hazırlığını uhdesine alışının 100. yılı vesilesiyle hazırlanmış. (Bu arada Burdur Mehmed Âkif Ersoy Üniversitesi’nin, beşinci sayıya ulaşan Âkif Salnamesi adıyla güzel bir dergi yayınladığını hatırlatmalıyım). Kitabın editörlüğünü Âkif araştırmalarıyla tanınan İbrahim Öztürkçü üstlenmiş.

İtinalı tasarımıyla dikkat çeken kitap, yakın tarihe dair önemli çalışmalara imza atan Ömer Hakan Özalp’ın Âkif’in meâl çalışmasının ve Mısır hayatının basına yansımalarını inceleyen bir makaleyle açılıyor. Âkif’in Kur’an meâli işini üzerine alışı ve 10 yılı aşkın süren gurbet yıllarına dair birkaç yazı ve haber dışında basının Âkif’e dair suskun kaldığını belirten Özalp’ın tespit ettiği “kırıntı kabilinden” haberlerden biri Kurun gazetesinin 17 Ağustos 1935 tarihli nüshasında yer alıyor:

“Şair Mehmed Âkif

Mısır’da oturan şair Mehmed Âkif’in, yazı geçirmek üzere Lübnan yaylalarına geldiğini, oradan Halep’e uğrayarak Antakya’ya gittiğini bir Halep gazetesi yazıyor.”

Bu yazının ardından Âkif’in meâline ve Mısır hayatına dair belge ve resimlerden oluşan bir albüm geliyor. İlk belge, meâl çalışmalarının resmen başlangıcının ilanı olan 26 Ekim 1925 tarihli mukavele metni. Diyanet İşleri Başkanlığı, Elmalılı Hamdi Efendi ve şair arasında yapılan anlaşmaya göre her iki imza sahibi Kur’an tercümesiyle tefsiri işini üzerlerine almayı taahhüt ediyordu.

Kitapta ilgi çekici fotoğraflar da var. Onlardan biri Âkif’in Kur’an meâlini hazırladığı Hilvan’daki evi. 1928’de Hilvan’a gelen ve evinde bir süre misafir olan Neyzen Tevfik’e, Âkif evini şöyle tarif edecekti: “Kahire’den dönmekte geç kalır, evin yolunu doğrultamayacak hâlde olursan, Hilvan’ın en küçük evi nerededir? diye kime soracak olursan, sana bizim evi gösterirler.”

Mısır günlerinin aziz hatıraları

Âkif’in kızı Suat Hanım’dan torununa özlemini dile getirdiği kendi el yazısıyla “Ferda Kadın” başlıklı şiiri bir başka Mısır yadigârı… Bu ve diğer kıymetli belgelerle resimlerin çoğunun M. Ruyan Soydan’ın koleksiyonuna ait olduğunu özellikle belirtmeliyim. Soydan, Âkif deyince akla gelen ilk isimlerden... Âkif ve çevresiyle ilgili uzun zamandan beri topladığı malzemelerden oluşan çok zengin bir koleksiyonu var. Safahat şairine dair son yıllarda yayınlanan pek çok yeni belge ve bilgiyi onun bu değerli çabasına ve arşivine borçluyuz. Kendisini diğer pek çok koleksiyonerden ayıran en önemli vasfı, elindekileri cömertçe paylaşması… Kayıp Meâlin İzinde kitabında da bu cömertliğinin yansımalarını görmek mümkün.

Safahat'ın yedinci kitabı olarak Kahire’de basılan “Gölgeler”in kapağı, Âkif’in Mısır’dan kızı Suad Hanım’a yazdığı bir mektubu, Âkif’in el yazısıyla Abbas Halim Paşa’ya ithaf ettiği “Bir Arîza” başlıklı şiiri, dostu Yozgatlı İhsan Efendi’nin bir fotoğrafı, Âkif’in oğlu Tahir’in Kahire’den ablasına gönderdiği kartpostallar… Hepsi şairin Mısır günlerinin aziz hatıraları olarak kitapta yerini almış.

Albüm kısmından sonra ise, yukarıda da bahsi geçen, Necmi Atik’in hazırladığı, Âkif’in el yazısıyla Fâtiha Suresi'nden başlayıp Bakara Suresi'nin 252. ayeti dâhil iki cüzü içeren meâlin tıpkıbasımı ve Latin harflerine aktarılmış hâli geliyor.

Kader Hazretleri ne söyleyecek?

Kayıp Meâlin İzinde'yi okuduktan sonra Âkif’in Kur’an meâlini hazırladığı iklim daha iyi anlaşılıyor ve nasıl "bu tarihî emanetin yükünü taşıyan insanların ihlası, salâbeti ve iyi niyeti sayesinde Âkif'in orijinal tercümesinden bir defter birdenbire zuhur etti"yse, bir gün meâlin tamamının da birdenbire zuhur edeceğine dair inancımız kuvvetleniyor.

İhsanoğlu’nun Aktüel Tarih'in sorusuna verdiği cevapta ümitsizlik tonunun daha baskın olduğu aşikâr. Ancak 2004’teki röportajında, “Bende olan bir şey yok” dedikten tam 14 yıl sonra babasının terekesinden bulduğu defteri yayınlayarak bu serüvene muazzam bir katkı yapan da oydu. Dolayısıyla bütün bunlar, Âkif-severlerin başta bizzat Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan ümitvar olmalarını zorunlu kılıyor.

Âkif’in meâl üzerinde çalışmaya başladığı ilk günlerde, yakın talebesi Mahir İz’e mektubunda yazdığı şu cümleyle bu uzayan yazıyı bitirmek en iyisi:

“Bakalım Kader Hazretleri ne söylüyor ve ne söyleyecek?”

Meraklısı için not: Âkif’in meâline dair pek çok ayrıntıyı Dücane Cündioğlu’nun Bir Kur’an Şairi ile M. Ertuğrul Düzdağ’ın Mehmed Âkif Mısır Hayatı ve Kur'an Meâli isimli kitaplarında bulabilirsiniz.