İrfan dünyamızda Muharremiyeler ve Kerbela

Haberin Eklenme Tarihi: 25.06.2026 17:00:00 - Güncelleme Tarihi: 25.06.2026 17:06:00

Osmanlı toplumunun manevi coğrafyasında, zamanın akışı maddi bir takvimle ölçülmezdi, her ay, her gün ruhun derinliklerinde yankı bulan birer duyuş, birer idrak kapısıydı. Bu takvimin en hüzünlü, en zarif ve şüphesiz en derin yaprağı ise Muharrem-i Şerif’ti. Osmanlı tasavvuf geleneğinde Muharrem ayı; yeni bir yılın başlangıcı olarak algılanmazdı. Asırlar öncesinden çöle düşen bir çığlığın, Kerbela’da Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt’in mukaddes kanıyla yazılan o muazzam destanın yüreklerde yeniden canlandığı bir matem mevsimiydi. Bu mevsimin edebî ve tasavvufi meyvesi ise gözyaşıyla mürekkebin izdivacından doğan Muharremiyelerdi.

Muharremiyeler, Osmanlı edebiyatında ve bilhassa tekke ehli arasında, Muharrem ayının girmesiyle birlikte kaleme alınan, Kerbela faciasını, Hz. Hüseyin’in eşsiz direnişini ve şehadetini konu edinen manzum eserlerdi. Bu şiirler, sadece sanatsal kaygılarla yazılmış mersiyeler olarak algılanmıyordu. Onlar, Osmanlı insanının Peygamber’e ve onun pak nesline duyduğu hudutsuz aşkın, çölde susuz bırakılan o canlara karşı hissedilen derin mahcubiyetin ve dinmeyecek bir sızının lirik birer ifadesiydi.

Çölün sustuğu, yüreğin konuştuğu yer: Kerbela hüznü

Osmanlı kültüründe Muharrem ayı başladığında, saraydan en ücra köşedeki derviş hücresine kadar her yerde derin bir sükûnet ve vakar hâkim olurdu. Eğlenceler durur, neşeli nağmeler yerini Muharrem ilahilerine ve mersiyelere bırakırdı. Muharrem’in ilk on günü, su içmekten imtina eden, Kerbela’nın susuz şehitlerini yâd ederek adeta onlarla susayan dervişlerin, muhiblerin cevelan alanıydı. Tekkelerde postnişinler, zâkirler ve dervişler bir araya gelir; asırlar önce Fırat kenarında yaşanan o büyük trajedi, sanki dün yaşanmışçasına bir tazelikle ruhlara üflenirdi.

İşte Muharremiyeler, bu tasavvufi iklimin kalbinde, o büyük yasın kelimelere bürünmüş hâliydi. Nutuk sahipleri, kelimelerden bir matem alayı kurar ve okuyucuyu alıp o kavurucu çölün ortasına, Şah-ı Şehidan’ın (Şehitlerin Şahı) yanına götürürdü. Osmanlı irfan dünyası için Hz. Hüseyin, adaletin, doğrunun ve adanmışlığın tecessüm etmiş hâliydi. Ona yönelen her kılıç, aslında İslam’ın kalbine saplanmıştı.

Asıl adı Seyyid Seyfullah Kasım Efendi olan Seyyid Nizamoğlu Hazretleri, bu derin acıyı ve Ehl-i Beyt sevgisini şöyle ifade eder: “Gözüm ki ağlar baka baka yaş ile yüreğim yandı bu gaddar taş ile Hüseyin'in başını kestiler taş ile Ağla gözüm ağla Muharrem'dir bu ay.” Bu mısralar, şahsi ağlayışın ötesinde bütün bir Osmanlı coğrafyasının, İstanbul’dan Kahire’ye, Üsküp’ten Bağdat’a kadar uzanan o büyük vicdanın ortak hıçkırığı olan yüzyıllardır yankılanır.

Tarikatlar tarih boyunca olduğu gibi Osmanlı döneminde de ister Bektaşi ister Mevlevi ister Halveti veya Kadiri olsun, Ehl-i Beyt muhabbetinde tek bir kalpte birleşirdi. Muharremiyeler, insanı özünden yakalayan sevginin en berrak aynasıydı. Tekkelerde Muharrem ayında tilavet edilen bu nutuklar, dervişin seyr-i sülukundaki nefsani perdeleri yırtan birer çekiç darbesine dönüşürdü. Hz. Hüseyin’in şehadeti, dervişe nefsin feda edilmesini, hakikat uğruna candan geçmeyi öğütlerdi.

Tasavvuf geleneğinde Kerbela kozmik bir yas olarak tasvir edilmişti. Bu anlayışa göre insanlarla birlikte gökteki melekler, yerdeki karıncalar, çölde esen rüzgâr ve feryat eden vahşi hayvanlar dahi Hz. Hüseyin için ağlar. Kâinat, o gün giydiği matem hırkasını her Muharrem’de yeniden kuşanır. Edebiyatımızın zarif seslerinden Şeyhülislam Yahya da bu kozmik yası ve hüznün asaletini şu beytiyle Muharrem iklimine taşır: “Âlem kıldı sar u pâsın karalar giydi bugün / Nüh felek feryad edip rûh-ı revanlar ağlaşır.

Şeyhülislam Yahya, bu dokunaklı ifadesiyle gökyüzünün dokuz katının (nüh felek) feryat ettiğini, canlı cansız tüm ruhların bu matemle karalara büründüğünü söylerken, Osmanlı toplumunun Muharrem ayına bakışındaki o kozmik hüznü özetler.

Toplumsal vicdan akdi

Osmanlı’da Muharrem ayı, cami ve tekkelerin duvarlarını aşan sokağa, mutfağa, komşuluk ilişkilerine, kısacası hayatın tam merkezine sirayet eden toplumsal bir vicdan akdiydi. Sarayda “Muharrem Ağası” nezaretinde pişirilen ve devasa kazanlarla halka dağıtılan aşureler, bu yasın içindeki tatlı bir teselli, birliğin ve beraberliğin sembolüydü. Aşure, Kerbela’nın o yakıcı acısını bir nebze olsun serinletmek, o büyük felaketten sağ kurtulan Hz. Zeynelabidin’in varlığıyla teselli bulmak demekti.

Muharremiyeler ise bu toplumsal paylaşımın ruhani gıdasıydı. Konaklarda, meydanlarda, kahvehanelerde Muharrem ayının menkıbeleri okunur, şairlerin Muharremiyeleri dilden dile dolaşırdı. Bu şiirler okundukça, toplumun adalet duygusu tazelenir, mazlumun yanında olma ve zalime karşı durma bilinci adeta genlere işlenirdi. Osmanlı insanı, Hz. Hüseyin’in şahsında tecelli eden o ulu ahlaka hayran olur, onun katillerine duyulan nefretle de kendi içindeki “Yezidi” hasletleri, yani zulmü, kibri ve hırsı, boğmaya çalışırdı.

Fuzuli’nin o meşhur Hadîkatü’s-Süedâ (Saadete Ermişlerin Bahçesi) adlı eseri ve içindeki mersiyeler, her Muharrem ayında Osmanlı evlerinin başköşesinde gözyaşlarıyla okunurdu. Fuzuli’nin şu feryadı, asırlar boyu Osmanlı semalarında yankılanırdı: “Mâh-ı Muharrem oldu meserret harâmdır / Mâtem bugün şerî’ate bir ihtiramdır.

Muharrem ayı geldiğinde sevinmenin, neşelenmenin hoş karşılanmayacağını, matemin bugün tüm İslam şeriatına, Müslümanların üzerine bir vazife olduğunu haykıran bu mısralar adeta Osmanlı toplumunun kolektif hafızasının ve asil duruşunun bir manifestosudur.

Dinmeyen sızı, bitmeyen aşk

Bugün geriye dönüp baktığımızda, Osmanlı tasavvuf geleneğindeki Muharremiyelerin, kuru birer edebî metinden çok daha fazlası olduğunu görürüz. Onlar; aşkın hüzünle, hüznün adaletle, adaletin ise estetikle harmanlandığı birer şaheserdi. Osmanlı toplumu, Kerbela’yı bir ayrılık ve gayrılık sebebi değil, tam aksine Peygamber sevgisinde kenetlenmenin, acıda ve kıyamda bir olmanın vesilesi kılmıştı.

Muharrem ayı her geldiğinde, Osmanlı coğrafyasının ruhu yeniden çöle döner, Fırat’ın suları zihinlerde mahzun akar ve Muharremiyelerin o yakıcı nağmeleri kalplerin pasını silerdi. Çünkü onlar bilirdi ki; Hz. Hüseyin’i sevmek, hakkı sevmekti; Hz. Hüseyin’e ağlamak, insanlığın yitirdiği merhamete ağlamaktı. Ve bu topraklarda Muharremiyeler okunduğu müddetçe, çölün ortasında susuz bırakılan o gül goncasının kokusu, nesiller boyu kalpleri usulca eritip temizlemeye devam edecekti.

Kethüdazade Arif Efendi’nin her Muharrem meclisinde okunması adet olunan nutk-u şerifiyle dilvefagâr-ı Hüseynî olanlara selam olsun…  Nutkun bestesine buradan ulaşabilirsiniz. (https://dilbeyti.com/nutk-u-serifler/kurretu-l-ayni-habib-i-kibriya-sin-ya-huseyn)

Kurretü'l ayn-i "Habîb-i Kibriyâ"sın yâ Huseyn

Nûr-i çeşm-i "Şâh-ı Merdân" Murtezâ'sın yâ Huseyn

Hem ciğerpâre-yi Zehrâ Fâtıma "Hayrü'n-nisâ"

Ehl-i Beyt-i Müctebâ Âl-i Abâ'sın yâ Huseyn

Vâlidin şânında dendi ''lâ fetâ illâ Alî''

Mazhar-ı sırr-ı etemm-i ''lâ fetâ''sın yâ Huseyn

Halkan ve hulkan müşâbihsin Resûlullâh'a sen

Nâzenîn-i enbiyâ vü evliyâsın yâ Huseyn

Seyyid-i şübbân-ı cennet dendi şânında senin

Pîşüvâ-yı etkıyâ vü asfiyâsın yâ Huseyn

Sana gülle dokunan ümmîd eder mi mağfiret

Gonca-i gülşenserây-ı Mustafâ'sın yâ Huseyn

Sad hezâran la'net olsun ol Yezîd'in cânına

Nice kasd etti sana nûr-i Hudâ'sın yâ Huseyn

Ehl-i mahşer dest-i Hayder'den içerken Kevser'i

Sen susuzlukla Şehîd-i Kerbelâ'sın yâ Huseyn

Kıl şefâ'at Ârif'e ceddin Muhammed aşkına

Arsa-i mahşerde makbûle'r-recâsın yâ Huseyn