}
21 Temmuz 2026

Prof. Dr. Mehmet Güneş: “Belediyeler, Osmanlı modernleşmesinin parçasıydı”

Prof. Dr. Mehmet Güneş, “Belediye: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Yerel Yönetimler” kitabından hareketle Osmanlı’da modern belediyeciliğin doğuşunu, Şehremaneti’nden taşra belediyelerine uzanan dönüşümü ve bu deneyimin Cumhuriyet’in yerel yönetimlerine bıraktığı mirası Tercüman’a anlattı.

Dünyadaki yerel yönetim tarihiyle kıyasladığımızda, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan çizgide Türk belediyeciliğini besleyen en temel kavramsal ve tarihsel kaynaklar nelerdi?

Klasik İslam devletlerinde şehir yönetimi, altyapı hizmetlerinin ve tesislerinin kurulması bakımından ilk zamanlar parlak örnekler göstermiş olsa da Avrupa’da uygulandığı şekliyle bir belediye ve seçimli bir meclis örneğine dayanmadığı için klasik İslam ve Osmanlı şehir yönetimi, tam bir mahalli idare kalıbı içinde ele alınamaz. Dolayısıyla Türk belediyeciliğinin temel tarihsel ve kavramsal kaynakları, Batı’daki komün geleneğinden ziyade Türk-İslam şehir yönetimi anlayışına dayanır.

Osmanlı yerel yönetim anlayışında hizmetler uzun süre kadı, vakıf, hisbe (ihtisap), lonca ve mahalle teşkilatı gibi geleneksel kurumlar aracılığıyla yürütüldü. Bu sistemde kadı, hukuki işleri yürüten bir devlet görevlisi olmanın yanında temizlik, imar, yol ve kaldırım yapımı, çarşı ve pazarların denetimi gibi belediye hizmetlerinden sorumluydu. Kadılığın denetimine tabi olarak söz konusu hizmetlerin önemli kısmını icra eden vakıflar; genel itibariyle eğitim, sağlık, sosyal yardım, su temini, köprü, çeşme, han, hamam, medrese, hastane ve diğer kamu hizmetlerini finanse ederek şehir yaşamının temel taşı hâline gelmişti. Şehir yönetiminin önemli bir diğer unsuru olan hisbe teşkilatı dâhilinde görev yapan muhtesip de kamu düzenini, çarşı-pazar denetimini, fiyatları, ölçü ve tartıları, üretim kalitesini ve genel şehir düzenini kontrol etmekle görevliydi. Böylece şehir yönetimi, hukuki denetimi sağlayan kadı ile onun kontrolü altında idari ve ekonomik sorumluluğu üstlenen vakıflar ile denetimi sağlayan hisbe kurumu arasında paylaşılmış oluyordu. Bu şekilde Doğu-İslam şehir yönetimini referans alıp geliştiren Osmanlı Devleti’nde Avrupai bir modern belediye teşkilatına uzun süre ihtiyaç duyulmadı.

Modern belediyeciliğe geçiş, ancak Avrupa devletleriyle ilişkilerin arttığı ve sosyo-ekonomik dünya düzeniyle entegrasyonun geliştiği dönemlerde gündeme gelecekti. Batı’da yaşanan siyasi ve ekonomik gelişmelere bağlı olarak 19. yüzyılda artan ekonomik, toplumsal ve siyasi dönüşümler, Osmanlı’nın geleneksel yerel hizmetlerinde dönüşümü zorunlu kılacaktı. Zira uluslararası ticaretin gelişmesi, Osmanlı ekonomisinin dünya piyasalarına açılması ve özellikle İstanbul, İzmir, Selanik ve Beyrut gibi liman kentlerinin hızla büyümesi; altyapı, ulaşım, temizlik, su, aydınlatma ve imar hizmetlerine yönelik yeni ihtiyaçlar doğurmuştu. Artan nüfus, göç, yabancı sermaye ve ticari faaliyetler, şehirlerin fiziksel yapısını değiştirirken geleneksel kurumların bu yeni sorunlara çözüm üretmekte yetersiz kalması, modern belediye teşkilatını zorunlu hâle getirmişti. Çeşitli vesilelerle Avrupa’ya giden Osmanlı devlet adamlarının gözlemleri de modern belediyeciliğin gelişiminde etkili oldu. Avrupa’ya gönderilen elçiler ve bürokratlar, düzenli şehirleri, belediye hizmetlerini ve kent yönetimindeki modern uygulamaları inceleyerek bunların Osmanlı şehirlerine uyarlanması gerektiğini savundu. Esasen yerel hizmetlerin yürütülmesinde bazı değişimlerin yapılması gerekli görülmüş, bunun için klasik sisteme dayanılarak İhtisab Nezareti teşkil edilmişti. Ne var ki bu uygulamadan beklenen başarı sağlanamayınca vazgeçilerek başka idari düzenlemelere gidilecekti.

Avrupa tarzı belediye sistemi bürokratlar tarafından sıklıkla dile getirilmesine ve bu yönde çalışmalara başlanılmasına rağmen, modern belediyecilik alanında asıl dönüm noktası, Kırım Savaşı (1853-56) olacaktı. Savaş sırasında İstanbul’a gelen çok sayıdaki yabancı asker, diplomat ve tüccarın özellikle Beyoğlu-Galata bölgesindeki belediye hizmetlerine dair şikâyetleri üzerine Osmanlı yönetimi, 1855 yılında “Şehremaneti” namıyla bir hizmet birimi kurarak modern belediyecilik yönünde ilk adımını attı. Osmanlı klasik teşkilatında önceleri şehir mimarisiyle ilgili olarak kullanılan “Şehremini” unvanı, bir kamu görevlisi olsa da bu tarihten itibaren modern belediye başkanlığı anlamında kullanılmaya başlandı. Bununla birlikte Osmanlı-Türk belediyeciliği, Batı’daki yerel yönetim anlayışından farklıydı. Tarihsel olarak Avrupa’da belediyeler, Orta Çağ’dan itibaren merkezî iktidara karşı idari ve mali özerkliğe sahip komünlerin ürünü olarak gelişirken, Osmanlı’da yerel yönetim geleneği merkeziyetçi devlet anlayışı üzerine kurulmuştu. Padişahın mutlak otoritesi, devletin toprak üzerindeki hâkimiyeti ve feodal yapının bulunmaması nedeniyle Batı’dakine benzer özerk belediyeler ortaya çıkmamıştı. Dolayısıyla yeni dönemde Osmanlı yönetiminin amacı; Batı’daki gibi demokratik temsil veya özerk yerel yönetimler oluşturmak değil, merkezî otoriteyi koruyarak halkın belediye hizmetlerini daha etkin yürütmek oldu. Bu nedenle bir süre daha halkın yerel yöneticileri seçme hakkı bulunmadı. Zamanla yapılan hukuki düzenlemelerin de etkisiyle modern belediyecilik, 19. yüzyılda tecrübe edilen ekonomik dönüşümler, Tanzimat reformları, Avrupa etkisi ve şehirleşmenin doğurduğu yeni ihtiyaçlar doğrultusunda ivme kazandı. Cumhuriyet döneminde ise çağdaş yerel yönetim anlayışıyla kurumsallığını geliştirdi.

"Modern belediyeciliğe geçiş Şehremaneti ile başladı"
Osmanlı’da modern belediyeciliğe geçişin ilk ve en önemli adımı olan İstanbul Şehremaneti’nin kuruluşu, imparatorluğun kent yönetimi zihniyetinde nasıl bir kırılma yarattı?

Yerel hizmetlerin görülmesinde modern bir sistem tesis etmek üzere 1855 yılında başkent İstanbul’da Şehremaneti’nin teşkil edilmesi, Osmanlı kent yönetiminde yeni bir sürecin başlangıcı olarak müstakil belediye reisi anlayışının gelişmesini sağlamış ve yapılacak yerel reformların tetikleyicisi olmuştu. Kırım Savaşı esnasında İstanbul’a gelen yabancı nüfusun etkisiyle Avrupa’nın dikkatini başkente yöneltmesi ve mevcut işleyişin artan kent ihtiyaçlarını karşılayamaması üzerine başlatılan çalışmalar kapsamında geleneksel ihtisap sistemi ilga edilerek yerine Şehremaneti ihdas edilirken, belediye hizmetlerinin daha düzenli ve kurumsal bir yapıyla yürütülmesi hedeflenmişti. Şehremaneti, görev tanımında şehir temizliği, yol ve kaldırım düzeni, pazar denetimi, fiyat istikrarı, esnafın kontrolü, temel ihtiyaç maddelerinin temini ve vergi tahsilatını üstlenmişti. Emanetin icra makamı olarak merkezî hükûmet tarafından atanan bir şehremini ile danışma birimi olarak bir şehir meclisi oluşturulmuştu. Böylece belediye hizmetleri, belirli bir teşkilat ve hukuki düzenleme çerçevesine oturturulmuş, İstanbul’un yönetiminde modern belediyeciliğin temelleri atılmıştı.

Ne var ki modern belediyecilik yolunda teşkil edilen Şehremaneti, tam anlamıyla özerk ve modern bir belediye niteliği taşımıyordu. Mali kaynakları son derece sınırlıydı. Bağımsız bir bütçesi bulunmuyor, topladığı gelirleri Maliye Hazinesi’ne aktarıyor ve giderlerini merkezî hükûmetten aldığı tahsisatla karşılıyordu. Ayrıca hukuki, mali ve idari açıdan Meclis-i Ahkâm-ı Adliye başta olmak üzere Maliye, Nafia, Ticaret ve Zabtiye Nezaretleri gibi merkezî organların denetimi altında faaliyet göstermesi ve görevlilerinin hükûmet tarafından atanarak belirlenmesi nedeniyle güçlü bir merkezî idareye bağlı bulunuyordu. Şehir meclisinin yetkileri de büyük ölçüde danışma göreviyle sınırlıydı. Dolayısıyla Şehremaneti, bir yandan Avrupa tarzı belediye teşkilatının Osmanlı’daki ilk örneği olarak kent yönetiminde kurumsallaşma ve modernleşme yönünde bir dönüşüme yol açarken, diğer yandan merkeziyetçi yönetim anlayışını muhafaza etmek suretiyle geleneksel sistemin birçok özelliğini bünyesinde taşımaya devam etmişti. Bu açıdan Şehremaneti, klasik Osmanlı şehir yönetimi ile modern belediyecilik arasında bir geçiş niteliği taşımış, sonraki belediye reformlarının temelini oluşturmuştu.

"Belediye teşkilatı taşraya aşamalı olarak yayıldı"
Başkentte başlayan bu kurumsallaşmanın taşraya yayılma süreci nasıl işledi? Taşra belediye mevzuatının hazırlanıp sahada uygulanmasında ne gibi yerel dirençler veya zorluklarla karşılaşıldı?

Belediye teşkilatının taşraya yayılması, modern vilayet sisteminin kurulmasıyla birlikte, aşamalı olarak gerçekleşti. Bu hususta ilk hukuki adım, belediye meclislerinin yapısı ile görevlerini izah etmediği hâlde varlığına yer veren 1864 Vilayet Nizamnamesi'yle atıldı. Belediyelerin fiilen kurulması ise 1865 yılında Tuna Valisi Midhat Paşa’nın girişimiyle olacaktı. Midhat Paşa, hükûmete sunduğu teklifleri takiben Tuna vilayetinde yürüttüğü imar, temizlik, çarşı-pazar denetimi ve kamu düzenine dair işlerin etkin biçimde yürümesi için belediye meclislerini oluşturdu. İlk deneyimin ardından 1867 tarihli belediye meclisleri hakkında talimatnameler neşredilerek belediyeler taşra genelinde yaygınlaştırıldı. Belediye mevzuatının tatbikinde bazı güçlükler yaşanıyordu. Öncelikle modern belediyeciliğe İstanbul, İzmir, Selanik ve Beyrut gibi ticaret ve liman şehirlerinde duyulan ihtiyaç belirgin iken, küçük ve dış dünyayla sınırlı ilişkisi bulunan yerlerde nüfus, ekonomik canlılık ve modern kentsel ihtiyaçlar ve halkın talepleri yeterince yoktu. Ayrıca Osmanlı belediyeleri yerel inisiyatifle değil, merkezî hükûmet tarafından kurulan ve sıkı biçimde denetlenen kurumlardı. Belediye başkanları merkezî hükûmetin onayıyla göreve geliyor, belediye bütçeleri vilayet idare meclislerinin denetiminden geçiyordu. Belediye reis ve üyelerinin büyük ölçüde maaşsız çalışması ve belediye gelirlerinin yetersiz olması da önemli sorunlardı. Dolayısıyla taşrada karşılaşılan temel problem, yerel direnişten ziyade modern belediyeciliği destekleyecek sosyo-ekonomik koşulların, mali imkânların ve idari kapasitenin yeterince gelişmemiş olmasıydı. Bu nedenle belediye teşkilatı, ticaret ve liman kentleri dışında yerel taleplerden değil, merkezî yönetimin modernleşme ve idari bütünleşme politikalarının bir uzantısı olarak taşraya yayıldı.

Belediyelerin taşrada yayılması sürecinde, merkezî idarenin sıkı denetimi ve yerel koşullara bağlı esnek uygulamalara da yer verildi. Zira personel yetersizliği, idari kapasitenin eksikliği ve mevzuatın uygulamadaki belirsizliği nedeniyle teşkilatlanma, her bölgede aynı hız ve başarıyla ilerlemiyordu. Mesela merkezle taşra arasındaki koordinasyonu güçlendirmek ve belediye başkanlığı seçimlerinde yaşanabilecek aksaklıkları önlemek için Midhat Paşa, ilk zamanlar kaza merkezlerinde belediye işlerinin kaymakamlar tarafından yürütülmesini önermiş; bu teklif merkez tarafından uygun görülerek padişahın onayıyla tatbik edilmişti. Belediye meclislerinin yapısı da bölgenin nüfus özelliklerine göre değişiklik göstermiş; Müslüman ve gayrimüslim üyelerin birlikte yer aldığı meclislerin yanında sadece Müslüman veya gayrimüslim üyelerden oluşan meclisler de görev yapmıştı. Önemli bir zorluk da kanunların yerel ihtiyaçları her zaman karşılamamasıydı. Özellikle yabancı nüfusun yoğun olduğu İzmir ve Selanik gibi ticaret merkezlerinde yabancıların meclis üyeliği hakkında açık hüküm bulunmaması tereddüde yol açınca hükûmet, Altıncı Daire-i Belediye mevzuatını esas alarak bu eksikliği gidermişti. Ayrıca Halep için özel talimatname hazırlanarak belediye teşkili ve memurların görevleri, bölgenin şartlarına uygun düzenlenmişti. Bu örnekler, merkezî idarenin standart mevzuatı gerektiğinde yerel koşullara göre uyarladığını gösteriyordu. Bu arada merkez, taşradaki uygulamaları sürekli denetliyordu.

Kurumsallaşmanın hukuki zemini, 1871 tarihli İdare-i Umumiye-i Vilayât Nizamnamesi’yle güçlendirildi. Bu yönetmelik, belediyelerin yapısı, meclislerin teşkili, üyelerin seçimi, görev ve yetkileri ile çalışma usullerini açıklayarak belediye idaresini vilayet yönetiminin ayrılmaz bir parçası hâline getirdi. Buna rağmen, İstanbul'da olduğu gibi taşra için müstakil bir belediye kanununun hazırlanması zaman aldığından sorunlar; geçici talimatlarla, merkez-taşra arası yazışmalarla ve özel düzenlemelerle çözümlenmeye çalışıldı. Belediyelerin taşraya yayılması, 1876 tarihli Kanun-ı Esasi’nin belediyeler teşkili ve işleyişinin özel bir kanunla düzenlenmesini öngörmesiyle önemli bir aşamaya girdi. 5 Ekim 1877 tarihli Vilâyât Belediye Kanunu yürürlüğe konularak taşra belediyelerinin teşkilatı, görevleri ve işleyişi ayrıntılı biçimde düzenlendi. Kanun, belediyelerin tüzel kişiliğini açıkça tanımlamasa da belediye mallarını yönetebilme, dava açabilme ve açılan davalarda taraf olabilme gibi yetkiler tanıyarak belediyelere fiilen tüzel kişilik niteliği kazandırdı. Kurumsallaşma, merkezî idarenin sıkı gözetimi altında yürütülüyordu. Bir bölgede belediye teşkiline ihtiyaç duyulduğunda idari süreci mülkî amir başlatıyor; belediye meclisinin aldığı kararlar ise idare meclisinin, valinin ve gerekli durumlarda Dâhiliye Nezareti'nin onayından geçiyordu. Belediye bütçeleri düzenli olarak merkez tarafından denetleniyor, seçimlerin zamanında yapılması, seçim usullerine uyulması ve aynı kişinin hem idare hem de belediye meclisinde görev almaması gibi konularda taşraya talimatlar gönderiliyordu. Mevzuatta yer almayan hususlar ise merkezde değerlendiriliyor, yeni kararlarla uygulamaya yön veriliyordu. Osmanlı kurumlarının tarihsel seyri hakkında önemli bilgiler içeren vilayet salnameleri, bu düzenlemelerin büyük ölçüde hayata geçirildiğini; belediyelerin reis, Müslüman ve gayrimüslim üyeler ile sandık emini, kâtip, tabip, mühendis ve müfettiş gibi görevlilerden oluşan teşkilat yapısıyla ülkenin birçok yerinde faaliyete geçtiğini göstermektedir.

Yine de taşrada belediye mevzuatının tatbikinde çeşitli zorluklar yaşanıyordu. Belediyelerin hukuken kurulmuş olmalarına rağmen, idari ve mali bakımdan özerk hareket edememesi önemli bir sorundu. Belediye meclislerinin kararları, çoğu zaman idare meclisi veya valinin onayına bağlıydı. Birçok şehirde belediye binası bulunmadığı için belediyeler hükûmet konaklarında faaliyet gösteriyordu. Belediye yönetimi üzerinde valilerin etkisi de belirleyiciydi. Özellikle belediye reislerinin atanması ve görev süreleri büyük ölçüde valilerin iradesine bağlı olduğu için belediyeler, bağımsız karar alabilen yerel kurumlar hâline gelemiyordu. Bir diğer sorun ise belediyelerin yerel eşraf grubunun kontrolü altında kalmasıydı. Belediye meclisi üyeliği ve seçmenlik için hukuken belirli miktarda vergi ödeme şartı aranması, yönetime ekonomik açıdan güçlü kesimlerin katılabilmesine yol açtı. Bunun sonucunda belediye meclisleri, çoğu şehirde aynı ailelerin, tüccarın, büyük toprak sahiplerinin veya ulema ve bürokrat ailelerinin elinde kaldı. Kanunen üyelerin belirli aralıklarla yenilenmesi öngörülse de gerekli vergi şartını sağlayan kişi sayısının az olması, eski üyelerin yeniden seçilmesine yol açıyor, yerel güç odaklarının belediyeler üzerindeki hâkimiyetine zemin hazırlıyordu. Böyle olunca merkezin yerel güçleri kırma hedefine hizmet etmesi de beklenen belediyeler, uygulamada çoğu zaman eşrafın nüfuzunu sürdürdüğü yeni siyasal alanlara dönüştü. Sayılan unsurların yanı sıra eşrafın belediye meclisleri üzerindeki hâkimiyeti ve mevzuatın tatbikine ortaya çıkan idari sorunlar nedeniyle tam manasında özerk ve demokratik bir yerel yönetim sistemine dönüşemedi. Buna rağmen, Osmanlı'nın son döneminde oluşturulan taşra belediye teşkilatı, Cumhuriyet dönemindeki belediye sisteminin kurumsal temelini oluşturdu.

"Belediyelerin hizmetleri mali imkânlarına bağlıydı"
Kitabınızda belediyelerin bütçelerine geniş yer veriyorsunuz. Mali yapı, Osmanlı belediyelerinin hizmet kapasitesini nasıl şekillendiriyordu?

Osmanlı belediyelerinin hizmet kapasitesi büyük ölçüde mali imkânlarına bağlıydı. Genel itibariyle; düzenli ve yeterli gelir kaynaklarının bulunmaması, bütçe açıkları ve merkezî yönetime mali bağımlılık, belediyelerin altyapı, temizlik, sağlık, imar ve diğer kentsel hizmetleri etkin ve sürdürülebilir biçimde sunmalarını önemli ölçüde sınırlandırdı. Buna karşılık, belediye gelirlerini düzenleyen yasal reformlar hizmet kapasitesini artırmaya yönelik önemli adımlar olsa da mali sorunları tamamen ortadan kaldıramadı.

Başkentte Şehremaneti, başkent kurumu olmasına rağmen düzenli ve yeterli gelir kaynaklarına sahip olamamış; emanete tahsis edilen vergi gelirleri zamanla ya azaltılmış ya başka kurumlara devredilmiş veya Maliye Nezareti tarafından gecikmeli olarak aktarılmıştı. Bu nedenle bütçe açıkları kronik hâle gelirken savaşlar, doğal afetler, salgınlar, göçler ve muhtelif şehirleşme giderleri, mali yükü daha da ağırlaştırmıştı. Mali yetersizlikler nedeniyle Şehremaneti ve diğer belediyeler, birçok yatırımı ertelemek, memur maaşlarını geciktirmek, tasarruf tedbirleri uygulamak ve merkezî hükûmetten sürekli mali yardım talep etmek zorunda kalmıştı. Şehremaneti, gelirlerini artırmak amacıyla yeni vergi kaynakları istemiş, belediye dairelerinin fazla gelirlerine el koymuş, Osmanlı Bankası gibi kurumlardan borçlanma yoluna gitmişti. Bu yöntemler mali sorunları kalıcı biçimde çözememişti. Bu nedenle hükûmet bazı düzenlemeler yapmış, 1912 ve 1915 yıllarında belediyeler için vergi kanunları çıkarmak suretiyle belediyelerin gelir kaynaklarını çeşitlendirmiş ve mali yapısını nispeten güçlendirmişti. Taşra belediyelerinde de benzer sorunlar yaşanıyordu. Vergilerin tahsil edilememesi, personel yetersizliği, mülki idarecilerin belediyelere müdahalesi ve belediyelerin sınırlı yaptırım gücü nedeniyle gelirler yetersiz kalmış; birçok belediye, temel hizmetleri yerine getirememişti. Bu nedenle bazı hizmetleri vakıflar veya merkezî yönetim üstlenirken belediyeler, yeni gelir kaynakları aramak, borçlanmak ya da merkezîi yardıma başvurmak zorunda kalmıştı.

"Taşra belediyeleri merkezî idarenin gözetimi altında çalıştı"
Taşra belediyelerinin gelir-gider dengeleri ile belediye reislerinin tayin, taltif ve azil süreçleri, o dönemki "merkezî otorite - yerel dinamik" ilişkisi hakkında bize neler söylüyor?

Taşra belediyelerinde belediye reislerinin tayin, taltif ve azil süreçleri, Osmanlı'da merkezî otoritenin yerel yönetimler üzerindeki güçlü denetimini gösteriyordu. Bu denetim, büyük ölçüde taşradan gelen talepler ve yerel dinamikler üzerinden işliyordu. Belediye reislerinin atanma süreci, sınırlı bir seçim uygulamasının ardından belirlenen isimlerin vali veya mutasarrıflar tarafından merkeze iletilmesiyle başlıyor; Dâhiliye Nezareti, Sadaret ve padişahın onayıyla tamamlanıyordu. Bu şekilde yerel idareciler, aday belirleme ve atama sürecini başlatsa da nihai karar yetkisi merkezde toplanıyordu. Belediye personelinin terfi, nişan ve rütbe gibi taltifler ile görevden alma işlemleri de merkezin onayına bağlıydı. Bu durum, başarılı veya başarısız belediye yöneticilerinin ödül ve ceza olgusunda merkezî otoritenin belirleyici rolünü ortaya koyuyordu. Kanunlarda ayrıntılı biçimde düzenlenmeyip uygulama safhasında ortaya çıkan birçok mesele, merkez-taşra arasındaki yazışmalar yoluyla çözülüyordu. Mesela, belediye reislerinin ticaret yapabilmesi, ihalelere katılması, haklarındaki şikâyetlerin değerlendirilmesi ve görevden uzaklaştırılmaları gibi konularda Dâhiliye Nezareti'nin verdiği kararlar, mevzuatın uygulama sırasında şekillendiğini gösteriyordu. Tayin, taltif ve azil işlemleri, taşra belediyelerinin merkezden bağımsız hareket etmediğini, vali ve mutasarrıfların yanı sıra sürekli olarak merkezî idarenin gözetim ve onayı altında iş yaptıklarını ortaya koymaktadır. Bu durum, Osmanlı taşra yönetiminde yerel inisiyatif ile merkezî denetimin bir arada işlemesine rağmen, son sözün büyük ölçüde merkezî otoriteye ait olduğu bir yönetim anlayışını yansıtmaktadır. Gelir-gider dengelerinin ve belediye yönetiminin devamlılığı da bu yapı içinde ele alındığında, merkezî hükûmetin mali ve idari istikrarı sağlamak için belediyeler üzerindeki kontrolünü mali işlerin yanında personel politikaları üzerinden de sürdürdüğünü gösterir.

“Temel ihtiyaç maddeleri belediye gözetimine alındı”
Gündelik ekonomik hayata indiğimizde; klasik Osmanlı şehrinden modern kente geçişte, belediyelerin esnaf kontrolü ve fiyat istikrarını sağlama vizyonu nasıl bir dönüşüm geçirdi?

Belediyelerin esnaf denetimi ve fiyat istikrarını sağlama anlayışı hem devamlılık hem de değişim arz eden bir fenomen olmuştur. Ulaşım imkânlarının sınırlı olduğu geleneksel ekonomik sistemde, Osmanlı şehirlerinde ihtiyaç maddelerinin fiyatlarına müdahale etmek ve aşırı fiyat artışlarını önlemek için uzun yıllar boyunca uygulanan narh sistemi, 1855’te Şehremaneti’nin kurulmasının ardından da belediyelerin temel görevleri arasında yer aldı. Şehremaneti Nizamnamesine göre belediye; halkın ihtiyaç duyduğu malların teminini sağlamak, narh uygulamalarını yürütmek, esnaf teşkilatını denetlemek, çarşı ve pazarları kontrol etmek, ölçü ve tartıları gözetmek, temizlik ve altyapı hizmetlerini yürütmekle yükümlüydü. Ülke genelinde belediyelerin fiyat denetimindeki rolü, halkın temel tüketim maddeleri üzerinde yoğunlaşmıştı; özellikle ekmek fiyatlarının belirlenmesi, belediyelerin en hassas görevlerinden biri olmuştu.

Dünyanın liberal ekonomik sistemiyle entegre olma sürecinde narh uygulamasının kapsamını giderek daraltan Osmanlı yönetimi, 1856’dan itibaren et ve bazı ürünlerde, 1864’te sebze ve birçok tüketim maddesinde, 1865’te ekmek dışındaki ihtiyaç maddelerinde narhı kaldırdığı gibi bu işlerle görevli eski kurumları da lağvetti. Bu şekilde hükûmet, fiyatı belirlemek yerine piyasa koşullarına uyum sağlamayı tercih etse de olağanüstü dönemlerde fiyat istikrarını koruma yaklaşımını devam ettirdi. 93 Harbi (1877-78) sırasında yaşanan et sıkıntısında olduğu gibi, Şehremaneti aracılığıyla tanzim satışları biçiminde alternatif yöntemlerle temel ihtiyaçları karşılamaya çalıştı. Bu süreçte belediyeler, fiyat belirlemenin yanında fırın ve kasap esnafını denetleyerek temel ihtiyaçların düzenli biçimde halka ulaşmasını sağlamaya çalıştı. I. Dünya Savaşı yıllarında iaşe sıkıntısı, karaborsa ve stokçuluk, belediyelerin ekonomik hayattaki müdahalesini daha da artırdı. Yaşanan kıtlık nedeniyle narha tabi ürünlerin kapsamı genişletilerek gazyağı, şeker, tereyağı, pirinç, kahve, sabun ve benzeri birçok ürünü fiyat denetimine alındığı gibi, karaborsacılar hakkında mülki idare ile polis aracılığıyla cezai işlemler uygulanmaya çalışıldı, malların dağıtımı belediye gözetimine alındı. Ancak belediyelerin yaptırım gücünün sınırlı olması nedeniyle merkezî idarenin desteğine ihtiyaç duyuluyordu.

Modern belediyecilik, fiyat kontrolüyle sınırlı değildi; şehir ekonomisinin düzenli işlemesini sağlayacak fiziki altyapının teşkiline de çalışılıyordu. Belediyeler, çarşı ve pazar yerleri kurup buğday, meyve, kereste ve hayvan pazarları açarak ticaretin belirli alanlarda yürütülmesini sağlayarak hem denetimi kolaylaştırdı hem de vergi tahsilatını düzenledi. Dükkân önlerinin işgal edilmesi yasakladı, ölçü ve tartı düzeni denetlendi ve kamusal düzeni ilgilendiren çeşitli kurallar konuldu. Ekonomik istikrarın korunması amacıyla belediyeler, stokçuluk ve mal darlığıyla da mücadele ettiler. Temel ihtiyaç maddelerinin şehir dışına satışı yasaklandı, ekmek fiyatlarının yükselmesini önlemek ve üreticinin tohumluk ihtiyacını güvence altına almak amacıyla buğday satın alma kararı alındı. Şehre gelen malların vesikayla ve narh fiyatı üzerinden dağıtılması sağlanarak karaborsa önlenmeye ve piyasa dengesi korunmaya çalışıldı.

"Belediyeler, kurumsal halk sağlığı teşkilatlarını oluşturdular"
Nüfusun, salgın hastalık risklerinin ve şehirleşmenin arttığı bir dönemde, Osmanlı belediyelerinin kamu sağlığı ve çevre temizliği (tanzifat) alanında aldığı en yenilikçi önlemler nelerdi?

Osmanlı belediyeleri, nüfus artışı, şehirleşme ve salgın hastalıkların yoğunlaştığı 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında kamu sağlığı ve çevre temizliği alanında önemli yenilikler gerçekleştirdi. Bu dönemin en dikkat çekici adımlarından biri, belediye hekimliği sisteminin kurulmasıydı. 1871 tarihli İdare-i Umumiye-i Tıbbiye Nizamnamesi’yle belediyelere tabip atanması, belediye eczaneleri açılması ve yoksul halka ücretsiz muayene ile aşılama hizmeti verilmesi kararlaştırıldı. Özellikle 1893 kolera salgını sırasında belediye hekimlerinin sayısı artırıldı; hasta sevki, evlerin dezenfeksiyonu ve ücretsiz tedavisi yoluna gidildi. Salgın hastalıklarla mücadelede belediyeler, kurumsal halk sağlığı teşkilatlarını oluşturdular. Şehremaneti bünyesinde Hıfzıssıhha-i Umumiye Komisyonu, Heyet-i Sıhhiye ve Sıhhiye Müfettişliği kurularak sağlık hizmetleri merkezî bir yapıya kavuşturuldu. Aynı dönemde İstanbul'da tebhirhaneler (buharlı dezenfeksiyon) inşa edildi; bulaşıcı hastaların izolasyonu, evlerin dezenfeksiyonu ve sağlık denetimleri sistemli hâle getirildi. Çevre temizliği de belediyelerin öncelikli görevlerinden biriydi. Kolera tehdidi nedeniyle sokak temizliği, çöp toplama, lağım ve tuvaletlerin temiz tutulması için bütçeler artırıldı; temizlik personeli ve araç sayısının yükseltilmesi planlandı. Sağlık müfettişleri; mahalle, han, apartman, dükkân ve umumi mekânları düzenli olarak denetleyerek hijyen kurallarına uyulmasını temine çalıştılar. II. Meşrutiyet döneminde sağlık teşkilatı daha da geliştirilerek 1909'da Şehremaneti Sıhhiye Müdüriyeti (İdare-i Sıhhiye) kuruldu. Bu müessese, belediye hastaneleri, tebhirhaneleri, darülacezeleri ve eczaneleri denetlemek ve belediye hekimlerinin çalışmalarını koordine etmekle sorumluydu. Aynı yıl kurulan Müessesat-ı Hayriye-i Sıhhiye ise hastane, doğumevi, yetimhane ve karantina kurumlarını tek çatı altında toplayarak modern belediye sağlık hizmetlerinin temelini oluşturdu.

Kamu sağlığı alanında, belediye hekimlerinin görevleri de ayrıntılı biçimde tanımlandı. Hekimler, hasta muayene etmenin yanında bulaşıcı hastalıkların önlenmesi, aşılama, dezenfeksiyon, sağlık teftişleri ve halkın sağlık eğitimiyle de ilgileniyordu. Fırın, kasap, bakkal, lokanta, berber, sütçü ve benzeri gıda üretim ve satış yerleri düzenli olarak denetleniyor; çalışanların sağlık kontrolleri ücretsiz yapılıyor, gıda hijyeni, temiz su kullanımı ve atık yönetimi belediyeler tarafından takip ediliyordu. Ahırların yerleşim alanlarından uzaklaştırılması, mezbahaların sağlık kurallarına uygun işletilmesi, kirli kuyuların kapatılması ve kötü koku yayan işletmelerin şehir dışına çıkarılması da uygulanan çevre sağlığı önlemleri arasındaydı. Belediyeler, insan sağlığıyla olduğu kadar hayvan sağlığıyla da ilgileniyordu. Mesela, 1898'de görülen sığır vebası sırasında hastalığın yayılmasını önlemek amacıyla karantina uygulanmış, hastalıktan ölen hayvanların imha edilmesi zorunlu tutulmuş ve bunların sanayide kullanılmasına dahi izin verilmeyerek halk sağlığı korunmaya çalışılmıştı.

"Osmanlı insanının mekân algısı değişti"
İmar faaliyetleri ve özellikle sokakların aydınlatılmaya başlanması (tenvirat), Osmanlı insanının mekân algısını, güvenlik duygusunu ve kentin gece yaşamını nasıl değiştirdi?

Osmanlı Devleti'nde özellikle Tanzimat döneminden itibaren yürütülen imar faaliyetleri, hukuki düzenlemeler doğrultusunda kentlerin fiziksel görünümünü nispeten değiştirmeye; ahalinin mekân algısını, güvenlik hissini ve gece yaşamını dönüştürmeye başlamıştı. Bu dönüşümün temelinde şehirlerin planlı hâle getirilmesi, yolların genişletilmesi, yangın riskinin azaltılması ve sokakların aydınlatılması (tenvirat) yer aldı. Yeri geldikçe neşredilen Ebniye nizamnameleri, Turuk ve Ebniye Nizamnamesi (1863) ve Ebniye Kanunu (1882) ile sokak genişlikleri standartlaştırıldı, çıkmaz sokaklar kaldırılmaya çalışıldı, kâgir yapılaşma teşvik edildi ve caddeler ile meydanlar yeniden düzenlendi. Özellikle büyük yangınların ardından kurulan komisyonlar sayesinde dar ve düzensiz mahalle dokusu yerini daha geniş, düz ve ulaşımı kolay caddelere bıraktı. Altıncı Daire-i Belediye'nin Galata ve Beyoğlu'nda yürüttüğü çalışmalar kapsamında yollar genişletildi, kaldırımlar yapıldı, kanalizasyon sistemi yenilendi, sokaklara isim ve numara verildi ve kentin ulaşımı daha düzenli hâle getirildi. Bu imar faaliyetleriyle birlikte tenvirat, yani sokakların kandil ve daha sonra gaz fenerleriyle aydınlatılması da belediyelerin temel görevleri arasına girdi. Aydınlatılan cadde ve sokaklar, gece karanlığının oluşturduğu güvensizlik hissini azalttığı gibi suç, yangın ve asayiş sorunlarına karşı daha güvenli bir şehir ortamı oluşturdu. Aynı zamanda gece saatlerinde insanların sokakları kullanabilmesini kolaylaştırdı. Ticaretin, ulaşımın ve sosyal hayatın gün batımından sonra devam edebilmesine imkân sağladı.

Aydınlatma ve düzenli şehirleşme sayesinde Osmanlı insanının mekân algısı da değişti. Geleneksel, dar ve dolambaçlı mahalle dokusunun yerini geniş caddeleri, kaldırımları, parkları, meydanları ve numaralandırılmış sokaklarıyla daha düzenli, planlı ve denetlenebilir bir kent anlayışı almaya başladı. Özellikle Beyoğlu, Galata ve Karaköy gibi bölgelerde Avrupa şehirlerini örnek alan düzenlemeler sonucunda parklar, tiyatrolar, bahçeler ve eğlence mekânları ortaya çıktı; Tepebaşı Bahçesi gibi ışıklandırılmış kamusal alanlar akşam saatlerinde konserlerin ve tiyatro gösterilerinin düzenlendiği sosyal mekânlara dönüştü. Bu türden imar ve aydınlatma faaliyetleri, şehirlerin fiziksel yapısının yanında yaşam standartlarını da değiştirdi.

"Geleneksel dayanışma belediyeler bünyesinde devam etti"
Modern ve Batılı tarzda kurumlar inşa edilirken, belediyelerin "toplum düzeni ve yardımlaşma" işlevlerinde geleneksel vakıf ve mahalle kültürünün izleri ne ölçüde yaşamaya devam etti?

Modern belediyeler, modern ve Batılı idare anlayışıyla kurulmakla birlikte, toplum düzeni ve sosyal yardım alanlarında tamamen yeni bir model ortaya koymayıp, geleneksel vakıf, mahalle dayanışması ve yerel yardımlaşma kültüründen tevarüs eden unsurları yeni bürokratik yapılar içinde yeniden düzenledi ve büyük ölçüde devam ettirdi. Belediyelerin toplum düzenini sağlama göreviyle ilgili yayımlanan mevzuat gereğince belediye çavuş ve zabıtasının görevlileri; asayişi temin, sokakları düzenleme, temizlik ve sağlık şartlarını denetleme, ölçü-tartı kontrolü, gıda güvenliği, yangın tehlikelerini önleme, esnaf faaliyetlerini düzenleme ve kamu ahlakını koruma gibi çok geniş bir alanı kapsıyordu. Bu görevler, her ne kadar modern belediyeciliğin gereği olsa da Osmanlı’nın geleneksel mahalle kültüründe kadılık, vakıf, lonca ve ihtisap kurumları tarafından yapılan işlerin kurumsallaşmış biçimleriydi. Güvenlik ve kamu düzeninin yanı sıra belediyeler, afetler karşısında toplumun korunması ve ihtiyaçlarının giderilmesinde önemli roller üstleniyordu. Nitekim, 1894 yılında meydana gelen İstanbul depreminde Şehremaneti öncülüğünde yaralıların tedavisi, barınma, iaşe, temizlik, su yollarının onarılması ve yardım organizasyonu gibi alanlarda yürütülen çalışmalar, belediyelerin idari bir kurum olmanın yanı sıra sosyal dayanışmanın merkezi hâline geldiğini gösteriyordu. Yangın vakalarından sonra da belediyeler, söndürme faaliyetlerinin dışında afetzedelerin barınma ve temel ihtiyaçlarını karşılama işlerini de üstlendiler. Bu durum, geleneksel dönemde vakıfların ve mahalle dayanışma organlarının üstlendiği koruyucu ve yardımcı fonksiyonların modern belediye yapıları içinde yeniden şekillendiğini gösteriyordu.

Belediyelerin sosyal yardım faaliyetleri, geleneksel kurumların görevlerinin belediyelerce sürdürüldüğünün belirgin örnekleri arasında yer alıyordu. Fakir, yaşlı, kimsesiz, yetimler ile şehit çocuklarına, hastalara ve muhacirlere maaş bağlanması, ihtiyaç sahiplerine yiyecek ve yakacak yardımı yapılması, sağlık hizmetleri sunulması ve defin masraflarının karşılanması gibi uygulamalar, geleneksel Osmanlı yardım anlayışının devamı niteliğindeydi. Özellikle muhtaç ailelere yapılan düzenli ödemeler, ikiz veya üçüz çocuk sahibi yoksul ailelere verilen tev’em maaşları ve göçmenlerin iskânına yönelik çalışmalar, belediyelerin toplumdaki koruyucu rolünü ortaya koymaktaydı. Yardım yapılacak kişilerin durumlarının muhtar, imam ve yerel yöneticiler aracılığıyla araştırılması, mahalle temelli dayanışma mekanizmalarının modern yönetimler ve belediyeler bünyesinde devam ettiğini gösteriyordu. Böylece belediyeler, bir yandan modern kent yönetiminin gerektirdiği güvenlik, sağlık, temizlik ve denetim görevlerini yerine getirirken diğer yandan Osmanlı toplumunun dayanışmacı sosyal yapısının devam ettirildiği kurumlar hâline gelmiştir.

"Cumhuriyet, Osmanlı'nın kurumsal birikimini devraldı"
Son olarak, Osmanlı'nın inşa etmeye çalıştığı bu modern belediyecilik tecrübesi, Cumhuriyet dönemi yerel yönetimlerine nasıl bir kurumsal ve kentsel miras bıraktı?

Osmanlı Devleti’nin Tanzimat’tan itibaren geliştirmeye çalıştığı modern belediye teşkilatı, uzun bir gelişim sürecinin ardından Cumhuriyet döneminin yerel yönetimlerine kurumsal ve kentsel açıdan önemli bir miras olarak kaldı. Zira belediye teşkilatının ülke çapında büyük ölçüde tamamlanması, belediye meclislerinin seçim yoluyla oluşturulması ve Cemiyet-i umumiye-i belediyenin faaliyete geçmesi, yerel yönetimlerde temsil ve katılım esasına dayalı bir yönetim anlayışının gelişmesini sağlamıştı. Savaşlar, ekonomik yetersizlikler ve merkeziyetçi yönetim anlayışı nedeniyle belediyeler, istenen ölçüde güçlendirilememiş olsa da tesis edilen hukuki ve idari yapı, Türkiye Cumhuriyeti belediyeciliğinin temelini oluşturdu. Özellikle 1877 tarihli Belediye Kanunu ile 1912 tarihli düzenlemeler, 1930 tarihli 1580 sayılı Belediye Kanunu’na kadar İstanbul ve taşra belediyelerinin temelini atıp, Cumhuriyet yönetimine sağlam bir deneyim aktardı.

Osmanlı döneminde kurulan belediyeler; imar faaliyetleri, şehir düzenlemesi, temizlik, aydınlatma ve kamu sağlığı gibi alanlarda sınırlı imkânlarla da olsa modern kent yönetimi uygulamalarının ilk örneklerini vermişti. Bu süreç, belediye meclisleri aracılığıyla yerel temsil anlayışının gelişmesine ve modern belediyecilik kültürünün oluşmasına katkı sağladı. Cumhuriyet, Osmanlı’dan devraldığı bu kurumsal birikimi yeni devlet çatısında altında yeniden düzenledi. 1930 yılında çıkarılan 1580 sayılı Belediye Kanunu, Osmanlı’nın son dönemindeki belediye tecrübesini geliştirerek daha sistemli bir yerel yönetim modeli oluşturdu. Bu kanun hazırlanırken Osmanlı döneminde olduğu gibi, belediye organlarının oluşumu, görevleri, yetkileri ve bütçe düzenlemeleri bakımından Fransız belediyecilik anlayışı örnek alındı. Ancak Osmanlı’dan miras kalan idari yapı nedeniyle Türkiye’de yerel yönetimler, Fransa’dan farklı bir düzlemde şekillendi.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...