Suriye’nin kuzeyi: Selçuklu’dan Osmanlı’ya medeniyet havzası
Haberin Eklenme Tarihi: 20.01.2026 12:23:00 - Güncelleme Tarihi: 20.01.2026 12:27:00Kuzey Suriye coğrafyası, bugün modern siyasi sınırların ve dönemsel işgallerin ötesinde, Türk milletinin bin yılı aşkın bir süredir vatan kıldığı, kültürel ve idari mührünü vurduğu en kadim sahalardan biridir. Türklerin bu bölgedeki varlığı, Anadolu’nun fethinden dahi öncesine dayanan derin bir demografik ve siyasi köke sahiptir. Özellikle bugün YPG tarafından işgal edilen Menbiç, Azez, Afrin, Cerablus ve Tel Abyad gibi merkezleri kapsayan hat, tarihsel süreçte Türkmen boylarının yerleşim odağı olmuş, Selçuklu, Atabeylik ve Osmanlı dönemlerinde ise bu varlık kurumsallaşarak bölgenin asli kimliğini oluşturmuştu.
Kuzey Suriye’nin Türkleşme süreci, yaygın kanaatin aksine 1071 Malazgirt Zaferi ile başlamamış, bu tarihten çok daha önce, 10. yüzyıldan itibaren Oğuz ve Türkmen kitlelerinin bölgeye akın etmesiyle ivme kazanmıştı. Halep ve çevresi, Anadolu’dan dahi önce Türkleşmeye başlayan bir bölge olarak tarih kayıtlarına geçmişti. Bu erken dönem göçleri, bölgenin sosyal dokusunu Türkmen karakteriyle şekillendirmiş, ardından gelen Selçuklu fetişleri ise bu toplumsal tabanı siyasi bir çatı altında toplamıştı.
Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın oğlu ve Sultan Melikşah’ın kardeşi olan Tacüddevle Tutuş, 1079 yılında Şam’ı Fatımilerin elinden alarak Suriye Selçuklu Devleti’ni resmen kurdu. Tutuş’un bu bölgeye gelişi, askerî bir fetihten ziyade yerel halkın zulümden kurtulma talebiyle gerçekleşmişti. Fatımilerin baskısından bunalan Şam halkının daveti üzerine bölgeye gelen Tutuş, Selçuklu adaletini bu topraklara taşımıştı.
Bu sebeple Suriye Selçukluları dönemi, bölgenin hem siyasi hem de kültürel anlamda bir Türk yurdu hâline gelmesinin miladıdır. Tutuş, 1086 yılında Halep civarındaki Ayn Seylem mevkiinde Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Süleyman Şah ile karşı karşıya gelmiş, bu mücadele bölgenin Türk siyasi tarihindeki ağırlığını göstermişti. Süleyman Şah’ın bu bölgedeki mücadelesi ve vefatı, Caber Kalesi’nde bulunan mezarı ile günümüze kadar ulaşan bir "vatan tapusu" niteliği taşıyor. Selçuklu hanedan üyeleri arasındaki bu rekabet, Kuzey Suriye’nin o dönemde Türk dünyasının merkezî bir rekabet sahası ve stratejik bir odak noktası olduğunu kanıtlıyor.
Selçuklular döneminde Kuzey Suriye, askerî bir garnizon ötesinde canlı bir ekonomik ve kültürel merkez hâline getirilmişti. Tutuş ve halefleri, Şam ve Halep’i birer payitaht gibi imar etmiş, bölgedeki kale sistemlerini yenileyerek Haçlı ve Fatımi tehditlerine karşı aşılmaz bir set kurmuşlardı. Bu dönemde kurulan idari mekanizma, yerel Arap ve Kürt aşiretlerinin Türk yönetimiyle entegrasyonunu sağlamış, "iktâ" sistemi sayesinde toprakların verimli kullanımı ve güvenliği garanti altına alınmıştı.
Haçlı seferlerine karşı Türk-Kürt-Arap mukavemeti
Selçuklu merkezî otoritesinin zayıflamasıyla birlikte bölgede filizlenen Türk Atabeylikleri, Kuzey Suriye’yi Orta Çağ dünyasının en parlak medeniyet merkezlerinden birine dönüştürecekti. Özellikle Zengiler ve Artuklular, Haçlı seferlerine karşı İslam dünyasının kalkanı olurken, bölgeyi devasa kütüphaneler, hastaneler ve medreselerle donatmışlardı.
İmâdeddin Zengi’nin vefatından sonra 1146 yılında Halep merkezli olarak yönetimi devralan oğlu Nureddin Mahmud Zengi, bölgenin tarihinde silinmez bir iz bırakmıştı. Nureddin Zengi, Şam ve Halep’i sadece siyasi başkentler değil, aynı zamanda ilim ve ticaret merkezleri olarak yeniden tasarlayacaktı. 1154 yılında Şam’ı fethederek Suriye’de siyasi birliği sağlayan Zengi, Emeviler dönemindeki ihtişamı Türk-İslam potasında yeniden canlandırmıştı. Nureddin Zengi’nin en büyük mirası, eğitimin kurumsallaşmasıydı. 1167 yılında Şam’da kurulan Nuriye Medresesi, hadis ve fıkıh ilimlerinin sistemli bir şekilde öğretildiği, vakıf geleneğinin en erken ve en güçlü örneklerinden biridir. Bu medreseler, dinî eğitimle sınırlı kalmamış; Arapça, Türkçe ve Farsça gibi dillerin yanı sıra mantık ve kelam alanında da eğitim vererek entelektüel bir canlanma yaratmıştı. Zengiler dönemindeki imar faaliyetleri, bölgenin sosyal dokusunu güçlendirmiş, kurulan hanlar ve hamamlar sayesinde ticari hayat zirveye ulaşmıştı. Dönemin önemli tıp merkezi olan Nureddin Zengi Bimaristanı, bugün hâlâ ayakta olan ve o dönemdeki Türk bilim anlayışının seviyesini gösteren en somut eserlerden biridir.
Kuzey Suriye’nin doğu ve kuzey bölgelerinde etkili olan Artuklular, özellikle Mardin, Halep ve çevresinde büyük bir bayındırlık hareketi başlatmışlardı. Artuklu hükümdarı İlgazi, Halep’i yönetimi altına alarak bölgeyi Haçlı saldırılarına karşı savunmuş, 1119 yılındaki Kan Ovası (Field of Blood) zaferiyle Türklerin askerî dehasını dünyaya ilan etmişti. Artukluların bölgedeki başarısı, askerî ve iktisadi olarak kayıtlara geçecekti. Artuklu emîrleri, ticaret yollarının güvenliğini sağlamış, vergi oranlarını düşürerek bölgeyi göç alan bir refah havzasına dönüştürmüşlerdi. Ergani’deki bakır madenlerini işleten ve sanayiyi teşvik eden bu Türk beyliği, Halep ve çevresindeki çarşıların, hanların ve köprülerin inşasına büyük kaynak ayırmıştı. Bu dönemde inşa edilen devasa taş köprüler ve kervansaraylar, uluslararası ticaretin bu Türk yurdu üzerinden akmasını sağlamıştı.
400 yıllık istikrar
1516 yılında Yavuz Sultan Selim’in Mercidabık Zaferi ile başlayan Osmanlı dönemi, Kuzey Suriye için "Pax Ottomana" (Osmanlı Barışı) olarak adlandırılan dört asırlık bir sükûnet ve gelişim dönemidir. Osmanlı idaresinde bölge, "Halep Vilayeti" adı altında imparatorluğun en kritik idari birimlerinden biri hâline gelmiş; Azez, Münbiç, Bab ve Cerablus gibi bugün tartışmalı olan bölgeler bu vilayetin asli unsurları olarak yönetilmişti. Osmanlı döneminde Halep, İstanbul ve Kahire’den sonra imparatorluğun en önemli ticaret ve kültür merkezi olarak kabul edilmişti. 402 yıllık Osmanlı hâkimiyeti boyunca Halep, hem demografik hem de mimari açıdan devasa bir artış yaşamıştı. Şehir, ipek yolu ticaretinin son durağı olması hasebiyle Avrupa, Asya ve Afrika’dan gelen tüccarların buluşma noktası olmuştu.
Evliya Çelebi, 17. yüzyılda bölgeyi ziyaret ettiğinde Halep’in görkemini detaylarıyla tasvir etmişti. Çelebi’ye göre Halep Eyaleti; Kilis ekradı, Birecik, Maarra, Azez ve Türkmen sancaklarından oluşuyordu. Bu taksimat, bölgenin etnik ve sosyal çeşitliliğinin Türk idaresi altında nasıl uyumlu bir bütün oluşturduğunu gözler önüne seriyordu. Azez ve Kilis gibi bölgelerin "Valide Sultan Hassı" olması, bu toprakların Osmanlı hanedanı nezdindeki yüksek kıymetini teyit ediyordu.
Osmanlılar, Kuzey Suriye’yi sadece bir eyalet olarak görmemiş, bizzat payitahtın bir uzantısı olarak imar etmişlerdi. Bu imar faaliyetlerinin en başında, 1547 yılında Mimar Sinan tarafından inşa edilen Hüsreviye Medresesi gelir. Halep Valisi Hüsrev Paşa adına yapılan bu eser, Klasik Osmanlı mimarisinin bölgedeki en zarif örneğidir ve Halep’in bilimsel rolünü pekiştirmişti.
Evliya Çelebi’nin notlarında Halep’teki yapıların büyüklüğü ve estetiği şu şekilde aktarılır:
- Kale: 7300 adım uzunluğunda, 83 kuleli ve 9 kapılı devasa bir yapı.
- Hanlar: 47’si kurşun örtülü toplam 70 büyük han; ticaretin kalbinin burada attığının kanıtıdır.
- Cami ve medreseler: Ulu Cami başta olmak üzere yüzlerce ibadethane ve eğitim kurumu.
- Sosyal alanlar: 7 bin su kuyusu, hünkâr bahçeleri gibi benzersiz İrem bağları.
Kuzey Suriye’nin asli sahibi olan Türkmenler, bölgenin demografik omurgasını oluştururlar. Osmanlı arşivleri, bölgedeki Türk yerleşimlerinin yoğunluğunu ve bu kitlelerin devletle olan güçlü bağlarını detaylarıyla sunar. Türkmenler, sadece köylerde yaşayan bir nüfus değil, aynı zamanda bölgenin güvenliğini sağlayan ve ekonomisini ayakta tutan temel unsurdur.
On dokuzuncu yüzyıl Halep Vilayeti verilerine göre bölgede yaşayan başlıca Türkmen boyları; Beydilli, Avşar, Bayat, Çepni ve Harbendelu’dur. Bu boylar, kış aylarını Halep ve çevresinde geçirirken, yaz aylarında Sivas ve Yozgat yaylalarına çıkan "Yaban Er'i" geleneğini sürdürmüşlerdir. Osmanlı Devleti, 17. yüzyıldan itibaren bu aşiretleri Rakka, Akçakale ve Halep hattında yerleşik hayata geçirmeye başlamış, böylece bölgede kalıcı Türk köyleri ve kasabaları kurulmuştu.
Kolan Türkmenleri, bölgedeki Türk sosyal yapısının modernleşme düzeyini göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bu toplulukta çift eşlilik yok denecek kadar azdır, evlilikte kızın rızası esastır ve 18 yaşından önce evlilik mümkün değildir Bu sosyal disiplin, Türkmenlerin bölgedeki diğer unsurlara da örnek olan medeni seviyesini ortaya koyar.
Yerleşim birimleri ve Türkçenin hâkimiyeti
Halep merkezinde ve çevre ilçelerde Türkçe, yüzyıllar boyunca en çok konuşulan ve resmi işlemlerde kullanılan dil olmuştur. Hüllük, Kadı Asker, Hayderriye ve Eşreffiye gibi mahalleler, Türkmen nüfusun yoğunlaştığı semtler olarak bilinir. Günümüzde bile Azez, Bab, Münbiç ve Cerablus hattında 145’ten fazla Türkmen köyü mevcuttur. Bu durum, bölgenin bugün maruz kaldığı yapay demografik müdahalelerin ne denli büyük bir tarihsel haksızlık olduğunu kanıtlar.
Kuzey Suriye’nin Türk tarihindeki en önemli başarılarından biri, farklı etnik ve dinî grupları "Osmanlı milleti" çatısı altında huzurla bir arada yaşatabilmiş olmasıdır. Türk hâkimiyeti, bölgedeki hiçbir unsuru asimile etmemiş, aksine her grubun kendi kimliğiyle var olabileceği bir adalet zemini sunmuştur.
On dokuzuncu yüzyıl kayıtları, Türkler, Kürtler ve Araplar arasında kurulan derin sosyal bağları belgeler nitelik taşır. Bu topluluklar arasında düğünler, bayramlar ve gelenekler açısından büyük benzerlikler oluşmuştur; öyle ki etnik farklılıklar keskin bir ayrım noktası olmaktan çıkmış, ortak bir "bölge kültürü" hâline gelmiştir. Kürt aşiretleri genellikle Türkmen köylerine komşu olarak yaşamış, ev mimarileri ve komşuluk ilişkileri birbirine geçmiştir.
Müslüman topluluklar (Türk, Kürt, Arap) genellikle tarımla uğraşırken, ticaret ve sanat faaliyetleri gayrimüslim tebaa ile birlikte yürütülmüştür. Bu iş bölümü, toplumsal bir dayanışma ve ihtiyaç ağı yaratmış, çatışma yerine uzlaşmayı teşvik etmiştir. İngiliz konsolosluk raporları bile Türkmenlerin bölgedeki en disiplinli ve güvenilir topluluk olduğunu, Osmanlı Devleti’ne olan sadakatlerini her şartta koruduklarını teyit etmektedir.
Osmanlı adalet sistemi, Yezidi vatandaşların inançlarına ve yaşam tarzlarına yönelik büyük bir hassasiyet göstermiştir. Yezidilerin kutsal kabul ettikleri değerlere (ateşi kirletmemek, toprağa saygı duymak vb.) yönelik toplumsal bir bilinç oluşmuştur. Osmanlı belgelerinde, Yezidilerin kendi geleneklerini özgürce yaşadıkları ve komşularıyla çatışmadan hayatlarını sürdürdüklerine dair pek çok örnek mevcuttur. Devlet, bu grupların haklarını yasal güvence altına alarak, bugün bölgede yaşanan mezhepsel ve etnik çatışmaların aksine, bin yıllık bir barış iklimi tesis etmiştir.
Misak-ı Millî ve vatan savunması
Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen Misak-ı Millî sınırları, Kuzey Suriye coğrafyasını "Türk vatanının ayrılmaz bir parçası" olarak tanımlamıştır. Bu tanımlama, sadece bir siyasi iddia değil, bin yıllık bir tarihsel ve demografik gerçekliğin sonucudur.
- Millî birliğin esası: Misak-ı Millî Beyannamesi, Türklerin yoğun olarak yaşadığı ve Osmanlı İslam çoğunluğunun bulunduğu toprakların parçalanamaz bir bütün olduğunu vurgulamıştır.
- Halkın iradesi: Batı Trakya’da olduğu gibi, Kuzey Suriye’deki Türkmen ve diğer Müslüman unsurların da ana vatan Türkiye ile birlikte olma iradesi, Misak-ı Millî’nin temel dayanaklarından biridir.
- Tarihsel haklılık: Halep ve çevresindeki yüzlerce Türk eseri, bölgenin kültürel ve siyasi olarak Anadolu’nun devamı olduğunun en somut kanıtıdır.
Kemal Bey gibi dönemin siyasi aktörleri, bölgenin kaderini Doğu ve Batı Trakya ile bir tutmuş, bu toprakların kurtuluşunu tam bağımsızlık ve tam mülkiyet şartları dahilinde müstakil bir Türk vatanı tesisi olarak görmüşlerdir. Bugün Suriye’nin kuzeyinde verilen mücadele, aslında Misak-ı Millî’nin tarihsel ve hukuki mirasına sahip çıkma mücadelesidir.
Kuzey Suriye coğrafyası, Türk tarihinin tozlu sayfalarında kalmış bir hatıra değil, bugün hâlâ canlılığını koruyan bir vatan parçasıdır. Selçukluların fethiyle başlayan, Zengilerin ve Artukluların imar faaliyetleriyle kökleşen, Osmanlı’nın 400 yıllık adaletli yönetimiyle olgunlaşan bu Türk mührü, bölgenin her karış toprağında hissedilir.
Tarihsel veriler açıkça göstermektedir ki; Türkler bu coğrafyada hiçbir zaman bir "işgalci" olmamış, aksine bölgeyi Haçlı saldırılarına karşı koruyan, devasa medreseler ve hastanelerle medeniyet taşıyan ve farklı etnik unsurları barış içinde yaşatan "kurucu unsur" olmuşlardır. Bugün YPG tarafından gerçekleştirilen işgal ve demografik mühendislik çalışmaları, bin yıllık bu tarihsel gerçekliği ve bölgenin asli kimliğini değiştirmeye muktedir değildir.
Kuzey Suriye; Halep’ten Münbiç’e, Azez’den Cerablus’a kadar uzanan hattıyla, Türk milletinin gönül coğrafyasının ve siyasi vizyonunun vazgeçilmez bir parçasıdır. Bu topraklardaki Türk varlığı, bir nüfus yoğunluğu meselesi değildir, bölgenin istikrarı ve huzuru için tarih boyunca en büyük teminat olmuştur. Tarihsel anekdotlar, belgeler ve mimari eserler, bu coğrafyanın ruhunun Türkçe konuştuğunu ve bin yıllık kardeşlik hukukunun bu toprakların gerçek hikâyesi olduğunu tüm dünyaya haykırır.