Orta Doğu’da kalıcı barış neden zor?
Haberin Eklenme Tarihi: 29.06.2026 15:19:00 - Güncelleme Tarihi: 29.06.2026 15:21:007 Ekim 2023’ten bu yana süren gerilim, 2025 Haziran ayında ABD ve İsrail ile İran arasında 12 gün süren doğrudan bir savaşa dönüştü. Savaşın ardından yaklaşık on aylık bir ateşkes dönemi ve Umman’ın ara buluculuğunda başlayan müzakere süreci, tarafları kalıcı bir anlaşmaya yaklaştırmış gibi görünüyordu. Ancak bu süreç, 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in koordineli saldırılarıyla kesintiye uğradı. Yaklaşık kırk beş gün süren yoğun çatışmaların ardından Nisan ayında gerilimin azalmasıyla birlikte Pakistan’ın ara buluculuğunda yeniden müzakereler başladı. Bu müzakerelerin sonucunda 17 Haziran’da taraflar, İsviçre’de 14 maddelik bir mutabakat zaptı imzaladı. Buna rağmen anlaşmanın üzerinden henüz bir hafta geçmişken, taraflar hem Hürmüz Boğazı’nda hem de Lübnan cephesinde doğrudan ve dolaylı yollarla çatışmalara yeniden yönelmesi Şubat ayındaki yoğun çatışma ortamına dönüleceğine dair korkuları besledi.
Son üç yılda yaşanan gelişmeler ve tarafların benimsediği stratejik pozisyonlar dikkate alındığında, İran ile ABD arasında imzalanan mutabakatın ne kalıcı bir barışın başlangıcını ne de yeniden kapsamlı ve yoğun bir savaşın habercisini temsil ettiği söylenebilir. 28 Şubat’ta başlayan ikinci çatışma dalgasının ardından Nisan ayında gerilimin düşmesi ve Haziran ayında mutabakatın imzalanması, birçok çevrede barış sürecine geçildiği yönünde yorumlanmıştı. Ancak anlaşmanın yürürlüğe girmesinden kısa bir süre sonra Hürmüz Boğazı ve Lübnan cephesinde yeniden yaşanan ihlaller ve karşılıklı saldırılar, tarafların ne çatışmayı tamamen sona erdirmeye ne de kalıcı bir uzlaşmaya hazır olduğunu gösteriyor.
Bu yazı, İran-ABD mutabakatının geleceğini analiz etmeyi hedefliyor. Yazının temel iddiası, tarafların yoğun bir çatışmaya da kalıcı bir barışa da oldukça uzak olduğudur. Bunun yerine, “arafta barış” olarak tanımlanabilecek, düşük yoğunluklu çatışmaların, gerilimlerin ve kırılgan bir istikrarın sürekli hâle geldiği bir döneme girildiği savunulacaktır. Bu ara durumun kalıcı hâle gelmesi, bölgedeki güç dengelerinin yeni normali olma riskini taşıyor.
Yoğun çatışma neden uzak bir ihtimal?
ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı koordineli saldırılarla başlayan savaş, Nisan ayı başlarında belirli bir doygunluk noktasına ulaştı. Yaklaşık kırk beş günlük yoğun çatışma sürecinde İran’ın kritik askerî tesisleri, hava savunma sistemleri, donanma unsurları ve üst düzey komuta kademesi ABD/İsrail saldırılarıyla büyük ölçüde imha edildi. ABD Başkanı Donald Trump’ın açıklamalarına göre bu süreçte on üç binden fazla hedef vuruldu ve İran’da vurulacak konvansiyonel askerî hedef sayısı ciddi oranda azaldı. Bu süreçte İran’ın askerî-endüstriyel üretim kapasitesi ağır darbe aldı, üst düzey lider kadrosu ise önemli kayıplar verdi.
Trump’ın bir dönemde İran’ın kritik sivil altyapısını hedef alarak ülkeyi “taş devrine döndürmek” ve medeniyetini tamamen yok etmekle tehdit etmesi, askerî hedeflerin büyük ölçüde tükendiğinin en açık göstergelerinden biri oldu. Bu tehditler, İran’ın konvansiyonel askerî kapasitesinin önemli ölçüde tahrip edildiğini ve yeni bir yoğun saldırı dalgası için sınırlı sayıda hedef kaldığını ortaya koyuyor. İki seçeneği saymazsak İran’a yönelik yoğun bir askerî müdahalenin ABD ve İsrail açısından ilave bir katkısı olmayacaktır.
Ancak İran’ın, tüm bu yoğun askerî baskıya rağmen, beklenenin aksine teslim bayrağını çekmemesi ve tavizkâr bir ateşkesi kabul etmemesi, askerî baskının limitlerini göstermesi açısından oldukça önemli. Bugün gelinen noktada, zaman zaman yaşanan ateşkes ihlalleri dışında yoğun bir savaş ihtimali oldukça zayıf olarak duruyor. Bunun temel nedeni, İran’da konvansiyonel askerî hedeflerin büyük ölçüde tükenmiş olmasıdır. Bu aşamada ABD ve İsrail’in İran’a yönelik yeni ve yoğun bir saldırı başlatması durumunda, ortaya çıkacak maliyet ile elde edilecek sonuç arasında ciddi bir dengesizlik söz konusu olacaktır.
İran’ın askerî altyapısının büyük ölçüde tahrip edildiği bir ortamda, yeni bir yoğun saldırı dalgası başlatmak ABD ve İsrail için yüksek insani, mali ve siyasi maliyetler doğuracaktır. İran’ın bu saldırılar karşısında geri adım atması veya cephe hattındaki konumunu köklü biçimde değiştirmesi ise son derece düşük bir ihtimaldir. Aksine İran’ın Körfez ülkeleri ve İsrail’e yönelik misilleme saldırılarıyla çatışmayı daha geniş bir alana yayması ve müttefik ülkelerde daha büyük yıkımlara yol açması olasılığı yüksektir. Tüm bunlara ilaveten İran’ın vekil güçleri araçlığıyla Bab el-Mendeb Boğazı’nda bir istikrarsızlık üretme kapasitesi küresel ekonomideki var olan kaos ortamını besleyen sonuçlar üretecektir. Dolayısıyla yoğun savaşın yeniden başlaması ABD ve İsrail’e sağlayacağı sınırlı askerî kazanımların çok ötesinde maliyetler üretecektir.
Geriye kalan iki seçenek ise ABD ve İsrail açısından son derece riskli ve maliyetlidir. Bunlardan ilki, denizden amfibi bir çıkarma veya hava indirme operasyonuyla İran’ın bazı adalarını ve Basra Körfezi kıyısındaki kritik bölgeleri doğrudan işgal etmektir. Bu tür bir operasyon, yüksek asker kaybı ve ağır lojistik yükün yanı sıra, İran’ın zorlu coğrafyası ve özellikle gizli füze sistemleri, mayınlar ile asimetrik direniş kapasitesi nedeniyle büyük zorluklar barındırır. Bu şartlar altında operasyonun sağlayacağı kazanımlar, ortaya çıkacak insani ve maddi maliyetlerin çok altında kalacaktır. İkinci seçenek ise nükleer silahların kullanılmasıdır. Bu seçenek ise bölgesel ve küresel ölçekte öngörülemeyen, yıkıcı sonuçlar doğuracaktır. Dolayısıyla mevcut koşullarda ABD ve İsrail’in İran’a karşı yeni bir yoğun askerî kampanya başlatması, sahada anlamlı bir değişim yaratmak yerine, kendi lehlerine dönmeyecek yüksek maliyetli bir çıkmaza yol açacaktır.
Kalıcı barışa neden uzağız?
ABD, İsrail ve İran arasında kalıcı bir barış ihtimalini, yoğun bir savaş ihtimali kadar uzak olmasa da son derece zayıf bir ihtimal olarak değerIendiriyorum. Bunun temel nedeni, tarafların özellikle de İsrail’in benimsediği maksimalist güvenlik algısı ve revizyonist dış politika yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, bölgede kalıcı bir denge ve uzlaşmayı yapısal olarak imkânsız hâle getiriyor. İran’ın da İsrail’le benzeşen düzeyde bölgesel hegemonya peşinde koşan siyaseti bölgede kalıcı barış ihtimalini zayıflatan başka bir unsur olarak değerlendirilmelidir.
İran açısından bakıldığında, ülke kendisini Orta Doğu’da ve Kafkasya’da geniş bir nüfuz alanı kurma iddiasında görüyor. Basra Körfezi’ni kendi güvenlik ve etki alanı olarak tanımlayan İran, Şiileri bölgesel bir kaldıraç olarak kullanarak uzun yıllardır komşu ülkelerin iç işlerine müdahale ediyor ve bu ülkelerin iç politikalarındaki var olan istikrarsızlıkları besliyor. Devrim ihracı politikası ve revizyonist dış politikası nedeniyle İran, bölge ülkeleri tarafından önemli bir tehdit ve rakip olarak algılanıyor. Bu durum, İran ile İsrail arasında varoluşsal bir düşmanlığın oluşmasına da yol açıyor.
İsrail tarafında ise durum daha da katı. İsrail, bölgedeki ulus devletleri zayıflatmayı, parçalamayı ve kendi askerî üstünlüğünü mutlaklaştırmayı stratejik bir hedef olarak görüyor. Filistin varlığını tamamen ortadan kaldırma, komşu ülkelerin askerî kapasitelerini yok etme ve “Arz-ı Mevud” olarak tanımlanan geniş bir coğrafyada hegemonya kurma hedefi, İsrail’in güvenlik anlayışını son derece genişletiyor. Bu çerçevede Türkiye, Mısır, İran ve Pakistan gibi ülkelerin İsrail tarafından potansiyel tehdit olarak konumlandırılması ve bu ülkelerle düşmanca ilişkilere zemin hazırlıyor.
İsrail’in bu maksimalist güvenlik doktrini, bölgede kalıcı bir barışın önündeki en büyük engel olarak duruyor. Çünkü İsrail, kendi güvenliğini ancak komşularının zayıflığı üzerinden tanımlıyor ve bu nedenle herhangi bir güç dengesi veya uzlaşmaya kapalı duruyor. ABD’nin İsrail’e sağladığı sınırsız güvenlik garantisi ise bu denklemi daha da karmaşıklaştırıyor. Bu garanti, ABD’nin İran başta olmak üzere bölge ülkeleriyle ilişkilerini zehirliyor ve Washington’ı doğrudan çatışmanın tarafı hâline getiriyor.
Sonuç olarak, hem İran’ın nüfuz genişletme stratejisi hem de İsrail’in mutlak güvenlik arayışı, tarafların birbirini varoluşsal tehdit olarak görmesine neden oluyor. Bu koşullar altında, kalıcı bir barışın tesis edilmesi, mevcut stratejik yaklaşımlar değişmediği sürece son derece düşük bir ihtimal olarak duruyor. İran ile ABD ve İsrail arasında yaşanan süreç, klasik anlamda ne savaşın ne de barışın hâkim olduğu gri bir döneme işaret ediyor. Yoğun çatışmaların askerî hedeflerin büyük ölçüde tükenmesi nedeniyle sürdürülemez hâle gelmesi, tarafları düşük yoğunluklu gerilim ve ihlallerle sınırlı bir istikrara zorluyor. Ancak bu durum, kalıcı bir barışın tesis edilmesi anlamına da gelmiyor.
İsrail’in maksimalist güvenlik doktrini ile İran’ın revizyonist nüfuz stratejisi, tarafların birbirini varoluşsal bir tehdit olarak görmesine yol açıyor ve kalıcı bir uzlaşmayı yapısal olarak imkânsız hâle getiriyor. Bu koşullar altında ortaya çıkan “arafta barış”, ne tarafların savaşın yüksek maliyetini göze almasına ne de stratejik hedeflerinden vazgeçmesine imkân tanıyor. Sonuç olarak, bölgede yaşanan durumun kalıcı hâle gelmesi ve düşük yoğunluklu çatışmaların yeni normal olarak yerleşmesi ihtimali giderek artıyor. Bu ara durum, ne tam bir zafer ne de gerçek bir barış getirecek, bunun yerine, kırılgan, maliyetli ve belirsiz bir istikrarsızlık döneminin uzun yıllar boyunca devam etmesine yol açacaktır.