Sermayenin krizinden canavarlar çağına

Haberin Eklenme Tarihi: 16.09.2026 16:29:00 - Güncelleme Tarihi: 16.09.2026 16:32:00

Bugün küresel siyaset haritasına baktığımızda, coğrafi sınırları aşan, kurumları dönüştüren ve toplumsal dokunun altını oyan devasa bir sağa kayış dalgasıyla karşı karşıyayız. Almanya’da son gerçekleştirilen eyalet seçimlerinde aşırı sağın tarihi kazanımları, Fransa’da Marine Le Pen liderliğindeki Rassemblement National (Ulusal Birlik) gerçeğinin artık siyasetin merkezini rehin alması, Amerika Birleşik Devletleri’nden Macaristan’a, İtalya’dan Latin Amerika’ya kadar uzanan bu hat; geçici bir siyasal sapmadan öte, küresel kapitalizmin yapısal bir krizine işaret ediyor. Bu dönüşümü, marjinal sokak hareketlerinin bir başarısı olarak okumak meseleyi yanlış ve eksik yorumlamamıza sebep olabilir. Bu durumu isimlendirmek gerekirse liberal-demokratik merkezin rıza üretme kapasitesini yitirdiği bir “interregnum” (eskinin ölmekte olduğu, yeninin ise henüz doğamadığı) döneminin en somut tezahürünü yaşıyoruz demek doğru olacak.

Antonio Gramsci’nin çölleşmiş bir siyasal manzarayı tasvir etmek için kullandığı interregnum kavramı, tam da bu ara kesiti anlamlandırmak için hayati bir anahtar sunuyor. Eski düzen yani İkinci Dünya Savaşı sonrasının Keynesyen refah devleti kalıntılarını ve 1989’da ilan edilen “tarihin sonu” anlatısını sırtlayan liberal-demokratik kapitalizm- mülksüzleştirme, güvencesizlik ve derinleşen eşitsizlikler yaratarak ömrünü tamamlamıştı. Ne var ki, bu enkazın altından insanca bir geleceği kuracak güçlü bir sol alternatif henüz doğamamıştı. İşte tam da bu iktidar ve hegemonya boşluğunda, Gramsci’nin “morbidezza” (hasta/morbit fenomenler) olarak adlandırdığı canavarlar -ırkçılık, yabancı düşmanlığı, şovenist milliyetçilik, cinsiyet düşmanlığı ve aşırı sağcı otoritercilik- sahneye çıktı.

Bu küresel savrulma yüzeysel kültürel tahlillerle açıklanamayacak kadar derinlik barındırıyor. Neoliberal kapitalizmin kriz dinamikleri, devletin otoriterleşmesi ve sınıf analizinin tasfiyesi süreçleriyle sıkı sıkıya bağlı bir sürecin sonucunda ortaya çıkan bir gerçeklikten söz ediyoruz.

Neoliberalizmin uzun düşüşü ve çoklu krizler

Aşırı sağın bugün sokakları ve parlamentoları zapt etmesinin gerisinde, 1970’lerin ortalarından itibaren sermaye birikiminde yaşanan, Robert Brenner’ın uzun düşüş, Andrew Kliman’ın ise kâr oranlarının uzun vadeli düşüş eğilimi olarak kavramsallaştırdığı yapısal bir kriz yatıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki altın çağ, sermayeye yeterli kâr oranlarını sunamaz hâle geldiğinde, kapitalizm tarihin en radikal restorasyon projelerinden biri olan neoliberalizme sarılmıştı.

David Harvey’nin Neoliberalizmin Kısa Tarihi adlı eserinde ayrıntılandırdığı üzere; özelleştirmeler, finansallaşma, piyasaların kuralsızlaştırılması ve devletin sosyal harcamalardan çekilmesi, zenginliği yukarı doğru transfer eden bir mülksüzleştirme yoluyla birikim stratejisi olarak hayata geçirilmişti. Şili’deki Pinochet diktatörlüğünden, Thatcher’ın Britanya’sına ve Reagan’ın Amerika’sına kadar uzanan bu süreç, işçi sınıfının örgütlü gücünü kırmayı, sendikaları tasfiye etmeyi ve sermayenin mutlak egemenliğini tesis etmeyi amaçlamıştı.

Ancak neoliberal model, kâr oranlarını kalıcı olarak yükseltmeyi başaramamış; krizi ertelemek için finansal balonlara ve borçlanma mekanizmalarına yaslanmıştı. 2008 Küresel Krizi, bu illüzyonun duvara çarptığı tarihsel eşik olacaktı. 2008 sonrasında derinleşen süreç; ekonomik krizlerin yanı sıra ekolojik yıkım, toplumsal yeniden üretimin çöküşü ve devletin meşruiyet kaybıyla malûl bir çoklu krizler dönemini tetikleyecekti.

İşte Almanya’daki son eyalet seçimlerinde AfD’nin (Alternatif für Deutschland) işçi sınıfının kalelerinde kazandığı zaferler ve Fransa’da Le Pen’in Rassemblement National partisinin banliyölerdeki ve yeni endüstrileşmiş bölgelerdeki kitlesel tabanı, bu çoklu krizlerin yarattığı maddi güvencesizliğin doğrudan siyasal sonucu. İnsanlar geleceksizlik, işsizlik, enflasyon ve barınma krizleriyle boğuşurken; liberal merkez siyaset bu sorunlara teknokratik, piyasacı çözümlerden başka bir şey sunamadı. Rıza üretme mekanizmaları tıkandıkça, Stuart Hall’un Britanya’daki Thatcherizm tahlilinde gösterdiği üzere, sermaye ve sağ siyaset, kitlelerin öfkesini sermaye düzenine değil, göçmenlere, azınlıklara ve dış düşmanlara yönlendiren otoriter bir popülizm formülü devreye soktu.

Kavramsal çeşitlilik ve sınıfın görünmezleştirilmesi

Akademik literatürde bu küresel sağa kayışı açıklamak için kullanılan kavramlar silsilesi oldukça geniş. Sağ popülizm, neoliberal popülizm, otoriter neoliberalizm, neo-faşizm, post-faşizm ve geç faşizm. Her bir kavram, krizin farklı bir veçhesini aydınlatmakla birlikte, ortak bir tehlikeyi de barındırıyor. Sınıf analizinin dışlanması.

1980’lerden itibaren sosyal bilimlerde yaşanan kültürel dönemeç ve post-yapısalcılığın yükselişi, sınıfsal çelişkileri ikincilleştirmiş; Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un öncülük ettiği post-Marksist gelenek, siyaseti ve toplumsal antagonizmaları tamamen söylemsel bir düzleme ve kimlik mücadelelerine indirgemişti. Ellen Meiksins Wood’un Sınıftan Kaçış adlı eserinde keskin bir dille eleştirdiği gibi, bu yaklaşım sınıfsız bir Marksizm üretmiş, sömürü ilişkilerini ve mülkiyet yapısını gölgeleyerek toplumu sadece kültürel kimliklerin ve söylemsel zincirlerin bir mücadelesi olarak görmüştü.

Fransa’da Le Pen’in partisinin ya da Almanya’daki aşırı sağın yükselişi, ana akım medya ve liberal analizler tarafından genellikle kültürlerin çatışması, halkın irrasyonel öfkesi veya eğitimsiz kitlelerin popülist manipülasyona kanması şeklinde kültüralist klişelerle açıklanır. Oysa Vivek Chibber’ın The Class Matrix (Sınıf Matrisi) adlı eserinde ortaya koyduğu üzere, kültür ve kimlikler boşlukta yüzmez; insanların gündelik yaşamdaki maddi koşulları, güvencesizlikleri ve sınıf konumları tarafından biçimlendirilir.

Fransa’da kamusal hizmetlerin tasfiye edildiği, sanayisizleşen küçük kasabalarda yaşayan işçilerin Le Pen’e oy vermesi ya da Almanya’da Doğu Alman eyaletlerindeki işçi ve emekçilerin aşırı sağa yönelmesi, irrasyonel bir kültürel sapma değil. Sosyal demokrat partilerin neoliberalleşerek işçi sınıfını yüzüstü bırakması, solun sınıfsal bir program sunamaması ve merkez siyasetin yoksullaşan kitleleri koruyamaması, bu coğrafyalarda aşırı sağa alan açtı. Aşırı sağ, sermayenin krizini gizlemek için kimlik siyasetini ve milliyetçiliği ustaca kullanarak, işçi sınıfının kendi içindeki rekabetini (örneğin yerli işçi ile göçmen işçi arasındaki rekabeti) körükledi.

Otoriter neoliberalizm ve geç faşizm

Aşırı sağın yükselişini bir parti başarısı veya ideolojik propaganda olarak görmek eksik kalacak. Bu durum, devletin ve rejimin yapısal bir dönüşümünü gerektirir. Nicos Poulantzas’ın kapitalist devletin kriz yönetimi biçimi olarak tanımladığı otoriter devlet kavramı ve Ian Bruff’ün günümüze uyarladığı otoriter neoliberalizm çerçevesi, sermayenin rıza üretemediği noktalarda hukuki, idari ve baskı araçlarını nasıl devreye soktuğunu gösterir.

Neoliberalizm, piyasa disiplinini topluma dayatırken demokratik denetim mekanizmalarını felç etmek zorundadır. Merkez bankalarının, uluslararası finans kurumlarının ve yürütme erklerinin parlamenter denetimden koparılarak özerkleştirilmesi, devletin ekonomik krizlere karşı bir kalkan olarak otoriterleşmesini tetikler. Fransa’da Macron iktidarının parlamentoyu bypass ederek emeklilik reformlarını dayatması veya Almanya’da göçmen karşıtı politikaların ana akım partiler tarafından bile benimsenerek normalleştirilmesi, bu otoriter neoliberal kaymanın Avrupadaki somut delilleri olarak sunulabilir.

Öte yandan, Alberto Toscano’nun Late Fascism (Geç Faşizm) kitabından hareketle, günümüz aşırı sağını klasik 1930'lar faşizminin birebir kopyası olarak aramak da yanıltıcı oalcak. Geç faşizm; ırksal kapitalizmin, emperyalist şiddetin ve sınır rejimlerinin liberal demokrasinin unsurlarıyla harmanlandığı, seçimlerin askıya alınmadığı ancak demokrasinin içini boşaltan kalıcı bir istisna hâli olarak işlev görür. Akdeniz’in bir göçmen mezarlığına dönüştürülmesi, sınırlarda uygulanan insanlık dışı şiddet ve iç düşman yaratma siyaseti, merkez kapitalist ülkelerin uzun süredir çevre coğrafyalarda uyguladığı emperyalist zor aletlerinin merkeze geri dönmesinin birer tezahürü olarak görülebilir.

Sınıfa dönüş ve karşı hegemonya stratejisi

Almanya’daki eyalet seçim sonuçları, Fransa’da Le Pen hareketinin kalıcılaşması ve küresel ölçekte dalga dalga yayılan aşırı sağ, bize kapitalizmin krizlerinin kendiliğinden ilerici bir sonuca yol açmayacağını açıkça gösteriyor. Sınıf mücadelesi ekseninden kopuk, kimlik politikalarına sıkışmış ya da liberal demokrasinin krizini demokrasi ile otokrasi savaşı gibi soyut bir düzleme indirgeyen yaklaşımlar, aşırı sağın yükselişini durdurmak bir yana, kitlelerin sistematik öfkesini sisteme entegre etmesine yarıyor.

Aşırı sağın kökünü kurutmak ve bu interregnum döneminin yarattığı canavarları alt etmek, ancak ve ancak sınıf siyasetinin yeniden inşasıyla mümkün. Sermayenin krizine karşı emekçi sınıfların maddi çıkarlarını, güvenceli çalışma koşullarını, kamusal hakları ve enternasyonalist dayanışmayı merkeze alan radikal bir anti-kapitalist program; kimlikleri ve kültürleri ırkçı birer cepheye dönüştüren aşırı sağın en güçlü antitezidir. Tarih kapanmadı ancak yeni bir dünyanın doğum sancıları, faşizan patikalardan ziyade ezilenlerin ve sömürülenlerin ortak sınıfsal bilincinde ve örgütlü mücadelesinde anlam bulabilecek.