Avrupa, İsrail’e mesafe mi koyuyor?
Avrupa’nın İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’daki yerleşimlerine yönelik ticari yaptırımları, kırk yılı aşkın süre önceki Venedik Deklarasyonu’nun hukuk temelli yaklaşımını yeniden gündeme taşıyor. Peki bu dönüşümün ardında hangi jeopolitik, ekonomik ve iç siyasi dinamikler var?
Geçen haftanın başında İngiltere, Fransa ve Kanada’nın yanı sıra Danimarka, Finlandiya, İzlanda, İrlanda, Norveç, Polonya, Portekiz, İspanya ve İsveç’in, işgal altındaki Batı Şeria’da bulunan yasa dışı İsrail yerleşimleriyle ticareti sınırlandırma kararı; Avrupa’nın Filistin meselesine yaklaşımında tarihi bir dönüm noktası niteliğindedir. Alınan bu yaptırım kararları, dönemin Avrupa Topluluğu tarafından 1980 yılında ilan edilen ve iki devletli çözümü destekleyen, Kudüs’ün statüsünün tek taraflı uygulamalarla değiştirilmesini reddeden ve yasa dışı yerleşimlerin gayrimeşruluğunu vurgulayan Venedik Deklarasyonu ile belirgin bir ilkesel paralellik sergiliyor olması da son derece dikkat çekici. Kırk yılı aşkın süredir Avrupa’nın Venedik Deklarasyonu’nda ortaya koyduğu normatif taahhütleri tutarlılıkla uygulayamadığı gerçeği göz önüne alındığında son yaptırım kararları oldukça önemli.
Son yaptırım kararı, Avrupa’nın uluslararası hukuk ilkeleri ile İsrail’le sürdürdüğü stratejik ortaklık arasındaki kronik gerilimin artık sürdürülemez bir noktaya ulaştığını kanıtlıyor. Alınan ticari kısıtlamalar, yerleşim birimlerinin genişlemesiyle iki devletli çözüm zeminini fiilen tüketen politikalara karşı geliştirilen sıradan bir ekonomik tepki olmanın ötesinde, İngiliz Dışişleri Bakanı’nın bizzat dile getirdiği “yerleşimci terörü” ve “etnik temizlik” gibi sert tespitlerle diplomatik söylemde köklü bir kırılmaya işaret ediyor. Gazze’de İsrail’in gerçekleştirdiği soykırımın yol açtığı ağır insani kriz ve Batı Şeria’da tırmanan sistematik yerleşimci terörü karşısında Avrupa’nın yıllardır benimsediği temkinli ve dengeli söylem diplomasisi artık işlevini yitirmiş ve yerini doğrudan tedbirlere bırakmış durumda.
Öte yandan bu dönüşüm, Avrupa’nın Filistin dosyasındaki normatif duruşunun bölgesel güvenlik, enerji arzı ve iç siyasi dengelerle nasıl iç içe geçtiğini gösteren kritik bir kavşak olarak da okunabilir. Rusya-Ukrayna Savaşı sonrası enerji tedarikini çeşitlendirme arayışına giren Avrupa için Doğu Akdeniz ve Körfez ülkeleriyle stratejik ilişkiler hayati hâle gelirken; İsrail’in saldırgan politikalarından endişe duyan bölge aktörleriyle iş birliği ihtiyacı da artıyor. Aynı zamanda kıta genelindeki güçlü kamuoyu baskısı ile sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve toplumsal hareketler tarafından yükseltilen Filistin dayanışması, hükûmetlerin manevra alanını daraltıyor. Bu çerçevede bu yazı, Avrupa’nın Venedik Deklarasyonu’ndan bugüne taşıdığı normatif ilkeleri, enerji bağımlılığı ve jeopolitik güvenlik kaygılarıyla birlikte değerlendirerek son yaptırımların yapısal arka planını ve bölgesel siyasete olası yansımalarını kapsamlı bir şekilde tartışmayı amaçlıyor.
Venedik Deklarasyonu’ndan E1’e: Avrupa’nın hukuk dili neden geri döndü?
Avrupa’nın Filistin politikasında bugün yeniden öne çıkan normatif dilin tarihsel bir zemini bulunuyor. 13 Haziran 1980 tarihli Venedik Deklarasyonu, dönemin Avrupa Topluluğu üyelerinin Filistin meselesinde ABD’den daha bağımsız bir tutum geliştirmesinin kilometre taşlarından biriydi. Deklarasyon, İsrail’in var olma ve güvenlik içinde yaşama hakkını kabul ederken Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını da açık biçimde tanımış ve Kudüs’ün statüsünün tek taraflı tasarruflarla değiştirilmesine karşı çıkmıştı. Avrupa’nın o tarihteki yaklaşımı, İsrail’in güvenliğini Filistinlilerin siyasal haklarından ayırmayan bir denge arayışına dayanıyordu. Venedik Deklarasyonu’nun bu çerçevesi, bugünkü yaptırımların fikrî arka planını anlamak bakımından oldukça önemli.
Bu açıdan bakıldığında, E1 bölgesine ilişkin yerleşim projeleri Avrupa için yalnızca yeni konut inşaatlarından ibaret değil. Doğu Kudüs ile Batı Şeria arasındaki coğrafi sürekliliği zayıflatabilecek bu tür projeler, gelecekte başkenti Doğu Kudüs olan, toprak bütünlüğüne sahip bir Filistin devleti kurulması ihtimalini doğrudan ilgilendiriyor. Ortak deklarasyonda vurgulanan temel kaygı da tam olarak budur: Yerleşimler genişledikçe, müzakere edilebilir bir iki devletli çözümün haritası sahada giderek siliniyor.
Bu nedenle Avrupa ülkelerinin yaptırım tercihi, sadece insan hakları retoriğinden doğmuş değil. Avrupa bakımından mesele aynı zamanda kurallara dayalı uluslararası düzenin inandırıcılığıdır. Bir yanda sınırların zorla değiştirilmesine, işgale ve ilhaka karşı hukuk temelli bir dış politika iddiası, diğer yanda on yıllardır devam eden yerleşim genişlemesi bulunuyor. Avrupa bu çelişkiyi uzun süre kınama, çağrı ve diplomatik açıklamalarla yönetmeye çalıştı. Fakat İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırımın yol açtığı ağır insani krizin ve Batı Şeria’da artan yerleşimci şiddetinin oluşturduğu yeni atmosferde bu araçlar, hem kamuoyları hem de bazı siyasi partiler için yetersiz görünmeye başladı.
Avrupa’nın enerji güvenliği kaygıları, normatif yaklaşımını tamamen gölgelemese de karar alma sürecini karmaşıklaştırıyor. Rusya’ya yönelik enerji bağımlılığının yarattığı kırılganlığın ardından Avrupa, enerji kaynaklarını ve tedarik güzergâhlarını çeşitlendirmeye daha fazla önem vermeye başladı. Bu bağlamda Doğu Akdeniz’in enerji potansiyeli, deniz taşımacılığının güvenliği, Süveyş hattının işlerliği, Körfez ülkeleriyle ekonomik ilişkiler ve Orta Doğu’daki genel istikrar Avrupa açısından doğrudan stratejik değer taşımaya başladı. Bu nedenle Avrupa hükûmetleri, son dönemde İsrail’den tehdit algılayan Orta Doğu ülkeleriyle daha yakın iş birliği geliştirmeyi önemsiyorlar. Nitekim Venedik Deklarasyonu da 1973 Arap-İsrail Savaşı, 1973 petrol ambargosu, 1979 İran İslam Devrimi ve 1980 İran-Irak Savaşı gibi gelişmelerin yarattığı bölgesel istikrarsızlık ortamında ortaya çıkmıştı.
Ancak enerji güvenliği ile bölgesel istikrar birbirinin alternatifi değil. Uzayan savaş, deniz ticareti rotalarındaki riskler, enerji fiyatları üzerindeki belirsizlik ve Arap toplumlarında büyüyen Batı karşıtlığı, Avrupa’nın enerji çıkarlarını da olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle yerleşimlere yönelik hedefli yaptırımlar, Avrupa açısından bir denge siyaseti olarak görülebilir: İsrail’le ilişkileri tamamen kesmeden, işgalin kalıcılaşmasına katkı sunan faaliyetlere maliyet yüklemek.
Washington–Brüksel ayrımı: Yakınlaşan çizgiler, yeniden açılan mesafe
AB ve ABD’nin İsrail-Filistin sorunundaki tarihsel konumları hiçbir zaman bütünüyle aynı olmadı. ABD, İsrail’in güvenliğini İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren Orta Doğu’daki stratejik mimarisinin temel unsurlarından biri olarak değerlendiriyor. Washington’ın askerî, diplomatik ve siyasi desteği, çoğu zaman İsrail’in güvenlik ihtiyaçlarını merkeze alan bir çerçevede şekillendi. Avrupa ise İsrail’in güvenliğini kabul etmekle beraber, işgal altındaki toprakların statüsü, yerleşimlerin hukuka uygunluğu, insani hukuk ve Filistin devletinin yaşanabilirliği konularına daha fazla vurgu yaptı. Bu fark, özellikle Venedik Deklarasyonu ile daha da görünür hâle gelmişti. Avrupa, Filistinlilerin siyasal temsilini ve self-determinasyon hakkını daha açık biçimde tanırken, ABD uzun süre İsrail’in kabul edebileceği müzakere parametrelerini önceleyen bir tutum izledi. Avrupa’nın çok taraflı hukuk dili ile ABD’nin güvenlik merkezli yaklaşımı arasındaki gerilim, her dönemde aynı yoğunlukta yaşanmadı.
1990’larda, Filistin siyasetinde sertlik yanlısı silahlı aktörlerin güç kazanması ve Oslo sürecinin kırılganlaşması, Avrupa ile ABD’nin güvenlik eksenli çizgilerinin birbirine yaklaşmasına yol açtı. İsrail’de güvenlikçi ve sertlik yanlısı politikaların daha güçlü karşılık bulması da bu atmosferi besledi. 11 Eylül saldırıları sonrasında ise “terörle mücadele” paradigması, taraflar arasındaki mesafeyi daha da azalttı. Avrupa ülkeleri de İsrail’in güvenlik söylemine daha fazla alan açtı; Filistin meselesi, Avrupa nezdinde, ulusal kurtuluş, işgal ve devletleşme bağlamından kısmen çıkarılıp güvenlik tehdidi ve radikalleşme merceğinden okunmaya başlandı.
Fakat 7 Ekim sonrası Gazze’de İsrail’in gerçekleştirdiği soykırım, yıkım ve ağır insani kriz bu yakınlaşmanın sınırlarını açığa çıkardı. İsrail’in Gazze’deki askerî harekâtına ilişkin olarak uluslararası insan hakları örgütleri, BM mekanizmaları ve çok sayıda siyasi aktör tarafından ileri sürülen ağır hukuk ihlali ve soykırım iddiaları, Avrupa’daki normatif hassasiyetleri yeniden harekete geçirdi. Bu iddialar hukuki kurumlar bakımından farklı süreçlere ve değerlendirmelere konu olmaya devam ederken, siyasi sonuçları şimdiden görülüyor: Avrupa’da “İsrail’in meşru müdafaa hakkı” vurgusu artık tek başına ikna edici bir açıklama olmaktan çıkıyor.
ABD yönetimi ise Filistin devletinin tanınması ve İsrail üzerinde ekonomik baskı kurulması konusunda daha ihtiyatlı, hatta çoğu kez karşıt bir pozisyonda kalıyor. Buna karşılık Avrupa içinde bile bir birlik yok. Almanya ve İtalya gibi ülkelerin daha temkinli çizgisi, İspanya, İrlanda, Fransa ve bazı Kuzey Avrupa ülkelerinin daha müdahaleci tutumundan ayrışıyor. Nitekim AB’nin Filistin devletini tanıma konusunda ortak ve bağlayıcı bir pozisyon üretemediği görülüyor. Filistin’i tanıma meselesi dahi Avrupa içinde farklı hızlarda ilerliyor.
Sokak, seçmen ve koalisyonlar: Avrupa’nın iç siyasetinde Filistin etkisi
Son dönemde Avrupa’da belirginleşen politika değişiminde kamuoyu baskısı belirleyici bir unsur hâline olarak değerlendirilebilir. Son dönemde Batı kamuoylarında İsrail hükûmetinin soykırım politikalarına, yerleşim düzenine ve Siyonizm’in devlet politikasıyla iç içe geçen yorumlarına yönelik eleştiriler görünür biçimde arttı. Bu olguyu “Siyonizm karşıtlığı” başlığı altında toptan değerlendirmek yanıltıcı olabilir. Çünkü bu alanın içinde işgale, yerleşim politikalarına, Gazze soykırımına, milliyetçi-dinî aşırı sağa ve İsrail hükûmetine yönelik birbirinden farklı eleştiriler bulunuyor. Aynı zamanda antisemitizmle meşru İsrail politikası eleştirisi arasındaki sınırın dikkatle korunması zorunludur.
Yine de kitlesel gösteriler, üniversite kampüslerindeki protestolar, sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin boykot çağrıları, Avrupa siyasi elitlerinin manevra alanını daraltıyor. Kamuoyunun önemli bir kesimi, hükûmetlerin yalnızca ateşkes çağrısı yapmakla yetinmemesini; silah ihracatı, ticaret, yatırım ve diplomatik statü gibi alanlarda somut araçlar kullanmasını talep ediyor. Yerleşim ürünlerine getirilen yasaklar, bu baskının doğrudan siyasal tercümesi olarak görülebilir.
AB iç siyasetindeki dönüşüm de dikkat çekicidir. Müslüman kökenli siyasetçilerin, göçmen toplulukların, insan hakları aktivistlerinin, Yeşillerin ve sol partilerin Filistin meselesinde kurduğu konu temelli ittifaklar, ulusal parlamentolarda ve yerel siyasette daha etkili hâle geliyor. Bu birliktelikler her ülkede aynı biçimi almıyor; “İslamcılar ile solun kalıcı ittifakı” şeklindeki genelleme, Avrupa’nın çok farklı siyasal yapıları açısından fazla geniş kalır. Daha isabetli tespit; Gazze ve Filistin konusunda Müslüman seçmen tabanı, ilerici hareketler, sendikalar ve sol partiler arasında dönemsel fakat güçlü baskı koalisyonlarının oluştuğudur. İngiltere’de İşçi Partisi üzerindeki parlamento ve taban baskısı, Fransa’da insan hakları ve dış politika tartışmaları, İspanya ile İrlanda’da daha güçlü Filistin yanlısı toplumsal mobilizasyon bu eğilimin farklı örneklerini oluşturuyor. Bu baskı, yalnızca dış politikayı değil; temsil, göç, laiklik, ayrımcılık ve ifade özgürlüğü tartışmalarını da etkiliyor.
On iki ülkenin yerleşimlere yönelik hamlesi bu yüzden bir son değil, bir eşik olarak görülmeli. Avrupa, Venedik Deklarasyonu’ndan bu yana savunduğu ilkelere dönmek istiyorsa, yaptırımı sembolik bir tepkinin ötesine taşıyacak tutarlı bir strateji kurmak zorunda. Bunun için yerleşim ekonomisiyle bağların denetlenmesi, insani hukuka uyumun izlenmesi, Filistin devletinin siyasal ve kurumsal kapasitesinin desteklenmesi ve İsraillilerin güvenlik kaygılarını yok saymayan bir diplomasi gerekir. Aksi hâlde Avrupa’nın yeni yaptırım dili, sahadaki parçalanmayı durduramayan fakat kamuoyundaki vicdani basıncı geçici olarak yatıştıran sınırlı bir girişim olarak kalacaktır.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.