İran’da süreklilik ve kopuş arasında: Rejim, müdahale ve yeni kuşak
Haberin Eklenme Tarihi: 12.01.2026 13:50:00 - Güncelleme Tarihi: 12.01.2026 13:54:00İran’da son dönemde yaşanan toplumsal olaylar, gerek bölgesel gerek küresel düzeyde yeniden aynı soruları gündeme taşıdı: Bu protestolar daha önce yaşananlarla, örneğin 2009 Musavi yanlısı eylemleriyle ne ölçüde benzeşiyor? İran rejimi bu yeni dalgalar karşısında gerçekten sarsılabilir mi? Yoksa yaşananlar, başta ABD ve İsrail’in her tür taktiğine rağmen, İran İslam Cumhuriyeti’nin krizlerle baş etme kapasitesinin ve belki de gücünün, başka bir tezahürü mü? Bu sorulara sağlıklı yanıtlar verebilmek için İran’daki güncel gelişmeleri, tarihsel hafıza, rejimin kurumsal kodları ve “modern ve postmodern dünya” ile değişen toplumsal dinamikler ışığında bütünlüklü bir analizle ele almak önemli görünüyor.
Postmodern müdahalecilik çağında İran: “Yeşil Hareket”ten “dijital gerçekliğe”
Ortalama her 5-10 yıllık dönemlerde toplumun farklı kesimlerini kapsayan, rejimin söylem ve güvenlik reflekslerini zorlayan büyük çaplı dalgalar İran’ın 1979 sonrası bir gerçeği hâline gelmiştir. Bu manada İran İslam Cumhuriyeti’nin son yirmi yılı, aralıklı fakat giderek derinleşen toplumsal kırılmalara sahne oldu. 1999 Öğrenci Olayları, 2009 Yeşil Hareketi, 2019 ekonomik protestoları ve 2022 Mahsa Amini olayı sonrası gelişmeler; nedenleri, aktörleri ve hedefleri bakımından farklılaşsa da rejim–toplum ilişkilerinin dönüşümünü açık biçimde ortaya koyuyor.
Öte yandan, bunlar arasında bugünkü eylemlerin kapsam olarak sıkça karşılaştırıldığı, 2009’daki Yeşil Hareket, esasen “sistem içi bir itiraz” olarak doğmuştu denilebilir. Mahmud Ahmedinejad’ın yeniden seçilmesi sonrası patlak veren ve Ahmedinejad’ın en büyük rakibi olarak bilinen, “İranlı reformist politikacı, sanatçı ve mimar” olarak da kamuoyunda yer eden Mir Hüseyin Musavi etrafında şekillenen “Yeşil Hareket”, İran tarihinde önemli bir kırılma anını ifade etti. Ancak o dönemki protestolarda belirgin bir liderliğe, net bir siyasal talebe (“oyuma sahip çık”) ve büyük ölçüde şehirli orta sınıfa dayanan bir toplumsal tabana sahip bir yapı dikkat çekiyordu. Dahası, Batı’nın –özellikle ABD’nin– bu sürece yaklaşımı da oldukça açıktı: “demokrasi, seçim güvenliği ve insan hakları söylemleri üzerinden şekillenen klasik bir modernist liberal müdahalecilik.” Diğer bir deyişle, Trump gibi modern-devlet prensiplerinin çok daha ötesinde hareket edilebileceğini gösteren “postmodern bir ABD Başkanlığı makamı” o dönem daha söz konusu değildi.
Bugün İran’da yaşanan toplumsal dalgalanmalar, ilk bakışta benzer bir huzursuzluğu çağrıştırsa da, içerik ve bağlam açısından önemli farklılıklar barındırıyor. En temel fark, ortada ne Musavi benzeri bir lider figürünün ne de sistem içi net bir siyasal talebin bulunmasıdır. Protestolar daha parçalı, daha duygusal ve daha kısa soluklu bir karakter sergilemekte. Bu değişimin, yalnızca İran toplumunun tıpkı dünyanın farklı yerlerinde olduğu gibi dönüşümünden değil, aynı zamanda ABD ve Batı’nın müdahale biçimlerinin evrilmesinden de kaynaklandığını söylemek mümkün. Günümüzde doğrudan “rejim değişikliği” çağrıları yerine, sosyal medya, dijital platformlar ve küresel kamuoyu üzerinden yürütülen daha dolaylı bir etki söz konusudur. Bu bağlamda “postmodern müdahalecilik” kavramı açıklayıcıdır: Bu müdahale biçimini, “yönlendiren ama sahiplenmeyen, kışkırtan ama örgütlemeyen, görünür olan fakat sorumluluk almayan bir etkileme biçimi” olarak da ifade etmek doğru olacaktır.
Bununla birlikte bu yeni müdahale tarzı, İran rejimi açısından paradoksal bir sonuç da üretmektedir. Protestolar daha yaygın görünse de, merkezi bir odak ve siyasal programdan yoksun olmaları nedeniyle rejim için varoluşsal bir tehdit oluşturmaktan ziyade en küçük geri adımda, yerleşik elitlerin ifadesiyle, “bastırılabilir” ve bir sonraki adımda “yönetilebilir bir toplumsal gürültüye” de dönüşebilecektir.
Rejimin iç dinamikleri ve Pezeşkiyan faktörü
İran’daki her toplumsal kriz tartışması, kaçınılmaz olarak “Rejim çöker mi?” sorusuna bağlanır. Oysa İran İslam Cumhuriyeti’ni anlamak için bu sorudan önce rejimin kurumsal reflekslerini ve kriz yönetim kapasitesini analiz etmek gerekir. İran rejimi, “devrimci bir kopuşa” ilave olarak “kontrollü bir evrim” mantığını da bugüne kadar maharetle kullanmayı bilmiştir. Dinî liderlik makamı, Devrim Muhafızları, güvenlik bürokrasisi ve teknokratik elitler arasında kurulan denge, sistemin en temel dayanağıdır. Bu yapı içinde reformist figürler; çoğu zaman rejimin alternatifi değil, onun tamamlayıcı unsurları olarak işlev görür.
Bu noktada bugün de, Mesud Pezeşkiyan gibi isimler dikkat çekmektedir. Bir dönemin Ahmedinejad’ı gibi, daha “halktan” gelen özelliklerini göreve geldiği günden bu yana sürdürmeye özen gösteren Pezeşkiyan, Batı kamuoyuna buna ilave, daha “makul” ve “ılımlı” bir yüz sunarken, içeride özellikle yorgun orta sınıflara yönelik bir umut kanalı da açmaya önem atfetmektedir. Ancak belirttiğimiz üzere, İran yakın siyasi tarihine bakıldığında bu durum yeni değildir. Pek çok İran araştırmacısının da sıkça vurguladığı üzere Hatemi ve Ruhani dönemlerinde de benzer bir döngü yaşanmış; reformist söylem, sistemi dönüştürmekten ziyade sistemin sürekliliğini sağlamıştır.
Sonuç olarak, ideolojik olarak ne kadar uzak görünseler de, İran rejimini, adeta Marksist bir “tez-antitez” çekişmesinin meyvesini yiyen “sentez” olarak görmek dahi mümkündür. Yani, radikal rejim savunucularına karşı Reformcuların varlığı, rejimin zayıflığını değil, aksine esnekliğini ve adaptasyon kapasitesini göstermiştir. Bu nedenle güncel durumda Pezeşkiyan gibi figürleri “rejime yönelik bir tehdit” olarak değil, “kriz zamanlarında devreye giren emniyet supapları” olarak okumak daha isabetli diyenler, en azından bugüne kadar, haklı çıkmışlardır.
Z kuşağı, “siyasetsiz isyan” ve rejimin dayanıklılığı
İran’daki güncel protesto dalgalarının belki de en ayırt edici yönü, tüm dünyada bir süredir bariz görünen, toplumsal tabandaki kuşaksal değişimdir. Bugünün İran sokaklarında görülen gençler, 2009’un politikleşmiş, “iş, aş, çocuklarımın geleceği” belki de bir nebze “statü” derdindeki orta sınıfından oldukça farklıdır. Z kuşağı, ideolojik bagajlardan büyük ölçüde arınmış, kolektif projelere mesafeli ve siyasete derin bir güvensizlik duyan bir profili tüm dünyada olduğu gibi İran’da da temsil etmektedir.
“2022 Mahsa Amini” eylemleriyle başlayan rejimin kültürel ve toplumsal sözleşme olgusuna meydan okuyan olaylar da bir bakıma bugünü anlamak adına ilk aşama olarak değerlendirilebilir. Burada yeni kuşağın itirazı, belirli bir siyasal programa ya da rejim alternatifi tahayyülüne dayanmaz. Daha çok gündelik hayat, bireysel özgürlükler ve rasyonel bir devlet elitinin çok da umursamadığı “Nasıl bir yaşam istemiyorum?” sorusu etrafında şekillenir. Bu durum, protestoların duygusal yoğunluğunu artırırken, siyasal derinliğini ise zaman zaman sınırlamaktadır.
2009 Yeşil Hareket ile bugünkü dalga arasındaki en temel fark da burada ortaya çıkar. Yani, Yeşil Hareket, sistemi içeriden düzeltme talebi taşıyan, hukuki ve siyasal çerçevesi olan bir itirazdı denilebilir. Daha “sistematik”, daha “rasyonel” diğer bir deyişle, İran veya başka bir rejimdeki devlet yapılanmasına benzer şekilde daha “modern” değerlerle açıklanabilir bir seviyede ele alınabilir. Ancak bugünkü ve belki de yakın gelecekteki gençlik hareketleri bu modernist söylemden yani “sistemle müzakere etmekten” ziyade, ona gerekirse radikal biçimde sırtını dönmeyi esas görmekte. Düzlemleri çok farklı olsa da aynı “postmodern sırt çevirmeyi”, Trump gibi bir liderin, uzun süredir tüm yerleşik teamüllere ve uluslararası hukuka karşı da takınması ise şaşırtıcı ama benzer bir gerçek.
Diğer bir deyişle, 19. ve 20. yüzyıllarda belki de çoğu devletin artarak, ılıman veya katı suretlerde bir şekilde “sırtını dayadığı” görülen, daha çok “vatan, din ve devlet” kavramlarıyla bağlantılı ve modern-elitin belirli bir toplumu baştan veya yeniden inşasında kurtarıcı addedilen değerleri, toplumun geniş kesimleri için hâlen kutsiyetini korusalar da postmodern bir evrede hızla değişime uğramayı sürdürecek mi, sorulması gereken ana sorulardan biri belki de bu.
Öte yandan, modernizmin sistematik ve örgütlü yapısından uzak bu tablolar veya açmazlar, şüphesiz yerleşik rejimler açısından beklenmedik avantajlar sunmaya da devam edebilecek. Parçalı, liderlikten yoksun ve alternatif üretmeyen bir muhalefet, rejimi rahatsız edebilir. Ancak onu devirecek bir siyasal bilinç üretemez savını savunanlar ile İran İslam Cumhuriyeti de şayet “rasyonel denge” prensibiyle doğru hamleler yaparsa, tam da bu nedenle “sarsılır” ama “hâlihazırda yıkılmaz” diyen kesimler bu gerekçeyle hâlâ çoğunlukta görülüyorlar.
Dış müdahale gölgesinde hak arama meselesi
Madalyonun diğer tarafından da bakmak gerekirse, İran’da yaşanan toplumsal hareketler, neredeyse istisnasız biçimde “dış müdahale” tartışmalarıyla birlikte anılıyor. Zira geçmişte de buna benzer pek çok hadise söz konusu. ABD ve Batılı ülkelerin İran’a yönelik tarihsel politikaları, 1953 darbesinden yaptırımlara uzanan çizgi, bu hassasiyeti bütünüyle temelsiz olmaktan çıkarıyor. Ancak bu gerçek, içeride yükselen hak taleplerinin otomatik olarak gayrimeşru olduğu anlamına da tabiatıyla gelmiyor. Bu nedenle, dış aktörlerle, hele ki Trump ve Netanyahu gibi, Gazze soykırımı gibi insanlık suçlarını dahi “realist uluslararası ilişkilerin” gündelik olayı seviyesine indirgeyen, tek emelimiz “bölge dizaynı” demeyi artık kapalı değil, açık diplomasi unsuru hâline getiren günümüz pragmatik isimleriyle, mesafeyi açıkça koymak gerekmekte. Belki de bu gerekçelerle, İran'ın son şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin en büyük oğlu Rıza Pehlevi’nin yıllardır ABD’de yaşayarak Amerika ve İsrail jargonuyla çok paralel sarf ettiği argümanları da tam karşılık bulamıyor.
Bu çerçevede, benzer örneklerde görüleceği üzere İran’da da özellikle Batılı hükûmetlerden doğrudan destek ya da yaptırım çağrılarından kaçınmak, içerideki meşruiyet açısından kritik bir eşik olmayı sürdürecektir. Nitekim hak mücadelesinin muhatabı dış güçler değil, bizzat ülkenin kendi devletidir. Bu çizgi net biçimde korunmadığında, en haklı talepler bile kolayca itibarsızlaştırılabilir. Entelektüel ve kültürel seviyesi oldukça yüksek görülmesi gereken İran toplumu, dış müdahalelerle şekillenmiş acı bir tarihsel hafızaya sahiptir. 1979 İran Devrimi mimarı Humeyni’nin bile devrim öncesi Paris yılları hep öne sürülür. Bu hafızayı yok sayan ya da küçümseyen bir muhalefet dili, halkın önemli bir kesiminde refleksif bir savunma duygusu yaratır. Oysa dış müdahale riskini bilen ama buna teslim olmayan bir yaklaşım, hem ahlaki üstünlüğü hem de toplumsal desteği korumanın tek gerçekçi yoludur denilebilir.
Son tahlilde ise Rusya-Ukrayna arasında “cephe ve drone savaşları” hız kesmiyorken, Gazze’deki soykırım sonrası ateşkese rağmen İsrail tarafından bölgede roketli ve bombalı saldırılar devam ediyorsa; aynı anda, Grönland’ı fütursuzca topraklarına katmak isteyen yeni dönem “Amerikan gerçeği” tarafından ülkesinden kaçırılan Venezuela lideri Maduro’nun ABD’deki yargılaması sürerken, Minneapolis eyaletinde sivil ve masum bir kadın aracı başında, aşırı güç kullanımı bariz olan bir ABD sınır gücü tarafından vurularak öldürülüp, bu ülke genelinde yeni bir infial dalgası ortaya çıkarıyorsa; sonuç olarak modern devletlerin ve modern dünyanın çizdiği “eşik”lerin anlamının artık derin şekilde sorgulandığı bir dönemdeyiz demektir. Ve bu nedenle, şüphesiz İran’daki son olaylara da farklı pencerelerden ve çok katmanlı yaklaşmak elzem olup, Amerika’dan, Avrupa’ya, Orta Doğu ve Asya’ya dünyada gerek devletler gerek toplumlar nezdinde derin değişimlerin ve yeni dizayn süreçlerinin sürdüğü bu çağda, İran’da yaşanan ve yaşanacak olayları, geçmişteki örneklerin ötesinde, yeni ve çok boyutlu analizlerle irdelemeye devam etmeliyiz.