Avrupa ve Batı Balkanlar: Genişleme mi, tarihsel refleks mi?
Rusya-Ukrayna Savaşı sonrası değişen jeopolitik dengeler, AB’nin Batı Balkanlar’a yaklaşımını yeniden şekillendiriyor. Genişleme söylemi güç kazanırken, asıl soru değişmiyor: Avrupa bölgeyi ortak geleceğinin parçası mı görüyor, yoksa stratejik bir tampon alan olarak mı konumlandırıyor?
Avrupa Birliği’nin Batı Balkanlar’a yönelik genişleme politikası, uzun yıllar boyunca teknik kriterler, reform süreçleri ve üyelik müzakereleri ekseninde tartışıldı. Ancak özellikle yıkıcı etkisi süren Rusya-Ukrayna Savaşı’yla değişen jeopolitik atmosfer, Brüksel’in Balkanlar’a bakışını da önemli ölçüde dönüştürdü. Artık mesele yalnızca, örneğin Karadağ’ın, Arnavutluk’un veya Bosna-Hersek’in ne zaman Avrupa Birliği’ne katılacağı sorusundan öte, Avrupa’nın Balkanlar’ı gerçekten kendi geleceğinin bir parçası olarak mı gördüğü; yoksa bariz bir Şarkiyatçılık sarmalının da etkisiyle bölgeyi, geçmişteki yıkıcı savaşların arifesinde yaşananlara da benzer surette, yeniden büyük güç rekabetinin yaşandığı bir “tampon alan” olarak mı değerlendirdiğidir.
Bu esnada, devam eden üst düzeyli toplantılar serisinin 5 Haziran’da bu defa Karadağ’ın Tivat şehrinde gerçekleştirilen AB-Batı Balkanlar Zirve ayağında yapılan açıklamalar, “genişleme” kavramının uzun yıllar sonra yeniden stratejik bir içerik kazandığını gösterdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ve Avrupa Konseyi Başkanı António Costa’nın vurguladığı üzere, Batı Balkanlar’ın Avrupa Birliği’ne entegrasyonunun artık yalnızca normatif bir ideal olmaktan öte; Avrupa’nın barışı, güvenliği ve istikrarı açısından stratejik bir yatırım olduğunun daha yüksek sesle dile getirildiği gözlendi. Öte yandan tarih, Balkanlar söz konusu olduğunda hiçbir zaman yalnızca geleceğe dair dileklerle sınırlı kalınmaması gerektiğini de çoktan bizlere kanıtlamış durumda.
Ukrayna sonrası yeni jeopolitik: “Avrupa Balkanlar’ı yeniden keşfediyor”
1990’ların sonunda ve 2000’lerin başında Avrupa Birliği, genişlemeyi liberal değerlerin ve ekonomik entegrasyonun doğal bir uzantısı olarak sunuyordu. 2003 Selanik Zirvesi’nde Batı Balkanlar’a verilen üyelik perspektifi de bu anlayışın ürünüdür. Ancak aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede AB içerisinde “genişleme yorgunluğu”nun ortaya çıktığı barizdir. Brexit, göç krizleri, askerî çatışmalar, ekonomik sorunlar ve aşırı sağ ile beraber yükselen popülist hareketler, Brüksel’in dikkatini iç meselelere her geçen gün daha fazla yöneltti.
Bu manada, Rusya’nın uzun süreli ihtilaflar sonrasında, 2022 yılı başında Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş ise Avrupa’nın jeopolitik reflekslerini yeniden canlandırdı; bir anda güvenlik, enerji arzı ve nüfuz alanları yeniden gündemin merkezine yerleşti. Bu süreçte Arnavutluk, Bosna Hersek, Kosova, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Sırbistan’dan oluşan Batı Balkanlar, Avrupa için yeniden stratejik önem kazandı. Bu noktada tahmini güç olmayacak bir çıkarım ise Brüksel’in son dönemdeki ilgisinin, romantik bir Avrupa idealinden çok jeopolitik kaygılardan beslendiği hususudur. Çünkü belki de tarihin de gösterdiği şekliyle Avrupa başkentleri, Balkanlar’da oluşabilecek yeni bir istikrarsızlığın yalnızca bölgesel sonuçlar doğurmayacağını, tüm kıtanın güvenliğini etkileyebileceğini her daim ihtimal dâhilinde tutarlar.
Bu nedenle 5 Haziran’daki son Karadağ Zirvesi’nde kullanılan “Avrupa’nın barışı, istikrarı ve refahına yapılan stratejik yatırım” ifadesi de tesadüfi görülmemelidir. Genişleme artık bir “değerler politikası” kadar, bir “güvenlik politikası” olarak da görülebilir. Bu nedenle örneğin, gündemdeki 6 milyar euro’luk “Batı Balkanlar Büyüme Planı”, bölgenin kademeli biçimde Avrupa tek pazarına entegre edilmesini öngörürken; altyapı, dijitalleşme, enerji, ulaştırma ve ekonomik reformlar üzerinden Balkanların Avrupa sistemine daha sıkı bağlanmasını hedefliyor.
Ancak burada önemli bir çelişki ortaya çıkıyor. Yirmi üç yıl boyunca üyelik sürecini ağır işleten, zaman zaman Balkanları kendi kaderine terk eden AB, bugün aynı bölgeyi bir anda jeo-stratejik öncelik hâline getirmekte, her şey sanki “bugün başlıyormuşçasına” rahat hareket edebiliyor. Ve bu durum ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Avrupa Balkanlar’ı gerçekten mi istiyor, yoksa her şey yakın geçmişteki gibi, Rusya’ya ve genişleyen etki alanına karşı gündelik bir stratejiden mi ibaret?
“Bosna’nın hayaleti” ve bitmeyen “Sırp sorunu”
Balkanlar denildiğinde tarihin gölgeleri hiçbir zaman tamamen kaybolmaz. Özellikle Bosna Savaşı (1992-95), Avrupa’nın kolektif hafızasında hâlâ kapanmamış bir yara niteliğindedir. 1990’larda Yugoslavya’nın parçalanması sırasında Avrupa’nın yaşadığı diplomatik başarısızlık, Srebrenitsa Soykırımı ile ahlaki bir travmaya dönüştü. Avrupa, tıpkı kendisinden uzakta gördüğü Filistin’e sessizliği gibi, yanı başındaki Bosna’da yaşanan trajediyi de önleyemedi, NATO müdahalesine kadar geçen süreçte büyük ölçüde pasif kaldı.
Bugüne gelindiğinde de geçmişin hayaletleri hâlâ etkindir denilebilir. Örneğin, mevcut Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic, 1990'larda Bosna Savaşı sırasında milliyetçi Sırp siyasetinin içerisinde yer almıştı; dönemin sert söylemlerine yakın bir isimden, son derece pragmatik bir lidere dönüşmüş görünüyor. Washington ile ilişkilerini korurken Moskova ile tarihsel bağları sürdürüyor, Pekin'in yatırımlarına kapı açıyor, Ankara ile ekonomik ve siyasi iş birliğini geliştiriyor ve aynı zamanda AB üyeliği hedefinden vazgeçmiyor. Bir bakıma Vucic, geçmişin milliyetçi mirası ile günümüzün çok yönlü denge siyasetini aynı anda taşımaya çalışan Balkanların çelişkili karakterini en bariz şekilde temsil edenler arasındadır.
Bosna-Hersek için de bahse konu kırılgan yapı hâlâ sürüyor. Dayton Anlaşması savaşı sona erdirmiş olsa da kalıcı bir siyasal bütünleşme yaratamadı. Özellikle Bosnalı Sırpların lideri Milorad Dodik gibi figürlerin ayrılıkçı söylemleri ve “Republika Srpska” gibi siyasal oluşumların zaman zaman merkezi yönetimden uzaklaşma eğilimleri, Bosna’nın geleceğine ilişkin kaygıları artırıyor. Görevinden alınmış olsa da Dodik radikal görüşlerini farklı vesilelerle kamuoyuna yansıtmayı sürdürüyor. Öyle ki 2026 Şubat ayında soykırım suçları tescillenen diğer bir lider olan Netanyahu’yu ziyaret için İsrail’e giden adı geçen şu sözleri sarf etmekten çekinmedi: “Yaptığım en iyi görüşmelerden biriydi. Netanyahu bize, büyük ve kalıcı dostlar olduğumuzu söyledi; içinde bulunduğumuz durumda, bizim düşmanlarımız aynı zamanda İsrail'in de düşmanlarıdır."
Dahası, Rusya da başta Sırbistan kanalıyla, tarihsel, kültürel ve “Ortodoks-Slav dayanışması” fikriyatı bölgedeki dengeleri etkilemeye devam ediyor. Moskova, Belgrad üzerindeki etkisini enerji ve ekonomi üzerinden somutlaştırıyor görünse de “ortak din/kimlik” ve “tarihsel destek” söylemleri de her daim akıllarda tutulması elzem boyutlardır.
Nitekim, Rusya açısından Balkanlar, yalnızca coğrafi bir alan olmanın çok ötesinde, aynı zamanda Batı’ya karşı yürütülen nüfuz mücadelesinin önemli bir cephesidir. Bu nedenle esasen kimi AB yetkililerinin ifade ettiği şekliyle, Bosna-Hersek’te veya Kosova-Sırbistan hattında yaşanabilecek yeni bir kriz, Ukrayna Savaşı’nın gölgesinde Avrupa için ikinci bir jeopolitik fay hattına dönüşebilecektir.
Belki de bu yüzden Brüksel koridorlarında da “Srebrenitsa’nın hayaleti” hâlâ dolaşıyor demek doğrudur. Bu bağlamda, Avrupa, Bosna’da yaptığı derin siyasi ve insani hataları ikinci kez tekrarlamak istemiyor.
Alman-Avusturya ekseni ve Slav dünyası arasındaki eski mücadele
Tarihin önemi ışığında, Balkanlar üzerindeki rekabet elbette yeni değildir. Hatta bugünkü gelişmelerin kökleri, 18. yüzyıldan bu yana stratejik güç mücadelelerine kadar uzanıyor.
Bir tarafta Orta Avrupa’nın Germen dünyasını temsil eden Viyana ve Berlin aksı; diğer tarafta Rusya öncülüğündeki Slav-Ortodoks ekseni bulunuyor. En çok yapılan tarihsel atıflardan biri olarak, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Osmanlı’nın gerilemesini fırsat bilip, Bosna’yı işgal ve ilhak etmesiyle şiddetlenen süreç (1878-1908), Birinci Dünya Savaşı’nın fitilini ateşledi.
Bugün yöntemler değişmiş olsa da “jeopolitik mantık” büyük ölçüde aynı kalıyor. Özellikle Almanya ve Avusturya, Batı Balkanlar’ı yalnızca sivil toplum ağlarıyla sardığı ekonomik bir pazar olarak görmüyor; bölge, aynı zamanda Avrupa’nın güvenlik kuşağı, düzensiz göçün kontrol alanı ve enerji koridorlarının önemli bir parçası olarak değerlendiriliyor.
Rusya’nın Sırbistan üzerindeki nüfuzu, Çin’in altyapı yatırımları ve Körfez ülkelerinin ekonomik etkileri düşünüldüğünde, Berlin ve Viyana açısından Balkanlar’ın Avrupa sistemine daha sıkı bağlanması stratejik bir zorunluluk olarak görülüyor.
Bu nedenle Almanya ve Avusturya’nın son yıllarda bu bölgelere genişlemeye yönelik desteğini artırmalarının, sivil toplum ve iktisadi faaliyetlerine hız vermelerinin, yalnızca idealist Avrupa değerlerinden kaynaklandığı değerlendirmek naif bir tutum olabilir. Zira bu oyuncular, Balkanlar’ı Avrupa’nın dışında bırakmanın maliyetinin, içeride tutmanın maliyetinden daha yüksek olduğunun bilinciyle stratejilerini sürdürüyorlar.
Bir anlamda oryantalizm/Şarkiyatçılık gölgesinde 19. yüzyılın “Doğu sorunu”, 21. yüzyılda yeni araçlar ve yeni aktörlerle geri dönüyor. Fark yalnızca tank ve askerlerin yerini ekonomik paketlerin ve yeni toplumsal açılımların; imparatorlukların yerini ise uluslararası kurumların almış olmasıdır.
Genişleme mi, yoksa Avrupa’nın kendini koruma refleksi mi?
Sonuç olarak bugün Avrupa Birliği, Batı Balkanlar konusunda hiç olmadığı kadar olumlu mesajlar veriyor. Bosna-Hersek’e verilen yeni destek paketleri, Karadağ’ın üyelik sürecinde ilerlemesi, Arnavutluk ile müzakerelerin hızlanması ve üyelik perspektifinin net olarak dillendirilmesi genişleme sürecinin yeniden canlandığını işaret ediyor.
Ancak eleştirel bir bakış açısıyla yeniden sormamız gereken soru şudur: Gerçekten yeni bir genişleme heyecanı mı yaşanıyor? Yoksa Avrupa, Ukrayna Savaşı sonrasında kendi güvenliğini tahkim etmeye mi çalışıyor? Zira genişleme söylemlerine rağmen, Batı Balkan ülkelerinin önemli bir bölümü hâlâ toplumsal sorunlar, demokratik açmazlar, kurumsal kırılganlık ve etnik sorunlarla mücadeleyi sürdürüyor. Fransa başta olmak diğer bazı başat oyuncular da anılan genişlemeye karşı mesafeli yaklaşıma devam ediyor.
Daha da önemlisi, Batı Balkan halklarında belki de Türkiye örneğine benzer surette, belirgin bir hayal kırıklığı mevcuttur. Yıllardır süren müzakere süreçleri, sürekli ertelenen takvimler, değişen kriterler ve küresel krizlere karşı tahayyüllerdeki “ideal Avrupa” fikrinin de giderek sarsılması AB’ye olan güveni zedeledi.
Bu nedenle bugün yaşanan süreç, belki de klasik anlamda bir genişleme sürecinden çok “Avrupa’nın kendisini koruma refleksi”nin ürünüdür denilebilir. Yine de Balkan halkları tarihsel meselelerin gölgesinde, kendi geleceklerini en iyi ve en bağımsız şekilde belirleyebilecekleri bir döneme girdiklerinin de farkındadırlar; bu bağlamda, gerek AB gerek diğer küresel ve bölgesel oyuncular arasında artan önemlerini, daha barışçıl ve daha insani bir gelecek inşa etmede kullanacakları ümit edilmelidir.

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.