İran krizi, AB ve Çin rekabetini derinleştiriyor

Haberin Eklenme Tarihi: 29.06.2026 13:20:00 - Güncelleme Tarihi: 29.06.2026 13:22:00

Uluslararası sistemin güç dağılımında yaşanan sismik kaymalar, kendisini Haziran 2026 itibarıyla Orta Doğu jeopolitiğinde yeni kriz dinamikleri ve kırılgan uzlaşı çabalarıyla gösteriyor. 17 Haziran 2026 tarihinde ABD Başkanı Donald Trump ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan arasında imzalanan İslamabad Mutabakat Zaptı (MoU), her ne kadar 60 günlük bir geçici ateşkes ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden deniz trafiğine açılması hedeflerini içerse de sahadaki gerçeklik, bu diplomatik hamlenin hızla çökmekte olduğunu kanıtladı. Nitekim mutabakatın hemen ardından İran'ın ticari gemilere yönelik insansız hava aracı saldırıları ve ABD Merkez Komutanlığı'nın (CENTCOM) 26-27 Haziran tarihlerinde gerçekleştirdiği misilleme bombardımanları, bölgedeki asimetrik çatışma potansiyelinin yüksekliğini koruduğunu gösteriyor. Bu kaotik düzlemde, Avrupa Birliği (AB) ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin İran krizine yönelik yaklaşımları, basit birer bölgesel güvenlik politikalarını değil, küresel hegemonya mücadelesinin temel parametrelerini de açığa çıkarıyor.[1]

AB'nin normatif ve kurumcu dış politika inşası ile Çin'in pragmatik, ekonomik devletçilik temelli yaklaşımı ontolojik anlamda birbiriyle çatışıyor. 15 Haziran 2026'da Kaja Kallas başkanlığında toplanan AB Dışişleri Konseyi'nde alınan kararlar ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in İslamabad Mutabakatı'na rağmen İran'a yönelik yaptırımların kaldırılmayacağı yönündeki net tavrı, Brüksel'in meseleyi katı bir güvenlikleştirme filtresinden okuduğunu kanıtlıyor. Buna karşılık Pekin yönetimi, İran'ı çok kutuplu dünya düzeni tahayyülünde Batı hegemonyasına karşı bir denge unsuru ve Kuşak ve Yol İnisiyatifi'nin (KYG) kritik bir enerji/lojistik düğümü olarak konumlandırıyor. Bu hususta, İran coğrafyası ve Hürmüz Boğazı, AB'nin risk azaltma doktrini ile Çin'in küresel tedarik zinciri diplomasisinin doğrudan çarpıştığı bir jeopolitik fay hattına dönüştü.[2]

Hürmüz Boğazı krizi ve AB-Çin jeoekonomik rekabeti

AB'nin İran politikası, yapısal bir güvenlik ikilemi etrafında şekilleniyor. AB, İran'ın nükleer programındaki ilerlemeleri ve bölgedeki vekil güçleri aracılığıyla yarattığı istikrarsızlığı, Avrupa'nın ontolojik güvenliğine doğrudan bir tehdit olarak algılıyor. Realist perspektiften bakıldığında, AB'nin tehdit algısı Tahran'ın kapasitesiyle sınırlı kalmayıp, giderek derinleşen Rusya-İran-Çin stratejik aksına yöneldi. Ukrayna Savaşı’nda Rusya'ya sağlanan askerî ve teknolojik destek ile şekillenen bu Avrasya bloku, AB tarafından küresel liberal düzeni revize etmeye çalışan bir otoriter ittifak olarak kodlanıyor. 15 Haziran'daki Dışişleri Konseyi toplantısında İran meselesinin Ukrayna, Lübnan ve Çin ile ilişkilerle aynı oturumda, birbirine entegre bir biçimde tartışılması, AB'nin bu aktörleri tek bir hibrit tehdit matriksi içinde değerlendirdiğinin en somut göstergesidir. AB; Çin'in İran ile imzaladığı 25 yıllık Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması’nı, yaptırımları devre dışı bırakan bir can simidi ve Avrupa'nın çevrelenmesi stratejisinin bir parçası olarak okuyor.[3]

Buna çerçevede Çin, AB'nin bu normatif ve güvenlik odaklı çerçevesini tamamen reddeden bir stratejik otonomi anlayışıyla hareket ediyor. Pekin'in İran yaklaşımı, neorealist bir dengeleme stratejisi ile açıklanabilir; ABD'nin Hint-Pasifik'teki kuşatmasını Orta Doğu'da asimetrik olarak yarmayı amaçlıyor. Çin, AB'nin insan hakları ve demokratik normlar üzerinden kurduğu yaptırım rejimini uluslararası hukukun ihlali olarak görüyor ve İran rejimiyle ilişkilerini içişlerine karışmama prensibi üzerinden meşrulaştırıyor. Ursula von der Leyen'in ABD-İran ateşkes mutabakatına rağmen AB yaptırımlarının süreceğini ilan etmesi, AB'nin ahlaki üstünlük iddiasını sürdürme çabası olarak görülse de Pekin açısından bu durum, Avrupa'nın ABD politikalarından bağımsız, rasyonel bir aktör olma yeteneğini kaybettiğinin kanıtıdır. Bu stratejik çelişki, İran krizinin çözümünü imkânsızlaştıran yapısal bir kilitlenme yaratıyor.[4]

Normatif rekabet ve söylemsel ayrışma: AB'nin sistemik rakip yaklaşımı

İran krizinin küresel ekonomiye yansıyan en kritik fay hattı, şüphesiz Hürmüz Boğazı'nın güvenliğidir. Haziran 2026'da boğazda yaşanan deniz güvenliği krizi ve Uluslararası Denizcilik Örgütü'nün bölgedeki 11.000 denizcinin tahliyesi için acil eylem planı açıklaması, küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığını bir kez daha ifşa etti. Bu kriz AB ve Çin'in birbirinden taban tabana zıt jeoekonomik stratejilerini sahneye koyuyor. AB, son yıllarda benimsediği risk azaltma stratejisi doğrultusunda, kritik ham maddeler ve enerji kaynaklarında otoriter rejimlere olan bağımlılığını asgariye indirmeyi hedefliyor. Hürmüz'deki istikrarsızlık, AB açısından Orta Doğu petrol ve doğal gazına olan bağımlılığın yapısal bir zafiyet olduğunu doğruluyor ve yeşil dönüşüm ile alternatif ticaret rotaları (örneğin IMEC - Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) arayışını hızlandırıyor. AB'nin bu süreçteki temel motivasyonu, ekonomik güvenliğini normatif dış politikasıyla senkronize ediyor.

Çin'in yaklaşımı ise risk azaltma kavramının tam karşısında konumlanan karşılıklı bağımlılığının kullanılmasını önleme ve KYG üzerinden asimetrik nüfuz kurma stratejisidir. Çin, küresel enerji ithalatının bel kemiğini oluşturan Hürmüz Boğazı'nın güvenliğini, ABD'nin deniz hegemonyasına bırakılamayacak kadar hayati bir ulusal güvenlik meselesi olarak görüyor. Ancak Çin, AB veya ABD gibi askeri bir müdahale yerine, İran ile kurduğu derin jeoekonomik entegrasyonu bir diplomatik kaldıraç olarak kullanıyor. Körfez ülkeleri ve İran arasında ara buluculuk rolleri üstlenen Pekin, bölgedeki aktörleri "kalkınma ve ticaret" paydasında buluşturarak, ABD'nin askerî garantörlük modelini devreden çıkarmaya çalışıyor. Çin'in tedarik zinciri diplomasisi, krizi bir izolasyon fırsatı olarak değil, İran'ı küresel güneyin ekonomik ekosistemine daha sıkı bağlama aracı olarak işlevlendiriyor.

AB'nin 2019'dan bu yana Çin'e yönelik kullandığı ortak, ekonomik rakip ve sistemik rakip üçlü söylem seti, İran krizinde ciddi bir sınavdan geçiyor. AB'nin resmî söylemi, Çin'i iklim değişikliği gibi konularda bir ortak olarak görürken, İran gibi bölgesel güvenlik meselelerinde giderek artan bir dozda sistemik rakip kutbuna doğru itiyor. Dışişleri Konseyi metinlerinde ve Kaja Kallas'ın açıklamalarında gözlemlenen söylemsel inşada, Çin'in İran'a yönelik koşulsuz ekonomik ve diplomatik desteği, uluslararası hukukun altını oyan revizyonist bir pratik olarak kodlanıyor. AB diskuru, İran-Çin ilişkisini meşrulaştıran her türlü argümanı, Avrupa'nın "kurallara dayalı uluslararası düzen" konseptine yönelik bir sabotaj girişimi olarak çerçeveliyor. Bu durum, AB'nin kendi jeopolitik sınırlarını yalnızca fiziki değil, söylemsel ve normatif olarak da tahkim etme çabasıdır.[5]

Çin'in Tianxia vizyonu ve İran krizinde diplomatik nüfuz stratejisi

Bu normatif çerçeveye karşın Çin, küresel yönetişime dair tamamen farklı bir söylemsel paradigma sunuyor. Xi Jinping dönemi Çin dış politikasının bel kemiğini oluşturan "İnsanlık için Ortak Kader Topluluğu" ve geleneksel Çin felsefesinden beslenen "Tianxia" kavramları, İran krizinin analizinde kritik bir yer tutuyor. Çin'in söylemsel pratiği, AB'nin yaptırım odaklı, dışlayıcı ve hiyerarşik uluslararası ilişkiler anlayışını reddeder. Tianxia anlayışı, sistemin hiçbir aktörünü sistemin dışına itmemeyi, aksine onları kalkınma ağlarına entegre ederek ehlileştirmeyi öngörüyor. Çin'in İran söylemi, AB'nin güvenlikleştirici diline karşı kazan-kazan iş birliği, bölgesel kalkınma ve Batı müdahaleciliğinin yıkıcılığı temaları üzerinden şekillenir. Bu bağlamda, AB'nin sistemik rakip söylemi, Çin'in "Kapsayıcı Küresel Uygarlık" söylemiyle cepheden çarpışır; bu durum, İran krizinin çözümünde ortak bir diplomatik dil geliştirilmesini ontolojik olarak imkânsız kılıyor.

Öte yandan Çin, ABD-İran arasındaki bu kırılgan ve çatışmalı süreçten diplomatik nüfuz devşiren temel aktör konumundadır. Çin'in bölgedeki stratejisi, askeri angajmanlardan özenle kaçınarak arka kapı diplomasisi yürütmek üzerine kuruludur. Haziran sonundaki Hürmüz saldırıları ve tahliye kararları esnasında Pekin, Umman üzerinden İran ve Körfez ülkeleriyle çoklu komiteler kurarak bölgesel deniz güvenliğine dair bölge ülkelerinin kendi inisiyatifi fikrini destekledi. ABD askerî gücüne başvururken ve AB yaptırım kartını masada tutarken, Çin'in İran'ın uluslararası izolasyonunu kırmak için sunduğu Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi kurumsal zeminler, Tahran açısından hayati bir çıkış kapısıdır. Dolayısıyla, İslamabad MoU sonrası ortaya çıkan güç vakumu, Çin'in revizyonist bir hegemon olarak değil, mevcut çatışmaları kendi lehine konsolide eden sessiz bir garantör olarak yükselmesine olanak tanıyor.[6]

İran krizi bağlamında AB-Çin rekabetinin geleceği

Haziran 2026'da ABD ve İran arasında imzalanan ancak pratik sahada hızla işlevsizleşen İslamabad Mutabakatı ve Hürmüz Boğazı merkezli deniz güvenliği krizi, AB ile Çin arasındaki küresel rekabetin en keskin yansıma alanlarından biri hâline geldi.  AB'nin normatif ve yaptırım odaklı dış politikasının, Çin'in kalkınmacı ve entegrasyonist Tianxia vizyonu karşısında Orta Doğu özelinde ciddi bir etkinlik krizine girdiğini gösteriyor.

AB, İran'ı ve onunla organik bağlar kuran Çin-Rusya aksını sistemik bir güvenlik tehdidi olarak kodlarken, riski dengeleme stratejisiyle jeoekonomik sınırlarını korumaya çalışıyor. Buna karşılık Çin, asimetrik karşılıklı bağımlılık ağlarını derinleştirerek İran krizini Batı hegemonyasının sınırlarını aşındırmak için stratejik bir fırsata çeviriyor. Sonuç itibarıyla, diplomatik nüfuz mücadelesinde AB'nin kendini izole eden prensipliliği ile Çin'in ahlaki esnekliğe dayalı ekonomik pragmatizmi arasındaki makas açıldıkça, İran krizinin küresel sistemde kalıcı bir fay hattı olarak varlığını sürdüreceği öngörülüyor.

Notlar

[1] "New Iran Authorization Implements Memorandum of Understanding", Wilmer Hale, https://www.wilmerhale.com/en/insights/client-alerts/20260625-new-iran-authorization-implements-memorandum-of-understanding, (Erişim Tarihi: 28.06.2026).

[2] "Foreign Affairs Council, 15 June 2026", European Council Council of the European Union, https://www.consilium.europa.eu/en/meetings/fac/2026/06/15/, (Erişim Tarihi: 28.06.2026). 

[3] "Foreign Affairs Council, 15 June 2026", https://www.consilium.europa.eu/en/meetings/fac/2026/06/15/, (Erişim Tarihi: 28.06.2026). 

[4] "The Illusions of Western Virtue: Ursula von der Leyen and Europe’s Moral Bankruptcy", CounterPunch + Exclusives, https://www.counterpunch.org/2026/06/26/the-illusions-of-western-virtue-ursula-von-der-leyen-and-europes-moral-bankruptcy/, (Erişim Tarihi: 28.06.2026). 

[5] "A bad peace: the Arab Gulf states and the US–Iran memorandum of understanding", IISS, https://www.iiss.org/online-analysis/online-analysis/2026/06/a-bad-peace-the-arab-gulf-states-and-the-usiran-memorandum-of-understanding/, (Erişim Tarihi: 28.06.2026). 

[6] "Iran Update Special Report, June 26, 2026", ISW, https://understandingwar.org/research/middle-east/iran-update-special-report-june-26-2026/, (Erişim Tarihi: 28.06.2026).