Avusturya için Türkiye artık vazgeçilmez mi?
Avusturya Başbakanı Stocker’ın Ankara ziyareti, değişen Avrupa jeopolitiğinde Türkiye’nin artan stratejik önemini ortaya koyuyor. Enerji, güvenlik, göç ve Orta Koridor ekseninde derinleşen ilişkiler, Viyana’nın tarihsel önyargıları aşma sınavını da beraberinde getiriyor.
Avusturya Başbakanı veya resmî ifadesiyle Federal Şansölyesi Christian Stocker'ın Ankara ziyareti, ilk bakışta iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin olağan bir parçası gibi görülebilir. Oysa biraz daha yakından bakıldığında, ziyaretin Türkiye’yi merkezden ayırmayan çok daha büyük bir Avrupa hikâyesinin güncel parçası olduğu da düşünülmelidir. Çünkü Avusturya, Türkiye'ye karşı tarihsel olarak mesafeli, zaman zaman oldukça sert ve bilhassa ülkesi dâhil Avrupa'nın genelindeki Türk toplumu söz konusu olduğunda güvenlik ve entegrasyon merkezli bir dil kullanan ülkelerden biridir. Buna rağmen bugün Viyana’nın, belki de geleneksel düzlemlerine ne kadar ters düşse de Ankara'yı görmezden gelememesinden kayda değer dersler çıkarılabilir. Zira dünya ve insanlar değişirken, tarihe hapsolmuş toplumsal tek taraflı, hatta “kör bakış açıları” da değişir. Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa'nın enerji güvenliği, Karadeniz'in stratejik önemi, Orta Koridor, Orta Doğu'daki savaşlar, göç, savunma sanayii ve Avrupa'nın küresel rekabet gücü gibi başlıklar, Türkiye'yi artık yalnızca kısır "AB'ye aday ülke" kategorisine sığdırmayı imkânsızlaştırıyor.
Buna ilaveten, tarihsel bagajların da gölgesinde, özellikle Almanya’yla birlikte İsrail’in amansız destekçisi Avusturya’nın, siyasi ve toplumsal elitlerindeki bakış açısında da artık, sayısız barış ve uzlaşma zeminine rağmen yıkıcı ve soykırım-temelli siyasetinden taviz vermeyen Netanyahu gibi isimlere yönelik tonun farklılaşabileceğini gözlemlemek bu tür ziyaretler vesilesiyle mümkün olabiliyor. Diğer bir deyişle, geçmişin sorunlu tarihsel yüküyle, İsrail’i ne yaparsa yapsın “tabulaştıran” Avrupa siyaseti, gelinen aşamada durumu belki şimdi daha iyi kavrıyor, baştan beri “insani duruşu”ndan taviz vermeyen Türkiye gibi oyunculara da haklarını teslim etmek adına, bölgesel siyasette yeni diplomatik manevralara girişiyor. Dolayısıyla Türkiye’de bulunan bu son üst düzey isim, yalnızca bir Avusturya Şansölyesi/Başbakanı olmanın ötesinde bir anlamda, Avrupa'nın değişen jeopolitiği ve toplumsal yönelimlerini de Ankara'ya getirmiştir denilebilir.
Enerjiden güvenliğe: Rusya'nın gölgesinde Ankara'nın önemi
Avusturya siyaset ve iş dünyasından önemli isimlerin de ziyarete eşlik ettiği, 10 Ağustos'taki Erdoğan-Stocker görüşmesinde ekonomik ve stratejik iş birliğinin yanı sıra Türkiye'nin Avrupa ile bağlantısının güçlendirilmesi ve Orta Koridor gibi başlıkların öne çıktığı gözleniyor. Esasen, Dışişleri Bakanları düzeyinde çok kısa süre önce bu ziyaretin habercisi niteliğindeki Nisan ayında Viyana’da gerçekleşen temaslarda da Türkiye ile ekonomik iş birliği, göç ve güvenlik alanlarında daha yakın diyaloğun önemi vurgulamıştı.
Avusturya'nın Türkiye'ye son dönem artan “ilgi”sinin arkasında tabiatıyla, güvenlik odaklı reel siyaset, ticaret ve göç gerçeği gibi ana başlıklar önemli yer tutarken, anılan bağlamda, bu ülkenin de tarihsel, siyasal ve toplumsal bakımdan esasen yoğun ilişkilerinin olduğu Rusya ve reel-politikteki değişmeyen “Rus faktörü”nün de göz ardı edilmemesi gerekir. Zira bahse konu “Rus gerçeği”, iç ve dış siyaset dâhil Avusturya için bütün denklemi son yıllarda derinden değiştirmiş durumdadır.
Ukrayna Savaşı öncesinde Avusturya doğal gazının yaklaşık yüzde 80'ini Rusya'dan ithal eden Avusturya, savaşla beraber Rus gazına bağımlılığını azaltmak ve alternatif kaynaklara yönelmek zorunda kaldı. Uluslararası Enerji Ajansı'nın 2026 Avusturya değerlendirmesi, bu bağımlılığın Avusturya sanayisi üzerinde ciddi maliyetler yarattığını ve ülkenin enerji altyapısını çeşitlendirmeye çalıştığını ortaya koyuyor. Ve tabii tam burada Türkiye'nin de dahil olduğu geniş Avrasya coğrafyası yeniden değer kazanıyor. Nitekim, Türkiye; Azerbaycan gazına, Orta Doğu enerji kaynaklarına, Doğu Akdeniz'e, Karadeniz'e ve Türkistan/Orta Asya coğrafyasına açılan en kayda değer enerji ve ulaştırma kavşağı.
Öte yandan, Rusya'nın Avusturya üzerindeki etkisi yalnızca enerji ticareti ve iktisadi meselelerle sınırlı değildir. Viyana son dönemde Rus istihbarat faaliyetleri konusunda daha sert tedbirler almaya başladı, geçtiğimiz aylarda Rus diplomatik personelinin casusluk şüpheleri nedeniyle sınır dışı edilmesi gibi ciddi adımlar attı. Avusturya iç siyasetinde Rusya bağlantılı istihbarat zaafları da uzun süredir tartışılıyor. Bu bağlamda, Türkiye güvenilir bir temas noktası ve tüm Avrupa’nın çoktan tüm diyalog kanallarını kapattığı Rusya ile konuşabilen NATO ülkelerinden biridir. Bu durum Avrupa açısından bazen bazı aşırı siyasetçilerinin açıkça ifade ettikleri gibi “rahatsız edici” olsa da stratejik olarak son derece değerlidir.
Son günlerde, Avusturya'nın Türkiye'ye yönelik pragmatizminin önemli bir nedeni bu anlattığımız çerçevede geniş şekilde açıklanıyor; bu meyanda, Viyana’nın, Moskova ile ilişkilerini eski düzeyinde sürdüremeyeceğinin farkındayken, Ankara ile de ilişkilerini, eski önyargıların içine hapsetmek istememesine dikkat çekiliyor.
Stocker'ın pragmatizmi: FPÖ'nün Avusturya'sında Türkiye ne kadar önemli?
Bu noktada, Christian Stocker'ın önündeki asıl sınav belki de Ankara'da değil, kendi ülkesinde sürecektir. Nitekim Stocker, Avusturya Halk Partisi'nin (ÖVP) lideridir ve bugün ÖVP (Muhafazakâr/Merkez Sağ)-SPÖ (Sosyal demokrat)-NEOS (Liberal) güncel yönetim koalisyonunun başbakanıdır. Buna karşılık Avusturya'nın 2024 genel seçimlerinde en yüksek oyu alan partisi, yüzde 29 civarındaki oyla, yönetimden hâlâ uzak tutulan ancak halkın her daim yaklaşık üçte birinin “gönlündeki” aşırı sağcı FPÖ’dür. FPÖ hükûmet dışında kalmış olsa da Avusturya siyasetindeki ağırlığı inkâr edilemeyecek seviyededir. İşte burada Türkiye meselesi daha da ilginç hâle geliyor. Bir tarafta Türkiye'nin Avrupa güvenliği, enerji çeşitlendirmesi, göç yönetimi ve ekonomik bağlantılar açısından artan stratejik önemi varken diğer tarafta Avrupa'da yükselen ve belki de uzun yüz yıllardır hiç silinmemiş aşırı sağ, göçmen karşıtlığı ve özellikle Türk ve Müslüman toplulukları Avrupa kimliğinin dışında gören siyasal söylemler yer alıyor.
Stocker'ın Ankara ziyareti bu çelişkinin tam ortasında gerçekleşmiş olup, Avusturya Türkiye'ye dış politik ve diplomatik oyunlar sarmalında şüphesiz daha fazla ihtiyaç duyabilecekken; bu durum örneğin, Türkiye kökenli Avusturyalıların veya bu ülkedeki resmî Türk vatandaşlarının karşılaştığı her sorunun otomatik olarak çözüleceği anlamına da gelmiyor. Tam tersine, stratejik ortaklık ile toplumsal eşitlik arasında bir bağlantı kurulmadığı sürece ilişkiler her seviyede yüzeysel kalabileceğini gösteriyor. Türkiye açısından da mesele yalnızca Avusturya’nın en üst isimlerinin Ankara'ya gelmesinden duyulan memnuniyetin ötesine bu açıdan geçmelidir. Ankara, dönemin ruhunu da uygun surette, "Türkiye'ye ihtiyacınız var" cümlesini ekonomik ve güvenlik alanlarında diplomatik kazanıma çevirebildiği ölçüde Avrupa'daki Türk toplumunun haklarını ve eşitliğini gündemin doğal bir parçası olarak tutabilecektir.
Stocker'ın önünde bu açıdan ilginç bir fırsat da bulunuyor. ÖVP'nin Avrupa merkez sağındaki konumunu kullanarak Türkiye ile ilişkilerin yalnızca "göç kontrolü" veya "ekonomik çıkar" üzerinden değil, Avrupa'nın güvenliği ve rekabet gücü üzerinden yeniden tanımlanmasına katkıda bulunabilir. Daha da önemlisi, AB içinde Türkiye'ye ilişkin eski kalıpların sorgulanmasına öncülük edebilir. Nitekim Türkiye'yi siyasal ve toplumsal boyutlarda eski şarkiyatçılık kalıplarının da arkasına sığınıp Avrupa'dan dışlayarak “Avrupa'nın güvenliğini güçlendirme” düşüncesi giderek daha anlamsız hâle geliyor.
Avusturya’da altmış yılı aşan “Türk gerçeği” ve değişmeyen ayrımcılık
Bu manada, Avusturya'nın Türkiye ile ilişkilerini konuşurken Türkiye'den Avusturya'ya uzanan insan hikâyesini de görmezden gelmek mümkün değildir ve bu hususa ayrı bir başlık açmak gerekir. Nitekim çokça vurgulandığı üzere, Avusturya'daki Türk toplumu artık geçici bir işçi topluluğu değildir. Birinci kuşakların önemli bir bölümü Avusturya'da yaşlanmış, ikinci ve üçüncü kuşaklar ise Avusturya'da doğmuş ve yetişmiştir. Türkiye ile Avusturya arasındaki insan bağları, 1960'ların işçi göçüyle başlayan bir ilişkinin çok ötesine geçmiştir. Bugün Avusturya'daki Türkler yalnızca "entegrasyon problemi" olarak görülebilecek bir topluluk olmanın ötesinde, Avusturya ekonomisinin, kültürünün ve sosyal hayatının parçasıdır.
Buna rağmen Avrupa'nın bazı ülkelerinde olduğu gibi Avusturya'da da Türk ve Müslüman topluluklara yönelik politikaların zaman zaman güvenlik, kimlik ve kültürel tehdit perspektifinden ele alınması ciddi bir çelişki yaratıyor. Örneğin, Avusturya'nın çocuk ve gençlik hizmetleri ve haklarını koruma adına kurdukları “Gençlik Daireleri” gibi hukuken oldukça gerekli addedilen yapılarda göçmen ailelerle ilgili yıllardır çözülemeyen “ayrımcı muameleler” meselesi anlattığımız bu hassas sarmalın sadece somut tekil bir ayağıdır. Zira aynı dış politika tartışmalarına benzerlik gösterecek şekilde; bir devlet, "çocuğunu koruyorum" derken, o çocuğun aidiyetine konu ailesinin ve kültürünün de hukuk önünde eşit değerde olduğunu manevi düzlemde de göstermek zorundadır.
Avusturya'nın resmî entegrasyon politikaları bugün genç göçmenlerin eğitim, dil ve toplumsal katılımını özellikle vurguluyor. Aynı zamanda ayrımcılık ve ırkçılıkla mücadele için kurumsal mekanizmalar da mevcuttur. Fakat politika belgelerinin dili ile göçmenlerin günlük deneyimi arasında mesafe oluştuğunda, entegrasyon bir ortak yaşam projesi olmaktan çıkıp tek taraflı bir "uyum sağlama" talebine çok kolay şekilde dönüşebilir. Bu gibi nedenlerle, Ankara-Viyana ilişkilerinin gerçek sınavı yalnızca kaç milyar avroluk ticaret yapılacağının ötesine de çoktan geçti. Asıl sınav, Avrupa ve Avusturya'da yaşayan milyonlarca Türkiye kökenli insanın da durumunda gözlenen beşeri ve toplumsal temasların olumlu seyriyle de anılmalıdır.
Uzun dönemli sonuç: Ankara'ya gelen sadece Stocker değil
Avusturya'nın Türkiye'ye yaklaşımında belirgin bir değişim olduğu açıktır. Fakat bu değişimin romantik bir "dostluk" hikâyesi olarak okunması da elbette doğru değildir. Devletler klasik rasyonel çıkar hesaplarında hep bahsedildiği üzere, çoğu zaman değer ve ideallerden önce gerçeklerle hareket eder. Avusturya'nın Türkiye'ye yaklaşmasının arkasında Avrupa'nın güvenlik ihtiyacı, Rusya faktörü, enerji çeşitlendirmesi, ekonomik rekabet, göç ve Orta Koridor gibi çok somut çıkarlar bulunuyor. Bu aslında tüm dış politika ve diplomasi çıkarımları adına son yüz yılların pragmatizminin beklenebilecek sonuçlarıdır. Yani, modern manası Machiavelli’ye kadar uzanan “maharetli diplomasi”nin kimilerine göre “özden bozuk ve çıkarlara dayalı” doğasında zaten bu sarmalın ustaca yönetimi vardır.
Öte yandan burada asıl önemli olan, çıkarların eski önyargıları aşabilecek kadar güçlü hâle gelip gelemeyeceğidir. Bugün Avrupa'nın önde gelen siyasetçileri, Türkiye'yi hâlâ kültürel ve siyasi bir "öteki" olarak görmeye tabiatıyla devam ediyor. Fakat jeopolitik ve sayısız çatışmayla “yarını görememek”, Türkiye gibi “diğer tarafta”ki pek çok oyuncu adına “ötekilik” yaftasını giderek daha fazla anlamsızlaştırıyor. Çünkü Türkiye artık “Avrupa'nın kapısında bekleyen bir ülke olmak” gibi basit bir çıkarımın anlamsızlığını da giderek daha yakından fark etmenin dünya siyasetindeki kayda değer sembollerinden biri hâline dönüştü. Toplumsal ve iç siyasi meselelerdeki sorunlar ile geçmişe dayalı husumetlerin sürmesi ve tüm bu olumsuzlukları kendi çabalarıyla aşmanın değeri ise bu esnada bir “dış aktöre atfedilen kutsiyet” ile eş değer görülmüyor.
Ayrıca Avrupa'nın geniş Avrasya için toplumsal anahtarı konumunda ve enerji, güvenlik, ulaşım ve jeopolitik denklemde içeriden etkide bulunan bir aktör olarak Türkiye, Avusturya gibi kimi zaman tarihsel histeriler için kaybolan geleneksel ülkelerin, güncel durumda “bakmak ve görmek” arasında farkı hissetmesini sağlayan dönemin kilit oyuncuları arasındaki yerini de sağlamlaştırdı. Fakat daha önemli olan, Viyana'nın Türkiye'yi yalnızca gerektiğinde başvurulan bir stratejik ortak olarak değil, Avrupa'nın geleceğinin doğal bir parçası olarak görmeye başlayıp başlayamayacağıdır. Stocker'ın Ankara ziyareti belki de bu sorunun ilk ciddi sınavlarından biridir. Hızla değişen dünyada Avusturya gibi belirli bir tarihsel tek yönlü bakış açısı ve şarkiyatçılık ile gündelik pragmatizm sarmalındaki ülkeler adına Türkiye'ye sırt çevirmek hâlâ mümkün olabilir. Ama gelinen mevcut durumda, “Türkiye gerçeği”ni ve insanını görmezden gelmenin, artık giderek daha pahalıya mal olacak diğer sonuçlara zemin hazırlayacağı ortadaki diğer bir gerçekliktir.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.