10 Eylül 2026

Carter’ın insan hakları söylemi 12 Eylül’de neden sessiz kaldı?

12 Eylül Darbesi yalnızca Türkiye’nin iç siyasal tarihinin değil, Soğuk Savaş dengelerinin de önemli bir kırılma noktasıydı. Carter’ın insan hakları söylemi ile Washington’ın Türkiye’deki askerî yönetime yaklaşımı arasındaki çelişki, değerler ve jeopolitik çıkarlar arasındaki gerilimi gözler önüne s

“12 Eylül” denildiğinde Türkiye'nin hafızasında şüphesiz ilk etapta, etkileri bugün dahi süren 20. yüzyılın en karanlık askerî darbelerinden biri canlanır. İşkenceler, idamlar, cezaevleri, yasaklanan siyasi partiler, susturulan sendikalar, bastırılan sivil irade, üniversitelerden uzaklaştırılan akademisyenler, başta Avrupa ülkelerine kaçan ve şüphesiz oradaki istihbarat ağlarının kucağına düşen ayrılıkçı ve ileriki aşamada çok daha sarsıcı terör eylemleriyle bağlantılı kesimler ile bir kuşağın siyasal hafızasında açılan derin bir yara olarak hatırlanıyor 12 Eylül.

12 Eylül'ü yalnızca Türkiye gibi kritik bir oyuncun salt iç siyasal tarihinin bir parçası olarak okumak da eksik kalır. Zira 1980’ler, aynı zamanda Soğuk Savaş'ın son büyük kırılmalarının yaşandığı dönemdi. İran Devrimi bir yıl öncesinde gerçekleşmiş, Sovyetler Afganistan'a girmiş, ABD'nin Orta Doğu'daki dengeleri sarsılmış ve yeni arayışlara girişmiş; Türkiye ise bu esnada içerideki farklı seslere, siyasal ve sosyal gruplaşmalara karşılık son 30 yılda, NATO'nun Sovyetler Birliği'ne karşı güneydoğu kanadındaki en önemli ülkelerinden biri hâline gelmişti. NATO açısından Türkiye'nin önemi elbette yalnızca askerî kapasitesinden kaynaklanmıyordu; bugün dahi herkesin dilindeki coğrafyası, Boğazları, Karadeniz'e erişimi, Orta Doğu'ya yakınlığı ve o dönemki Sovyetler'e komşuluğu onu, Batı güvenlik sisteminin vazgeçilmez parçalarından biri yapıyordu.

Ve bu noktada bir Amerikan başkanının portresi karşımıza çıkıyor: Demokrat Parti’den unutulmayan bir isim ve 1977-1981 yılları arasında Başkanlık görevini yürüten Jimmy Carter. 2024 yılında 100 yaşında hayatını kaybeden Carter bugün daha çok, “bir dış politika aracı olarak insan hakları” kavramıyla, Latin Amerika’da darbeci yönetimlere verilen destekle bilinen “ABD Kirli Savaşı”na cephe almasıyla, İsrail ve Mısır’ı ilk defa bir barış çerçevesinde bir araya getiren ancak kimilerine göre İsrail’e bugüne kadar önemli bir alan da sağlayan “Camp David süreci”yle ve başkanlık sonrası da süren “barış çalışmaları”yla hatırlanıyor.

Fakat tarihin ironisi de burada başlıyor. İnsan hakları ve barış nosyonlarını Amerikan dış politikasının merkezine taşıyan Carter'ın başkanlığının son aylarında Türkiye'de demokrasi hiç olmadığı kadar sert biçimde askıya alındı. Ve Washington, darbeyi durdurmak için Türkiye'yi karşısına almak yerine, kısa sürede yeni askerî yönetimle çalışmayı tercih etti. Bu çelişki; yalnızca Carter'ın değil, Amerikan dış politikasının birçok bölgede geçerli daha büyük paradoksunun da özetiydi: Değerler evrensel ilan edilebilir fakat “çıkarlar” söz konusu olduğunda uygulanmaları her daim “bölgesel”, “seçici” ve “sosyal gerçekliklere göre revize edilir” hâle de gelebilir.

1960'tan 12 Eylül'e: Darbeler çağında Türkiye ve Washington

12 Eylül'ün köklerini sadece 1980 yılında aramak da bir bakıma yanlıştır. Türkiye'de ordunun siyaset üzerindeki vesayetçi rolü modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana tartışılır ve bilhassa, 1960 Darbesi’yle yeni bir dönemin ayak seslerinin geldiği söylenir. 27 Mayıs 1960'ta Demokrat Parti hükûmeti askerî müdahaleyle devrilirken, dünyada bu dönem belki de tek örneği teşkil edecek şekilde, başbakan ve iki bakanı idam edilmişti.

Eldeki belgeler, Washington'ın “27 Mayıs'ı önceden planlayan bir aktör” olduğuna dair basit bir tablo sunmuyor. Aksine ABD istihbarat değerlendirmeleri darbenin esas olarak Türkiye'nin kendi askerî ve siyasal dinamiklerinden doğduğunu ortaya koyuyor. Ancak Washington’un darbeyi, 1980 öncesi bu ilk örnekte de kısa sürede kabul etmesi ve bilhassa “NATO üyeliğini içselleştiren hükûmetler ve yöneticilerle çalışmayı sürdürmeyi” ilk ilke olarak belirlemesi hatırda kalan esas husus olmalı.

Şüphesiz devamında 1971 Muhtırası da bu geleneği güçlendirdi. Böylece Türkiye'de ordu kendisini sadece her ülkede olması gerektiği gibi “dış tehditlere karşı ülkeyi koruyan teknik ve profesyonel bir kurum” olarak değil, gerektiğinde siyasal sistemin "yanlış giden" yönlerini düzeltebilecek oldukça “sübjektif sosyal bir aktör” olarak görmeyi sürdürdü. Ve 12 Eylül 1980 ise bu zincirin en kapsamlı halkasını teşkil etti. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren liderliğindeki askerî yönetim TBMM'yi ve hükûmeti feshetiğinde, anayasal düzeni askıya aldığında ve siyasal hayatı yeniden şekillendirmeye giriştiğinde; Washington'ın ilk tepkisi ise dikkat çekiciydi. ABD yönetimi darbeyi tabiatıyla açık biçimde alkışlamadı ancak onu sert biçimde kınamaktan da kaçındı. Dönemin Amerikan belgelerinde Türkiye'nin NATO açısından stratejik önemine, ekonomik istikrarsızlığına ve iç şiddete özellikle vurgu yapılıyordu.

Daha da önemlisi, 19 Eylül 1980 tarihli ABD Dışişleri yazışmasında askerî yönetimin temel amacının Türkiye'yi "demokratik, laik ve Batı yanlısı" tutmak olduğu değerlendirmesi yer alıyordu. Washington açısından sorun böylece demokrasinin askıya alınmasından ve milyonların kaderini belirleme meselesinden ziyade, Sovyetler gibi yanı başındaki dev rakibe karşı “Türkiye'nin hangi yöne gideceği” gibi daha basit bir dış politika/diplomasi meselesine ustalıkla dönüştürülüyordu.

Türk ordusunda “Amerikan formasyonu” ve “NATO kültürü”

Burada başka bir noktayı da açık surette tartışmak gerekir. “12 Eylül kadroları”nı anlamak için kişisel biyografilerin ötesine geçmek, sistemsel çıkarımlar yapmak elzemdir; Soğuk Savaş döneminde ve bilhassa NATO’ya girilen 1950’lerin ilk yılları itibariyle Türk ordusunun, Dışişleri’nin, istihbarat ve diğer kritik kurumlarının nasıl bir kültür ve formasyon içinde biçimlendirildiği bu açıdan önemlidir.

Türkiye 1952'de NATO'ya katıldığında sadece yeni bir askerî ittifaka girmedi; aynı zamanda Amerikan ve NATO askerî doktrinleriyle çok daha yoğun bir kurumsal ilişkiye girdi. NATO tatbikatları, eğitim programları, askerî misyonlar ve ortak karargâh görevleri zamanla Türk subaylarının kariyerlerinin doğal parçaları hâline geldi. 12 Eylül kadrolarının bazı biyografileri bu açıdan dikkat çekicidir.

Kenan Evren; NATO'nun askerî tatbikat ve eğitim toplantılarına katılmış, “kahramanlık hikâyeleri” dışında 20. yüzyılın hâlen yeteri kadar tartışılmayan “Kore cephesi”nde görev yapmış ve Türk ordusunun NATO ile bütünleşme sürecinin önemli dönemlerinde kariyerini sürdürmüştü. Geniş tartışmalarda daha çarpıcı örnek ise Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya olmuştu. Şahinkaya 1944'te pilotaj eğitimi için ABD’ye gönderilmiş, 1945'te ABD Uçuş Okulu'ndan mezun olmuş, daha sonra yeniden ABD'ye gönderilmiş ve alanında öncülerden olması adına Hava Fotoğraf Kursu almıştı. Müteakiben, NATO'nun Napoli'deki AIRSOUTH karargâhında görev yapmış, 1978'de Hava Kuvvetleri Komutanı olmuş ve 12 Eylül sonrasında Millî Güvenlik Konseyi'nin beş üyesinden biri hâline gelmişti.

Buradan "Amerika'da eğitim alan subay darbecidir" gibi son derece yanlış ve indirgemeci bir sonuç çıkarmak elbette mümkün değildir. Asıl mesele daha yapısaldır. Bir ordunun onlarca yıl boyunca başka bir ülkenin askerî doktrini, ittifak sistemi ve güvenlik anlayışıyla iç içe olması, o ülkenin güvenlik algısını elbette zamanla dönüştürebilir. Aynı durum bir diplomat, akademisyen veya herhangi bir seviyedeki kritik uzman için de elbette geçerlidir. Hele bir de Soğuk Savaş Türkiye'sinde "komünizmle mücadele", "iç tehdit", "devletin bekası", “dinî ve beşerî hassasiyetler” ile “Batı ittifakının korunması" kavramları işin içine girince, darbelerle oluşan tabloda aynı “güvenlik sözlüğünün parçaları”na rastlamak çok kolay hâle gelir.

Carter'ın “insan hakları” ile “12 Eylül'ün gerçeği” arasında

Bu yazımızda belki de en büyük tarihsel paradoks veya iç ve dış politika yaklaşımları arasındaki uzlaşmaz tablo da burada başlıyor. Nitekim Jimmy Carter, Amerikan dış politikasında insan hakları söyleminin en güçlü temsilcilerinden biriydi. Latin Amerika'da daha önce Washington tarafından desteklenmiş bazı otoriter rejimlere mesafe koymuştu. En bilinen örnek olarak Nikaragua’da Somoza rejimine yönelik Amerikan desteğini kesmesi, Panama Kanalı anlaşmaları ve bölgedeki demokratikleşme yönündeki baskısı Carter döneminin önemli dönemeçleriydi. Fakat aynı dönemde bazı analistlere göre Latin Amerika deneyimlerine benzetilen “ordu sorunsalı” altında Türkiye gibi kritik bir coğrafyada kapsamlı bir darbe gerçekleştiğinde Washington'ın tepkisi ise, bahsettiğimiz şekliyle son derece ihtiyatlı oldu.

12 Eylül'den hemen sonra ABD yönetimi, "erken bir demokrasiye dönüş" beklentisini ifade etmekle birlikte, askerî yönetimin ekonomik ve güvenlik ihtiyaçlarına yardımın devam edeceğini açıkladı. Daha da önemlisi, Carter'ın Ulusal Güvenlik Konseyi'ndeki danışmanlarından ve meşhur Zbigniew Brzezinski’nin yardımcısı konumundaki tartışmalı figür Paul Henze'nin 12 Eylül günü hazırladığı memorandumda askerî yönetimin NATO, Kıbrıs ve bölgesel meselelerde ABD açısından nasıl değerlendirildiği görülüyor. Aynı gün CIA’in eski Türkiye masası sorumlularından biri de olduğu bilinen Henze'nin başka bir değerlendirmesinde, “Washington'ın darbeyi kamuoyu önünde sert biçimde eleştirmemesinin gerektiği” savunuluyordu.

Bu noktada da "Carter müdahaleciliği" kavramını daha dikkatli okumak gerekir. Carter, bir bölgede, yani Latin Amerika'da, klasik Amerikan müdahaleciliğinden belirli ölçülerde uzaklaşmış olabilir. Ancak bu, Amerikan dış politikasının bahse konu jeopolitik karakterinin tamamıyla ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu. Carter’ın meşhur insan hakları ve demokrasi ilkeleri de güçlü stratejik ortaklarla karşı karşıya geldiğinde sınırlanabiliyordu.

Türkiye bunun çarpıcı örneklerinden biriydi. Üstelik 1979 İran Devrimi ve Sovyetler'in Afganistan'ı işgali sonrasında Washington'ın güvenlik kaygıları daha da büyümüştü. Türkiye'nin NATO içerisindeki konumu, Sovyetler'e yakınlığı ve yeni krizlerin yaşanması muhtemel Orta Doğu'ya açılan kapı olması, Ankara'yı Carter yönetimi açısından çok daha değerli hâle getirmişti. Tıpkı o dönem Sovyetler içerisinde önde gelen insan hakları savunucuları ve muhalif kesimlerle irtibatı hiç koparmamasında olduğu gibi Carter bize, Türkiye özelinde de şu rahatsız edici gerçeği göstermekteydi: Evrensel insan hakları ile ulusal/jeopolitik çıkarlar aynı anda savunulduğunda, son sözü çoğu zaman daha “somut” addedilen çıkarlar söyleyecektir.

Sovyetler çökerken “12 Eylül mirası” ve süreçte daha da güçlenen "proje adamları"

12 Eylül rejimi Türkiye'de yalnızca üç yıl sürdü; fakat bıraktığı siyasal, hukuki ve kurumsal miras çok daha uzun yaşadı. 1983'te seçimlere dönüldü, hatta yeni bir sivil/siyasal partiyle hiç olmadığı kadar hızlı ve bir bakıma Amerikan değerleriyle de uyumlu güçlü bir “liberalizasyon dönemi” yaşandı. Ancak, büyük revizyonlara uğrasa da hâlen geçerli 1982 Anayasası ise siyasetin yeniden şekillendirilmesi, sivil ve sendikal hareketlerin sınırlandırılması, üniversitelerin yeniden düzenlenmesi ve insan ve toplumdan evvel “devlet güvenliği” anlayışının güçlendirilmesi gibi uygulamalar açısından Türkiye'nin sonraki on yıllarını etkiledi.

Daha büyük tarihsel ironi ve kesişim anı ise Sovyetler Birliği'nin 1991'de çökmesiyle yaşandı. Zira, 12 Eylül'ün temel meşruiyet kaynaklarından biri olan “komünizm tehdidi”, 1990’ların ilk ayları itibariyle ortadan kalkmıştı. Peki, Batı güvenlik mimarisi ve bu uğurda siyasi, askerî ve personel kaynağı olarak 50 yıla yakın süre ortaya konan “dallı budaklı yapılar” ortadan kalkmış mıydı? Cevap tabii ki “hayır”. Başta da Türkiye gibi kritik kesişim noktalarındaki ülkelerde olmak üzere, Soğuk Savaş'ın güvenlik bürokrasileri, kadroları ve zihinsel kodları bir gecede ortadan kalkamazdı. Tam tersine, yeni tehdit tanımları ortaya çıktı ve “güvenlik” bu yeni tanımlar üzerinden yeniden formüle edilmeye devam etti. “Kürt sorunu”, “siyasal İslam”, “radikalizm”, “terörizm”, “bölgesel istikrarsızlık” ve 2000’lerle beraber ve bilhassa “11 Eylül 2001” etkisiyle bugüne kadar süren “küresel terörle mücadele” anlatısı, Türkiye'nin Batı güvenlik sistemindeki konumunu da bu surette güçlendirerek muhafaza etti.

Bununla birlikte, Sovyetler'in çöküşünden sonra ABD bu kez Kafkasya ve Orta Asya'da yeni bir jeopolitik alanla karşılaştı. Washington, 1991 sonrasında bu bölgelerde yeni bağımsız devletlerle ilişki kurmaya başladı; Türkiye de bu yeni jeopolitik ortamda önemli bir aktör olarak yeniden değerlendirildi. Çokça anlatıldığı şekliyle, Soğuk Savaş'ın eski güvenlik düzeni tamamen yok olmayarak, askerî yapılara ilave, farklı şekillerde “kılık değiştirildi.” Bu nedenle "proje adamları" kavramını unutmamak, bu kavramı, “belirli kişilerin CIA, Amerikan Dışişleri, eğitim/akademi kurumları veya başka bir Amerikan yapılanması tarafından seçildiği” iddiası olarak ve belki de bunun da ötesinde, daha da geniş bir siyasal-kurumsal çerçevede düşünmek gerekir.

Nitekim Soğuk Savaş boyunca Batı güvenlik mimarisinin içinde yetişmiş kadroların bir bölümü 1990'larda, 2000'lerde ve sonrasında da Türkiye'nin güvenlik ve siyaset alanında etkili olmaya devam etti. Bu durum Türkiye'nin kendi iç siyasal dinamiklerini ve en başta bağımsızlık ilkesine atfettiği kıymeti elbette ortadan kaldıramadı, ama başta 15 Temmuz 2016’da acı surette görüldüğü gibi, bir “sürekliliğin” mevcut olduğu da kolayca inkâr edilebilir bir durum olmaktan çıktı.

Bu manada, geçtiğimiz yıllarda 100 yaşında hayatını kaybettiğinde dahi adı, “insan hakları ve barış çalışmaları” kavramlarından ayrılmayan Carter dönemi bize başka bir şeyi daha hatırlatmalıdır. Amerikan dış politikası, belki de kendi toplumsal ve iç siyasetteki “özgürlükçü” söylemlerinin de etkisiyle, ne kadar “idealist” görünürse görünsün, hiçbir zaman yalnızca değerler üzerinden hareket eden bir yapı olmamıştır. İnsan hakları ile jeopolitik çıkarlar yan yana geldiğinde, özellikle Soğuk Savaş gibi varoluşsal rekabetlerin yaşandığı dönemlerde, çıkarların ağırlığı yeniden ortaya çıkmış, eylemsel bağlamda dış politika ve diplomasi üzerindeki gayri-etik tartışmaları her daim canlı tutmuştur. Türkiye'nin 12 Eylül deneyimi bunun en acı örneklerinden biri olmuştur.

1980 Darbesi elbette Türkiye'nin kendi iç siyasal krizlerinden, geçmişe dönük giderilemeyen siyasal, kültürel ve iktisadi arka plandan da beslenmişti; ancak, Washington'ın bu tür iç siyasi darbeleri “önceden desteklediği”ne dair kesin bir kanıt bulunmaması, ABD'nin darbe sonrasındaki tutumunu tartışmamıza engel de değildir, tıpkı yakın zamanda 15 Temmuz’da yaşadığımız gibi. Bu bağlamda bugün, 12 Eylül karanlığını hatırlamak, geçmişin acılarını anmanın ötesinde hepimiz adına hayati olan siyasal ve toplumsal dersler ihtiva ediyor ve Türkiye'nin, güvenlik doktrinlerine, ittifak ilişkilerine ve devlet içindeki askerî-bürokratik- istihbari yapılarına karşı demokratik ve bağımsız denetimin neden vazgeçilmez olduğunu bir kez daha bize hatırlatıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...