Avrupa neden sağa savruluyor?
Sachsen-Anhalt seçimleri, Avrupa siyasetindeki yapısal tıkanmanın ve merkez siyasetin çözülüşünün çarpıcı bir göstergesi oldu. AfD’nin yükselişi; göçten ekonomik sorunlara, güvenlikten temsil krizine uzanan derin dönüşümün Avrupa’da yeni bir siyasi dönemi başlattığını gösteriyor.
Almanya'nın Sachsen-Anhalt eyaletinde geçtiğimiz günlerde yapılan seçimlerde aşırı sağ parti AfD yüzde 44'e yaklaşan oy oranıyla büyük bir farkla birinci parti oldu. Geleneksel merkez sağ ve sol partiler ciddi kan kaybı yaşadı. AfD tek başına iktidara gelemese de bir koalisyon ile eyaleti yönetme şansı elde etti. Eyalet seçiminde ortaya çıkan bu manzara, Avrupa'nın uzun süredir biriken yapısal sorunlarının artık ertelenemez bir noktaya geldiğini gösteriyor. Bu seçim sonucu Avrupa'nın toplumsal işleyişinin neden giderek ağırlaştığını, merkez siyasetin neden eskidiğini ve toplumun neden daha sert bir siyasal dile yöneldiğini anlamak için önemli bir işaret niteliği taşıyor. Avrupa'nın hantallaşması, çoğu zaman bürokratik yavaşlıkla açıklansa da gerçekte çok daha derin bir tıkanmanın sonucu olarak okunmalıdır. Uzun yıllar boyunca refah devleti, kurumsal istikrar ve öngörülebilir siyaset üzerine kurulu düzen, küreselleşmenin ilk evrelerinde geniş kesimlere güvenlik sağladı. Ancak ekonomik krizler, dijital dönüşüm, göç dalgaları ve jeopolitik kırılmalar bu konfor alanını son yıllarda nihayet aşındırdı.
Toplumun önemli bir kısmı, özellikle eski Doğu Almanya coğrafyasında, kırsal bölgelerde ve küçük şehirlerde, kendisini merkezin gündeminden dışlanmış hissetmeye başladı. Büyük şehirlerdeki çeşitlilik ve dinamizm ile küçük yerleşimlerdeki durağanlık arasındaki fark büyüdükçe, siyasal temsil krizi derinleşti. Geleneksel merkez partiler karmaşık sorunlara karmaşık cevaplar verirken, bu cevaplar geniş kitleler tarafından yetersiz ve yavaş olarak algılandı. Kimlik tartışmaları, göç ve kültürel çeşitlilik konuları ise yeni bir gerilim hattı oluşturdu. Bu gerilim, toplumun bir bölümünü daha net konuşan, daha hızlı tepki veren ve daha sert çözümler vaat eden aktörlere yöneltti.
Bu temayülün yalnızca göç karşıtlığıyla açıklanması elbette mümkün değil. Asıl mesele, merkez siyasetin uzun süredir sorun çözme kapasitesini kaybetmiş olmasıdır. Siyasetçiler ekonomik büyümeden, dijital dönüşümden ve yeşil dönüşümden söz ederken, halkın önemli bir kısmı bu dönüşümlerin kendi hayatlarında karşılık bulmadığını düşünüyor ve bu durum, siyasal söylemle toplumsal gerçeklik arasındaki mesafeyi büyütüyor.
Krizler büyüdü, merkez siyasetin açığı derinleşti
Geçtiğimiz yıllarda yaşanan krizler bu tıkanmayı daha net hâle getirdi. Enerji krizi, Avrupa'nın Rusya'ya bağımlılığının yıllarca bilinen bir risk olmasına rağmen zamanında alternatif stratejiler geliştirilmemesi nedeniyle derinleşti. Ukrayna Savaşı, Avrupa'nın güvenlik mimarisinin ABD'ye bağımlı yapısını ortaya çıkardı ve ilk dönemlerde önemli koordinasyon sorunları yaşandı. Ukraynalı mültecilere gösterilen özel muamele insani bir refleks olsa da diğer mülteci gruplarla kıyaslandığında çifte standart algısı yarattı. Bu algı, toplumun bir bölümünde adalet duygusunun zedelendiği hissini güçlendirdi ve siyasal kutuplaşmayı artırdı.
Tüm bu süreçler daha iyi ve akıllıca yönetilebilirdi. Enerji çeşitlendirmesi daha erken yapılabilir, kriz iletişimi daha şeffaf yürütülebilir, mülteci politikası daha tutarlı bir çerçeveye oturtulabilir ve Doğu Avrupa'nın güvenlik kaygıları daha erken ciddiye alınabilirdi. Ancak bu adımların gecikmesi, sert ve popülist söylemlerle hızlı çözüm vaat eden aktörlerin elini güçlendirdi.
Sachsen-Anhalt'taki sonuç, Avrupa siyasetinde yapısal bir dönüşüm ihtiyacının artık tehir edilemez olduğunu gösteriyor. Ancak bu dönüşümün bütün Avrupa genelinde bazı benzerlikler ihtiva etse de tek tip bir siyasi hareket olarak okunması yanıltıcı olabilir. AfD, elde ettiği seçim başarılarını Avrupa genelindeki sağ partilerin yükselişinin bir parçası olarak sunmaya çalışsa da kıtanın önde gelen sağ liderleri arasında yer alan Giorgia Meloni, Marine Le Pen ve Nigel Farage gibi isimlerin AfD'ye belirgin bir mesafe koyduğu görülüyor. Bunun temel nedenleri arasında AfD'nin Rusya'ya yakın algılanan tutumu, ''remigration'' başlığı altında tartışılan göç politikaları ve parti içindeki bazı isimlerin Almanya'nın Nazi geçmişine ilişkin yaptıkları açıklamalar bulunuyor. Dikkat çekici olan nokta ise göç, iklim politikaları yahut Avrupa Birliği'nin yetki alanına ilişkin eleştiriler gibi birçok konuda benzer görüşlere sahip olan siyasi hareketlerin dahi bu üç başlık nedeniyle AfD ile aynı siyasi blok içinde görünmek istememeleri. Bu, Avrupa'daki sağ yükselişin göç veya kimlik meselelerinin ötesinde; dış politika tercihleri, tarihsel hafıza ve demokratik meşruiyet sınırları üzerinden de şekillendiğini gösteriyor. AfD'nin yükselişinin Avrupa genelindeki sağ dalganın içinde bile tartışmalı ve istisnai bir konumda yer aldığı görülüyor. Alman siyasetinde de bu sebeple AfD'nin iktidara ortak olabilmesi için ''Melonileşmesi'' gerektiği tartışılıyor.
Merkez partiler bu işareti farklı şekillerde okuyor. Bazıları sağ bloklara yaklaşarak seçmeni geri kazanmayı umuyor. Bu yaklaşım, sert söylemleri yumuşatarak sahiplenme çabası olarak kendini gösteriyor. Ancak orijinal söylemi taklit eden partiler çoğu zaman inandırıcı görünmüyor ve bu strateji sert söylemleri meşrulaştırma riskini taşıyor. Diğerleri ise sağ bloklara net bir mesafe koymayı tercih ediyor. Bu tutum demokratik açıdan daha tutarlı olsa da toplumun somut çözüm beklentisini karşılamadığı sürece etkisi sınırlı kalıyor.
Bu siyasal dönüşümün en hassas sonuçlarından biri, Avrupa'daki Müslüman azınlık açısından ortaya çıkabilecek riskler. Sert söylemlerle Müslümanları ve göçmen kökenli toplulukları kültürel bir tehdit olarak çerçeveleyen bir dil gün geçtikçe yaygınlaşıyor. Bu atmosfer, kurumsal ayrımcılığın artması ve toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesi gibi riskler barındırıyor. Eğitim, istihdam ve kamu hizmetlerinde daha görünür ayrımcılık ihtimali, dinî kurumların daha fazla denetlenmesi ve medyada olumsuz çerçevelenme gibi gelişmeler Avrupa'nın zaten yaralanmış demokratik dokusunu daha da zayıflatabilir.
Sıradaki sınav: Almanya’nın büyük şehirleri ve doğusu
Önümüzdeki dönemde Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern eyaletlerinde yapılacak seçimler; Sachsen-Anhalt'ın geçici bir siyasi dalgalanma mı, yoksa daha geniş bir dönüşümün habercisi mi olduğunu gösterecek mühim bir sınav olacaktır. Özellikle Berlin dikkat çekici bir örnek oluşturuyor. Uzun yıllardır kozmopolit yapısı, genç nüfusu ve uluslararası karakteriyle merkez ve sol siyasetin güçlü olduğu bir şehir olarak görülen Berlin'de son dönemde güvenlik, altyapı sorunları ve yaşam maliyetleri gibi konuların seçmen davranışlarını giderek daha fazla etkilediği görülüyor. Eğer sağ partiler yalnızca göçten ziyade, gündelik hayatın somut sorunlarına dair ikna edici çözümler sunarak da destek toplamayı başarırsa, bu durum Almanya'nın büyük şehirleri ile kırsal bölgeleri arasındaki geleneksel siyasi ayrımın yeniden şekillendiğine işaret edebilir.
Mecklenburg-Vorpommern ise farklı bir nedenle kritik öneme sahip. Doğu Almanya'nın dönüşüm sürecinin etkilerini en yoğun hisseden bölgelerden biri olan bu eyalet, uzun süredir merkez siyasete karşı duyulan memnuniyetsizliğin ve yeterince temsil edilmeme hissinin güçlü olduğu bir alan olarak öne çıkıyor. Buradaki seçim sonuçları, AfD'nin yalnızca bir protesto partisi olarak mı kalacağını, yoksa kalıcı bir halk partisine mi dönüşeceğini anlamak açısından mühim emareler sunacaktır. Partinin Doğu Almanya'daki desteğini koruması veya artırması, Almanya'daki siyasi dengelerin federal düzeyde daha kalıcı biçimde değişmesine yol açabilir.
Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern seçimleri, bu nedenle Avrupa siyasetinin önümüzdeki yıllarda hangi yöne evrileceğine dair ilginç sinyaller verecek. Sonuçlar, merkez siyasetin kendisini yenileyip yenileyemeyeceğini, seçmenlerin protesto oylarını kalıcı tercihlere dönüştürüp dönüştürmeyeceğini ve Avrupa'daki yeni siyasal dönemin sınırlarının nerede çizileceğini anlamak açısından dikkatle takip edilecek.
Sachsen-Anhalt'taki sonuç, Avrupa'nın yeni bir döneme girdiğini gösteriyor. Bu dönemin yönü ise henüz belirsiz olmasına rağmen pek iç açıcı değil. Toplumsal talepler değişiyor, siyasal merkez çözülüyor ve yeni bir siyasal dil şekilleniyor. Bu dönüşümü doğru okuyanlar, Avrupa'nın geleceğini belirleyecek. Yanlış okuyanlar ise bu değişimin pasif izleyicisi olarak tedricen yok olacaklar. Avrupa'nın önünde hem demokratik değerleri yeniden imar etmek hem de toplumsal taleplere gerçekçi ve cesur cevaplar üretmek gibi zorlu bir görev duruyor. Bu görevin ertelenmesi siyasal alanı daha da sertleştirebilir ve toplumsal birlikteliği zayıflatabilir.
Belki de asıl soru artık AfD'nin neden yükseldiği değildir. Asıl soru, Avrupa'daki geleneksel siyasi merkezlerin toplumun değişen beklentilerini okuyup okuyamadığı ve bu beklentilere zamanında cevap verip veremeyeceğidir. Çünkü seçmenler çoğu zaman yalnızca ideolojilere değil, kendilerini duyduğunu düşündükleri aktörlere yönelir. Avrupa'nın geleceğini belirleyecek olan da tam olarak bu temsil ve güven ilişkisinin yeniden kurulup kurulamaması olacaktır.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.