22 Haziran 2026

Z kuşağı sosyalizmi: Sınıf savaşından fiyat kontrolüne

Z kuşağı sosyalizmi: Sınıf mücadelesinden “perakende siyasete” evrilen yeni sol, heterodoks iktisat ve küçülme ekolojisinden besleniyor. Yapay zekâ anksiyetesi ve derin güvensizlikle şekillenen bu pragmatik dalga, piyasaya doğrudan müdahale ve anlık ekonomik rahatlama talep ediyor.

Sermaye birikim rejimlerinin yapısal krizleri, her tarihsel evrede kendi karşıt-hegemonik söylemlerini ve iktisadi alternatiflerini üretir. İkinci Dünya Savaşı'nı takip eden "altın çağ" döneminde, özellikle Batı Avrupa'da yükselen geleneksel sosyalizm anlayışı, gücünü yoğun sendikalı ağır sanayiden ve örgütlü işçi sınıfından almıştı. Bu klasik modelin nihai amacı serbest piyasa ekonomisini bütünüyle ortadan kaldırmak olmayıp stratejik kamu hizmetlerini millileştirerek, geliri geniş çaplı sosyal transferler ve artan oranlı vergilendirme yoluyla yeniden dağıtarak kapitalizmi yönetmek ve ehlileştirmekti.

2007-2009 küresel finansal krizi, bu geleneksel refah devleti uzlaşısının neoliberal hegemonya karşısındaki sınırlarını ifşa etti. Krizin ardından sahneye çıkan ve kamuoyunda “milenyum sosyalistleri” olarak adlandırılan yeni nesil sol aktörler, savaş sonrası Avrupa modelinin sıradan işçi sınıfından uzaklaştığını ve iklim değişikliği gibi küresel ekolojik krizlere karşı derin bir kayıtsızlık içinde olduğunu savundular. Milenyum sosyalizminin sunduğu alternatif reçete; işçileri şirket yönetim kurullarına dâhil etmek, çalışanların ortak sahip olduğu kooperatifler kurmak ve yeşil teknolojileri kamu eliyle sübvanse etmek gibi daha demokratik, adil ve sürdürülebilir bir yeşil kapitalizm tasarımı etrafında şekillendi.

Ancak günümüzde, bu iki tarihsel dalgadan da belirgin biçimde ayrışan yeni bir sol akım yükseliyor: Z kuşağı sosyalizmi. Bu son dalga, kısmen İsrail’in Gazze’deki savaşıyla derinleşen insani krizden duyulan ahlaki öfkeyle besleniyor. Ancak seçmen kitleleri için bu dışsal kriz, daha derin ve yapısal bir içsel sorunun sembolü haline geldi. Hükûmetlerin, kendi yurttaşlarının biriken sosyo-ekonomik sıkıntılarını çözmek yerine, kaynakları ve ilgiyi sınır ötesi projelere harcadığı algısı. Bugünün genç seçmenleri, 1904'te Theodore Roosevelt'in Amerikan halkına sunduğu “adil anlaşma” ilkesinin 21. yüzyıl versiyonunu talep ediyorlar. Modern kapitalist ekonominin, küresel finans elitleri ve teknoloji tekelleri dışında kalan geniş halk kitlelerini sistematik olarak mağdur ettiği düşünülüyor.

Gayri safi yurt içi hasılanın (GSYİH) tarihsel rekorlar kırdığı bir konjonktürde dahi kiraların ödenemez düzeylere ulaşması, temel gıda maliyetlerinin katlanarak artması ve güvenceli iş bulmanın zorlaşması, yeni nesil solun söylemsel stratejisini doğrudan “perakende siyaset” zeminine kaydırdı.

Maddi deneyim ile makroekonomik verilerin kopuşu

2020’li yılların küresel ekonomisi, kâğıt üzerindeki makroekonomik göstergeler ile halk kitlelerinin gündelik yaşam deneyimi arasında benzeri görülmemiş bir uçuruma sahne oluyor. Gelişmiş Batı ekonomileri düşük işsizlik oranları, borsa endekslerindeki rekor yükselişler ve gerçek hane halkı gelirlerindeki artışlarla büyüme kaydederken, tüketici güveni ve toplumsal iyimserlik endeksleri tarihsel olarak en düşük seviyelerde seyrediyor. Amerikan tüketici güveni 2022'den bu yana dip noktalarda kalırken, Avrupa genelinde yaşam maliyeti ve konut krizini ülkelerinin karşı karşıya olduğu en büyük iki sorundan biri olarak görenlerin oranı pandemi dönemindeki %20 seviyesinden %36'ya fırladı. Elbette bu durum, iklim değişikliği, işsizlik ve göç gibi diğer yapısal endişelerin arka plana itilmesine yol açtı.

Sol iktisatçı James Meadway'in de vurguladığı üzere, modern kapitalist büyüme “yaşam standartlarındaki iyileşmelerden tamamen kopuk hâle geldi.” Bu kopuş, kitlelerin hem özel sektöre hem de kamu kurumlarına karşı derin bir güvensizlik duymasına yol açıyor. Navigator tarafından 2024 yılında gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, Amerikan halkının beşte üçü enflasyonun birincil sorumlusu olarak “kurumsal açgözlülüğü” görüyor. Bu algı, toplumsal taleplerin de daha pragmatik ve bencilce şekillenmesine neden oluyor. Siyasi analizlerde “Benimkisi olduğunda açgözlülük iyidir” olarak kavramsallaştırılan bu yeni yönelim, kamusal çıkar fikrinden ziyade bireysel maliyet azaltımına odaklanıyor.

Aynı zamanda devlet kurumlarının mali kaynakları doğru yönettiğine dair inanç da hızla aşınıyor. Fransa'da merkezi hükûmetin kamu fonlarını etkin kullandığına güvenenlerin oranı 2023'te %33 iken, 2025'te %22'ye geriledi. İngiltere’de gelir vergisinin adaletsiz olduğunu düşünenlerin oranı 2019'dan beri iki katına çıkarken, Amerika'da federal vergilerin çok yüksek olduğuna inananların oranı son yirmi yılın zirvesine tırmandı. Genç seçmenler artık karmaşık sistem reformları yerine “Kiramı düşürün! Faturalarımı azaltın! Bana ücretsiz otobüs verin! İşimi koruyun!” gibi doğrudan sonuç odaklı işlemsel taleplere yöneliyor.

Yeni solun temsilcileri ve siyasal pratikleri

Z kuşağı sosyalizmi, ideolojik saflıktan ziyade somut ve anlık iktisadi rahatlama vaat eden pragmatik bir liderler kuşağı tarafından temsil ediliyor. New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, bu siyasal tarzın en belirgin figürlerinden biri. Mamdani'nin yerel yönetim programı, New York'taki kirası sabitlenmiş dairelerin kiralarını dondurmayı, beş yaşına kadar tüm çocuklara ücretsiz kreş sağlamayı ve kamu bütçesiyle fonlanan ucuz belediye marketleri açmayı öngörüyor. Seattle belediye yönetiminde benzer politikalar savunan Katie Wilson, barınma hakkını piyasanın dışına çıkarma arayışında. Maine’de Graham Platner ve Michigan’da Abdul El-Sayed gibi radikal sol adaylar ile Wisconsin'de valilik yarışında yükselişe geçen Francesca Hong, geleneksel vergilendirme söylemlerini terk ederek doğrudan halkın günlük harcamalarını düşürmeyi vadediyor. Bahis piyasalarında, sosyalist kongre üyesi Alexandria Ocasio-Cortez'in 2028 başkanlık adaylığı için en güçlü figürlerden biri olarak gösterilmesi, bu söylemin ulusal düzeydeki kalıcılığına da işaret ediyor.

ABD ötesinde de benzer bir dinamik işlediğini görüyoruz. Kanada’da radikal solcu yazar Naomi Klein’ın eşi Avi Lewis liderliğindeki Yeni Demokrat Parti (NDP), ülke genelinde “Costco modeliyle işleyen ama kamu hizmeti olarak yönetilen” devlet perakende gıda zincirleri kurmayı planladığını belirtiyor. Lewis'in programı ayrıca, yaşlanan çiftçilerin topraklarını satın alarak genç üreticilere kiralamayı hedefleyen bir kamusal tarım fonu kurmayı ve yerel gıda kooperatiflerini desteklemeyi içeriyor. İngiltere’de Zack Polanski liderliğindeki Yeşiller Partisi, kira kontrollerini ve gençlere ücretsiz otobüs seyahatini savunarak üye sayısını ve oy oranını hızla artırıyor. Avustralya Yeşiller Partisi ise tüm toplu taşıma araçlarının tamamen ücretsiz olmasını talep ediyor. Almanya'da Die Linke “kreşten üniversiteye kadar tüm kamusal eğitim ve bakım hizmetlerinin ücretsiz olmasını” vadederken, Fransa'da Jean-Luc Mélenchon gençlik kitlelerinin desteğiyle temel gıda ürünlerinde fiyat sabitleme programını savunuyor.

Z kuşağı sosyalizminin milenyum solcularından koptuğu en temel kuramsal alanlardan biri, bu vaatlerin nasıl finanse edileceği meselesi. 2010’lu yılların sonunda Bernie Sanders, yılda 29.000 doların üzerinde gelir elde eden tüm hanelere %4 ek vergi getiren geniş tabanlı bir finansman modeli önermişti. Z kuşağı temsilcileri ise vergi artışlarını neredeyse tamamen en zenginlerin üzerine yıkmayı planlıyorlar. Zack Polanski, 10 milyon sterlinin üzerindeki servete yıllık %1, 1 milyar sterlinin üzerindeki servete ise %2 vergi uygulanmasını savunuyor. Mamdani lüks konutlara ek vergiler getirmeyi planlarken, Washington’da 1 milyon doları aşan sermaye kazançlarına %9,9 oranında milyoner vergisi uygulanıyor.

Bununla birlikte, bütçe açıklarının kapatılması için muhafazakâr sağın devlet verimliliği söyleminden esinlenerek “kamusal verimlilik” tezi öne sürülüyor. İktisatçı James Meadway'in yönetimindeki Verdant düşünce kuruluşu, Donald Trump dönemindeki kamusal kesinti girişimlerinden mülhem sol verimlilik departmanı fikrini savunuyor. Mamdani de bu doğrultuda belediyedeki bürokratik israfı önlemek amacıyla bir Hükûmet Verimliliği Komisyonu (COGE) kurmayı vadetmişti.

Satıcı enflasyonu ve küçülme ekolojisi

Bu perakende siyaset tarzı, akademik dünyada geliştirilen heterodoks iktisadi ve ekolojik kuramlarla entelektüel bir meşruiyet tabanına kavuşturuluyor. Isabella Weber ve Evan Wasner, yayınladıkları çalışmalarda pandemi sonrası küresel enflasyonun klasik talep fazlasından ziyade oligopolistik piyasa yapılarından kaynaklanan bir “satıcı enflasyonu” olduğunu ampirik verilerle ortaya koymuşlardı. Weber'e göre, piyasa gücüne sahip büyük ölçekli firmalar, küresel tedarik zinciri şoklarını rakip firmalarla fiyat artışlarını zımnen koordine etmek için bir örtü olarak kullanmışlardı. Şirketlerin kazanç açıklamaları ve finansal raporları incelendiğinde, firmaların girdi maliyetlerindeki artışın çok üzerinde zamlar yaparak kâr marjlarını tarihsel olarak en yüksek seviyelere çıkardığı saptandı.

Ortodoks iktisatçıların enflasyonun temel nedeninin ücret artışları olduğu yönündeki tezlerine karşı çıkan Weber'in fikirleri, zenginlerin kazandığı ve alt sınıfların kaybettiği “K-şekilli iktisadi toparlanma” argümanına kuramsal zemin teşkil ediyor. Bu durum, yeni nesil solun serbest fiyat oluşumuna müdahale edilerek gıda ve kiralarda tavan fiyat uygulanması talebini iktisadi olarak rasyonalize ediyor.  

Ekolojik düzlemde ise antropolog Jason Hickel ve Japon filozof Kohei Saito, kapitalist ekonomik büyümenin doğası gereği yıkıcı olduğunu ve sürdürülebilir bir yaşam sunamayacağını savunuyorlar. Saito, Karl Marx'ın geç dönem doğa bilimleri üzerine tuttuğu defterlere dayanarak, Marx'ın aslında ürüncü vizyonu terk ederek bir “küçülme komünisti” hâline geldiğini iddia ediyor. John Bellamy Foster'ın kavramsallaştırdığı ve sanayileşmiş tarım ile kentleşmenin insan ile doğa arasındaki döngüsel madde alışverişini koparmasını ifade eden “metabolik yarılma” teorisini referans alan Saito, sermaye birikim mantığının yeryüzünün biyofiziksel sınırlarıyla bağdaşamayacağını savunuyor. Jason Hickel ise ekolojik yıkımın temel sorumlusunun Küresel Güney kaynaklarını gasp eden Küresel Kuzey olduğuna dikkat çekiyor.  

Yapay zekâ tehdidi ve teknolojik tekel karşıtı direniş

Z kuşağı sosyalizmini kendisinden önceki sol akımlardan ayıran en radikal fay hatlarından biri de teknolojik gelişmeye ve otomasyona karşı takındığı defansif ve şüpheci tutum. 20. yüzyılın bilimsel-teknolojik devrim inancının aksine, bugünün genç nesli yapay zekâyı ve veri merkezlerinin kontrolsüz büyümesini insanlığın ortak refahına yönelik varoluşsal bir tehdit olarak görüyor. Genç kitleler, hızla çoğalan yapay zekâ sunucu çiftliklerinin enerji şebekelerini aşırı yükleyerek elektrik fiyatlarını artıracağından ve bu teknolojilerin güvenceli iş kollarını bütünüyle tasfiye edeceğinden endişe duyuyor. Yapılan araştırmalar, Amerika, Birleşik Krallık ve Kanada genelinde genç nüfusun %60'ından fazlasının yapay zekâ entegrasyonundan derin bir tedirginlik duyduğunu, %59'unun ise yapay zekâyı doğrudan kendi istihdam olanaklarına yönelik bir tehdit olarak kodladığını ortaya koyuyor.

Bu toplumsal anksiyete, üniversitelerin mezuniyet törenlerinde teknoloji milyarderlerine karşı kitlesel protestolarla sokağa taşmıştı. Eski Google CEO'su Eric Schmidt Arizona Üniversitesi'nde yuhalanırken, Google CEO'su Sundar Pichai’nin Stanford Üniversitesi’ndeki konuşması, şirketin İsrail Savunma Bakanlığına bulut hizmeti sağlayan 1,2 milyar dolarlık Project Nimbus anlaşması nedeniyle kitlesel bir boykota sahne olmuştu. Microsoft Başkanı Brad Smith, Princeton Üniversitesi mezunlarının geleneksel mezuniyet ceketlerindeki yapay zekâ tasarımlarını reddederek üzerlerine “Yüzde 100 İnsan” ibaresini kazıdıklarını aktarmıştı. Yazar Alissa Quart, gençlerin bu tepkisini C. Wright Mills'in “sosyolojik muhayyile” kavramsallaştırmasıyla açıklayarak, kitlelerin bireysel kaygılarını doğrudan küresel kapitalizmin mülkiyet ve sömürü ilişkileriyle bağdaştırdığına dikkat çekiyor. Bu bağlamda, siyasal arenada Tom Steyer gibi isimler “yapay zekâ çağı için devlet güvenceli iş garantileri” vadederken, Avi Lewis kamu görevlilerinin sohbet robotlarıyla ikame edilmesine yönelik yasal engeller getirilmesini savunuyor.

Z kuşağı sosyalizminin açmazları

Tüm bunlara rağmen Z kuşağı sosyalizminin sunduğu “hemen şimdi acil rahatlama” vaatleri, kuramsal ve pratik düzeyde çok sayıda iktisadi açmazı barındırıyor. Gen-Z siyasetçilerinin en gözde vaatlerinden biri olan kira fiyatlarının dondurulması ve tavan fiyat uygulaması, konut piyasasının dengelerini bozuyor. İktisadi ampirizm, kira kontrollerinin uzun vadede inşaat sektöründeki yeni yatırımları baltaladığını, konut arzını kısıtlayarak kiraların daha da artmasına ve mevcut konut stokunun kalitesinin bozulmasına yol açtığını gösteriyor. Mamdani ve Lewis tarafından savunan kamusal gıda perakendeciliği, serbest piyasa ekonomisinin en karmaşık ve en düşük kâr marjlı alanlarından birine müdahale anlamına geliyor. Özel süpermarket zincirlerinin %1 ile %3 arasında değişen son derece dar net kâr marjlarıyla ayakta kaldığı bir operasyonda, kamu işletmelerinin kâr güdüsü olmadan bu disiplini sürdürmesi zor. New York La Marqueta projesindeki bütçe aşımları buna örnek ve bu zararlar nihayetinde yine vergi mükelleflerinin sırtına yükleniyor. Sadece en üstteki milyarderleri hedef alan nokta atışı servet vergileri, küreselleşmiş finansal sistemde “sermaye kaçışı” riskini tetikliyor. Mobil zenginlik unsurlarının daha düşük vergilendirme sunan bölgelere taşınması, vergi matrahının erimesine neden oluyor.

Sol dalgaların tarihsel dönüşümünü incelediğimizde, Z kuşağı sosyalizminin kendisinden önceki akımlardan belirgin şekilde ayrıştığı da görülüyor. Savaş sonrası sosyalizm, gücünü ağır sanayi, güçlü sendikalar ve korporatist devlet ortaklığından alırken; nihai hedefi kamu hizmetlerinin millileştirilmesi ve gelirin geniş tabanlı yeniden dağıtımıydı. Finansmanı geniş tabanlı vergilendirme ve yüksek marjinal gelir vergisi oranlarıyla sağlıyor, teknolojik açıdan ise sanayileşme ve kalkınma odaklı bir yaklaşım benimsiyordu. Milenyum sosyalizmi ise kooperatifler, yeşil teknoloji girişimleri ve sivil toplum ağlarına dayanarak sürdürülebilir, daha adil ve çevre dostu bir paydaş kapitalizmi inşa etmeyi hedefledi. Finansmanı artan oranlı gelir vergisi ve karbon vergileri aracılığıyla yeşil sübvansiyonlarla kurgularken, dijitalleşme ve yeşil enerji geçişine yönelik iyimser reformculuğu savundu.

Buna karşın yükselen Z kuşağı sosyalizmi, gücünü sürekli iş güvencesi olmayan, yarı zamanlı, proje bazlı veya taşeron çalışan sosyal sınıftan, genç iş gücünden ve akıllı telefonlar, sosyal medya ve sürekli bağlantıda olma zorunluluğu gibi modern dijital dayatmalara bilinçli bir şekilde karşı duran bireylerden alıyor. Nihai hedefi karmaşık sistem reformları yerine temel mal ve hizmetlerde doğrudan devlet eliyle fiyat tespiti yapılması. Finansman yaklaşımı tamamen ultra-zenginleri hedef alan nokta atışı servet vergileri ve kamusal verimlilik tasarruflarına dayanırken, teknolojik yaklaşımı yapay zekâya karşı varoluşsal anksiyete, korumacılık ve istihdam garantisi talepleriyle şekilleniyor.

Harvard Üniversitesi Siyaset Enstitüsü verilerine göre, 2020 ile 2025 yılları arasında gençlerin hem kapitalizme hem de sosyalizme olan soyut desteği keskin bir düşüş gösterdi. Ancak aynı dönemde Amerikan Genel Sosyal Araştırması'na (GSS) göre, devletin doğrudan piyasaya müdahale etmesini isteyenlerin oranı 1975'ten bu yana en yüksek seviyesine tırmandı. Bu durum, Z kuşağı sosyalizminin aslında klasik anlamda doktriner bir sosyalizm olmadığını, aksine geç kapitalist krizlerin yarattığı güvencesizliğe karşı pragmatik ve işlemsel bir sığınak arayışı olduğunu tescilliyor. Genç kuşakların içinde bulunduğu derin ekonomik karamsarlık ve yapay zekâ destekli geleceğe duydukları güvensizlik sürdüğü müddetçe, bu perakende ve pragmatik sol siyaset tarzı demokratik dünyada kalıcı bir alternatif olarak varlığını koruyacak.

Kaynaklar

Marx in the Anthropocene: Towards the Idea of Degrowth Communism - Kohei Saito.

Sellers' Inflation and Price Hikes Explained - Isabella Weber & Evan Wasner.

The Zohran Mamdani Experiment: Why NYC's Government Run Grocery Stores Will Fail Taxpayers - MacIver Institute.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...