Sevr Antlaşması, Avrupalı büyük güçlerin yaklaşık iki asırdır uyguladığı Şark meselesinin metne dökülmüş son safhasıydı. Sevr’i sadece I. Dünya Savaşı’nın bir sonucu değil de iki asırlık tarihsel bir sürecin kaçınılmaz bir hesaplaşması olarak değerlendirebilir miyiz?
Evet, doğru bir tesbit. Sevr Antlaşması, tarihî Şark meselesi çerçevesinde değerlendirilmelidir. Son iki asırlık tarihî süreç açısından baktığımızda Şark meselesi, Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılması,tarihe mâl edilmesi, mümkün olursa, Türklerin geldikleri Orta Asya topraklarına gönderilmesi anlamına geliyor. Daha açık deyimle bu mücadele, 11. yüzyıldan beri Türkler ile Avrupalılar arasında devam etmekte olan kıyasıya rekabet ve hesaplaşmadır. Dolayısıyla Sevr Antlaşması da bu rekabetin son safhası, Avrupalıların bir çeşit Şark meselesine ilişkin nihai çözümüdür.
“Sykes-Picot Anlaşması’na ilk karşı çıkan ve sonuç alan, Millî Mücadele zaferiyle Türkler oldu”
Savaş yıllarında yapılan Sykes-Picot, Petrograd veya St. Jean Maurienne gizli paylaşım tasarıları, Paris, Londra ve San Remo Konferansları ile nasıl nihai bir metne (Sevr’e) dönüştürüldü? İtilaf Devletleri bu masalarda kendi aralarındaki çıkar çatışmalarını Sevr metnine nasıl yansıttılar?
Her ne kadar soruda belirtilen gizli anlaşmalar, Osmanlı Devleti’ni bağlamayan ama onu ilgilendiren İtilaf Devletlerinin kendi aralarında ve Rusya ile yaptıkları gizli paylaşım anlaşmalarıydı. Tabiatıyla 1916 tarihli Sykes-Picot Gizli Anlaşması, İngiltere-Fransa arasında Osmanlı Devleti’nin Arap topraklarını paylaştıran bir anlaşmaydı. Söz konusu anlaşma, doğrudan ve dolaylı nüfuz bölgelerini öngörüyordu. Bağdat ve Basra doğrudan İngiliz yönetiminde olacak, onun batısındaki bölge de dolaylı yönetim hâlinde kalacaktı. Onun bitişiğindeki bölge ise yine dolaylı yönetim olarak Fransızlara kalacaktı. Yani, Kerkük-Akka hattının kuzeyi Fransızların olacaktı. Bundan başka, Elazığ’dan itibaren Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Çukurova bölgelerinin yanı sıra Suriye ve Lübnan ise Fransızlar için doğrudan yönetim, İskenderun serbest liman, Filistin’de ise uluslararası bir yönetim olacaktı.
Daha sonra anlaşılacak ki bu girişim, Filistin’de İsrail’in kurulması yolunda ilk adımdı. Onay karşılığında, Doğu Anadolu toprakları ile Boğazlar bölgesi mecburen bir “sus payı” olarak Rusya’ya bırakılmıştı. Ne var ki 1917’deki Bolşevik İhtilali, bu “sus payları”nı geçersiz kıldı. Şunu da belirtmek lazım; bu gizli anlaşmalar, tam anlamıyla gerçekleşmedi. Mesela, Sykes-Picot’da Musul vilayetindeki Kerkük petrol bölgesi ile Antep, Urfa ve Maraş Fransızlara verilmişti. Ancak Mondros Mütarekesi’nin doğal sonucu olarak Musul vilayeti ile mezkur şehirler İngilizlerce işgal edilmişti. Bu ise gizli anlaşmaya aykırıydı. Bunun üzerine taraflar arasında yapılan uzun pazarlıklardan sonra Eylül 1919’da Suriye İtilafnamesi imzalanmış ve bu anlaşma sonucunda İngilizler; Antep, Urfa ve Maraş’ı tahliye şartıyla petrol bölgesi Kerkük’ü kendi nüfuz bölgesine dâhil ettirdi. Ayrıca Kerkük petrollerinden % 25’lik payı da Fransızlara vermeyi kabul etmişti. Daha da önemlisi, Anadolu’daki Millî Mücadele zaferi sonunda Antep, Urfa ve Maraş başta olmak üzere Güneydoğu ve Çukurova bölgeleri tamamen Türklerin kontrolüne geçti. Sonuç olarak, Sykes-Picot Gizli Anlaşması, daha ziyade Arap topraklarını İngiltere ve Fransa arasında paylaştıran ve daha sonra manda yönetimleri kurulmasını sağlayan bir emperyalist paylaşım anlaşmasıydı. Bu anlaşmaya ilk karşı çıkan ve sonuç alan da Millî Mücadele zaferiyle Türkler oldu.
“Mondros Mütarekesi, İngiltere tarafından hazırlanmış bir dikte antlaşmadır”
Mondros Mütarekesi’nin imzalanma sürecinde Osmanlı heyetinin (Rauf Bey ve heyetini) Amiral Calthorpe karşısında yaşadığı diplomatik baskı ve yalnızlığı hayli ilgi çekici. Mütareke masasındaki bu çaresizlik ve metindeki muğlak maddeler (özellikle 7. ve 24. maddeler) Sevr’in zeminini nasıl hazırladı?
Mondros Mütarekesi, Osmanlı Devleti için resmen I. Dünya Savaşı’nı bitiren bir ateşkes antlaşmasıdır. Daha doğru deyimle, yenilgiyi tescilleyen bir antlaşmadır. Aynı zamanda Mondros, Akdes Nimet Kurat’ın ifadesiyle “imparatorluğun son nefesi” idi. Her ne kadar Rauf Bey başkanlığında bir Osmanlı heyeti, Limni Adası’ndaki Mondros Limanı’nda gerçekleşen ateşkes görüşmelerine katılmış ise de söz konusu görüşmeler; bir karşılıklı müzakere şeklinde değil, dikte şeklinde gerçekleşti. Yani, Osmanlı heyetinin ortaya konulan mütakere maddelerini değiştirme gücü bulunmuyordu. Bundan dolayı Mondros Mütarekesi, genellikle İngiltere tarafından hazırlanmış bir dikte antlaşmadır. Bu süreçte belirleyici olan İngiliz amiral Calthrope’dur. Bu mütarekenin dikte olduğunun en büyük delili, üç gün gibi kısa sürede sonuçlanmış olmasıdır.
Mütarekenin apaçık bir dikte antlaşma olduğunun bir başka delili de mütareke metnine konulan Suriye ve Irak kavramlarının antik çağ anlamında kullanılmış olmasıdır. Dolayısıyla Suriye ve Irak denilince, Çukurova ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini içine alacak bir şekilde anlaşıldı ve uygulandı. Osmanlı heyeti bunun bile farkında değildi. Ayrıca 7. ve 24. maddeler de muğlaklık içerir. Özellikle 7. madde İtilaf Devletlerine güvenliklerini tehlikede gördükleri durumlarda stratejik yerleri işgal edebilme hakkını veriyor. Bu madde hem keyfi ve hem de tehdit içeren bir maddedir. 24. madde ise Ermeni vilayetleri denilen Doğu Anadolu bölgesinde karışıklık çıktığı takdirde İtilaf Devletlerinin müdahalesini öngörür. Bu maddeler de de somut gerçeklik yoktur; tamamen keyfilik üzerine kuruludur.
Son olarak ifade edeyim ki Mondros Mütarekesi, bir ateşkes antlaşması olmasına rağmen sanki İtilaf Devletleri kalıcı olacaklarmış gibi hareket ettikleri de aşikârdır. Bu mütarekenin ilk sonucu, İtilaf Devletlerinin Doğu Trakya ve Anadolu’daki işgallerinin başlamasıdır. İkinci ve Türkler için en önemli sonucu da özellikle işgale uğramış ve işgale uğrama ihtimali olan bölgelerde, Müdafaa-i Hukuk adı verilen direniş cemiyetlerinin kurulmasıdır. Bu yapılanma Kuzeydoğu Anadolu ve Ahısha ve Ahılkelek gibi bölgelerde şura hükûmetleri şeklinde kendini gösterdi.
“Sevr Antlaşması, karşılıklı müzakere edilen normal bir barış antlaşması değildir”
İtilaf Devletlerinin Osmanlı heyetine Sevr metnini tebliğ ederken herhangi bir hakiki müzakereye yanaşmayıp bunu tek taraflı bir dikte şeklinde sunması ve metnin yapısı gözönüne alındığında Sevr klasik bir “barış antlaşması” mıdır, yoksa devleti ve milleti imha belgesi midir?
Sevr Antlaşması da tıpkı Mondros Mütarekesi gibi bir dikte barış antlaşması olup, Osmanlı yöneticilerine müzakere hakkı bile verilmedi. Bu yönüyle Sevr Antlaşması, karşılıklı müzakere edilen normal bir barış antlaşması değildir. Her şeyden önce Sevr Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin siyasi varlığını sona erdiren imzalanmış bir barış antlaşmasıdır. Bu tesbit, ilk önce Sevr taslağını Paris’te teslim alan Ahmet Tevfik Paşa tarafından yapılmıştır. İkincisi; hükümleri incelendiğinde, Osmanlı Devleti’ni yok sayan, Anadolu’da küçük bir yere sıkıştıran ve bu hâliyle siyaseten Türkleri de yok sayan bir barış antlaşmasıdır. Bundan dolayı Atatürk, Sevr Antlaşması’na -Nutuk’da Sevr Projesi diyor- bir “idam fermanı” olarak değerlendiriyor. Hakikaten Sevr Antlaşması, devlet ve milletin idam fermanıdır. Kanaatimizce, Lozan ile karşılaştırılması bile doğru değildir. Çünkü Sevr, o kadar kötü bir antlaşmadır ki kriter olarak kabul edilmemesini gerekir. Ama Türkiye’de bazı kesimler, Lozan’ı zafer olarak göstermek için Lozan ile “sıfırın altında kalan” Sevr Antlaşması’nı kıyaslamayı tercih ediyorlar. Yapılırsa da bu karşılaştırma sonuç-sonuç analizidir.
“İstanbul Hükûmeti ile Ankara Hükûmetinin Sevr’e bakışları farklıdır”
Sevr taslağı İstanbul’a ulaştığında ve Bab-ı Ali ile kamuoyunda tartışıldığında nasıl bir yankı buldu? İstanbul Hükûmeti ve devlet ileri gelenlerinin antlaşmaya yaklaşımı ile Anadolu’daki ve İstanbul’daki kamuoyunun algısı arasındaki temel kırılma noktaları nelerdir?
Kabul edelim ki Bab-ı Ali ve onu destekleyen bazı gazeteler, Avrupalıları kızdırmamak gerektiği, aleyhimizde olsa bile buna mecbur olunduğu görüşündedirler. Alemdar gazetesi, bu görüşün adeta temsilcisidir. Onlar, bu işi siyaset yoluyla çözülmesinden yanadırlar. Bab-ı Ali derken Damad Ferid Paşa Hükûmeti’ni düşünmek gerekir. Ayrıca İstanbul’da yayınlanan İleri gibi gazeteler, ta Sevr taslağı verildiği andan itibaren buna karşı çıkarlar. Buna karşılık TBMM, daha ziyade İleri gazetesi üzerinden Sevr taslağını öğrenmiş ve milletvekilleri büyük tepki göstermişlerdi. Bir milletvekili “Yok saysa idiler daha iyi ederlerdi” şeklinde tepkisini göstermişti. Bundan başka Damad Ferid Paşa’nın temsil ettiği İstanbul Hükûmeti ile Ankara Hükûmeti'nin Sevr’e bakışları, taslağının içeriği bilindiği andan itibaren farklıdır. İstanbul, siyaseten çözümden yana iken Ankara, muhtemeldir ki İtilaf baskısından uzak olmasının etkisiyle diplomasi ve askerî mücadeleyi birlikte düşünüyordu. Buna rağmen Sevr Antlaşması öncesinde İstanbul Hükûmeti’nin hazırladığı “Sevr taslagına yanıtında devletin temel meselelerinde öngördükleri görüşler ile Ankara Hükûmeti’nin aynı günlerde yayınladığı 48 sayfalık bir risalede, genel hatlarıyla benzerlik arz eder. Bu konuda Mete Tunçay’ın “ Sevr’e Karşı Anadolu’nun Bir Yayını” adlı bir makalesi ile benim Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Dış Politika adlı kitabımda yayınlanan “Sevr Taslağına Karşı İstanbul ve Ankara Hükûmetlerinin Tavrı” adlı bölümü okuyabilirler.
“Sevr Antlaşması’nın imzalanması, Millî Mücadele’nin halk nezdindeki meşruiyetini kuvvetlendirdi”
İtilaf Devletlerinin işgal politikaları ve Sevr dayatmasının Kuva-yı Milliye ile Millî Mücadele hareketini zorunlu bir tepki olarak ortaya çıkardığını söyleyebilir miyiz? Sevr Antlaşması’nın imzalanma süreci, Ankara’da şekillenen direnişin meşruiyet kazanmasında ve halkın kenetlenmesinde nasıl bir “kırılma ve hızlandırıcı güç” rolü oynadı?
Millî Mücadele’nin ortaya çıkışıyla Sevr’in doğrudan bir ilişkisi bulunmuyor. Yerel de olsa işgale karşı direniş; Mondros’tan sonra başladı, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktıktan sonra ortak cephe ihtiyacını ortaya koyan Amasya Genelgesi’ni yayımlamasıyla millî nitelik kazandı. Ayrıca Millî Mücadele döneminde iki kritik dönem vardır. Birincisi, İzmir’in Yunanlılarca işgalidir. Bu işgal, direnişe inanmayanları bile Anadolu hareketine katılmalarını sağladı. İkincisi, Sevr’in imzalanmasıdır. Tabiatıyla bu imza, Millî Mücadele hareketinin halk nezdindeki meşruiyetini kuvvetlendirdi. Zaten TBMM, 7 Haziran 1920 tarihli kararıyla 16 Mart 1920’den itibaren Osmanlı Hükûmeti’nin imzaladığı ve imzalayacağı hiçbir antlaşmayı kabul etmeyeceklerini duyurmuşlardı. Sevr, bunu haklı çıkardı ve kuvvetlendirdi.
“Sevr, uluslararası hukuk açısından ‘onaylanmayan bir barış antlaşması’ hükmünde kaldı”
Osmanlı kamuoyunun imzalandığı günden itibaren Sevr’i yok hükmünde sayması ve Meclis-i Mebusan’ın kapalı olması sebebiyle onaylanamamış olması dikkate alındığında, Türk siyasal tarihi ve uluslararası hukuk açısından Sevr’in bugün durduğu yeri nasıl tanımlamalıyız?
Osmanlı kamuoyunun Sevr’i yok hükmünde sayması gibi bir durum yoktur. Gerçek şu ki Sevr Antlaşması Osmanlı Devleti temsilcilerince imzalanmış bir barış antlaşmasıdır. Daha sonraki açıklamalarından anlıyoruz ki Sultan Vahdeddin, vakit kazanmak için imzalanmasına rıza göstermiştir. Çünkü ortada bir meclis de olmadığına göre, Sultan Vahdeddin de Sevr’i onaylamadı. Bu da bir tarihî realitedir. Hatta o süreçte Damad Ferid Paşa, Sevr’i uygulamaya gönüllüdür. Vaktinde bunu başaramayınca İtilaf Devletleri, sadrazamın değiştirilmesini istemişlerdi. Onun yerine getirilen Ahmet Tevfik Paşa Hükûmeti ise İtilaf Devletlerinin beklentilerinin aksine, Sevr’in onaylanması için seçimlerin yapılıp meclisin açılması ve Anadolu’daki Mustafa Kemal Paşa ile uzlaşılması görüşünü savundu. Bundan dolayıdır ki İtilaf Devletleri, bu hâliyle Sevr’i uygulatmanın mümkün olmadığını anlamışlar ve “hafifletilmiş Sevr” için II. Londra Konferansı’nı toplamak zorunda kalmışlardı. Velhasıl Sevr, onaylanmamış ve uluslararası hukuk açısından “onaylanmayan bir barış antlaşması” hükmünde kaldı. Sevr onaylanıp uygulanamadığı için Mudanya Mütarekesi’nden sonra yeni bir barış konferansı toplanması ihtiyacı ortaya çıktı. Yeni konferansın resmî adının “Yakındoğu İşleri Hakkında Lozan Konferansı” olduğu düşünüldüğünde İtilaf Devletleri, Sevr’de yarım kalan işlerini Lozan Konferansı’nda kendilerince halletmeye çalışmışlardı. Lozan’ı değerlendirmek ise başka bir meseledir.