Doğu Akdeniz’de Fransa etkisi büyüyor mu?

Haberin Eklenme Tarihi: 16.06.2026 10:46:00 - Güncelleme Tarihi: 16.06.2026 14:07:00

Fransa, Doğu Akdeniz’e bugün gelmiş bir devlet değildir. Paris’in Akdeniz’e bakışı, günlük diplomatik reflekslerden çok daha eski bir tarihî aklın uzantısıdır. Bu akıl, kimi zaman “medeniyet”, kimi zaman “istikrar”, kimi zaman “Avrupa güvenliği”, kimi zaman da “stratejik özerklik” gibi kavramların arkasına saklanır. Fakat değişmeyen şey şudur: Fransa, kendi kıyılarından uzakta gördüğü her coğrafyada bir nüfuz alanı inşa etmeye çalışır. Dün Cezayir’de, Tunus’ta, Fas’ta, Suriye’de ve Lübnan’da görülen bu arayış; bugün Güney Kıbrıs üzerinden Doğu Akdeniz’e taşınıyor.

Fransız sömürgeciliğinin tarihine bakıldığında bu tavrın yeni olmadığı görülür. Fransa, XVI. yüzyıldan itibaren denizaşırı ticaret ve sömürge yarışına katıldı. Önce Amerika kıtasına yöneldi; Kuzey Amerika’da Quebec, Güney Amerika’da Rio de Janeiro gibi noktalarda tutunmaya çalıştı. Ancak İngiltere karşısında aldığı ağır yenilgiler ve 1763 Paris Antlaşması, Fransa’nın Atlantik dünyasındaki genişleme hayallerine büyük darbe vurdu. Bunun ardından Paris’in dikkati giderek Afrika’ya ve Akdeniz’e çevrildi. Yani Fransa’nın Akdeniz’e ilgisi tesadüf değil, büyük güç rekabetinde geri düştüğü anda kendisine yeni sahalar aramasının sonucuydu.

Bu arayışın en sert örneklerinden biri Cezayir’di. 1830’da başlayan Fransız işgali, sadece askerî bir harekât değildi; siyasi, kültürel ve iktisadi yönleri olan derin bir sömürgeleştirme süreciydi. Cezayir’de Fransız hâkimiyeti; yerli toplumun iradesiyle değil, güç kullanımıyla kuruldu. Direniş, ancak Emir Abdülkâdir’in uzun mücadelesinden sonra kırılabildi. Fransa burada toprak gaspından ağır vergilere, Fransızcanın dayatılmasından dinî ve içtimai yapının baskı altına alınmasına kadar birçok usulle kendi düzenini kurmaya çalıştı. Bu yüzden Fransız varlığı, yerli halk için hiçbir zaman sahici bir meşruiyet üretmedi; ancak askerî kuvvetin gölgesinde ayakta durabildi.

Aynı çizgi Senegal’den Mali’ye, Tunus’tan Fas’a kadar uzandı. Fransa, Afrika içlerine ilerlerken kimi zaman doğrudan işgal, kimi zaman “hâmilik”, kimi zaman da yerel liderleri birbirine düşürme metodunu kullandı. El-Hac Ömer Tall’in Fransız yayılmasına karşı verdiği mücadele, Paris’in Afrika’daki ilerleyişinin nasıl bir direnişle karşılandığını göstermesi bakımından önemlidir. Tunus’ta ise Cezayir’den farklı bir usul tercih edildi; mevcut beylik düzeni tamamen ortadan kaldırılmadan, Fransız nüfuzunu tahkim eden bir hâmilik sistemi kuruldu. Fas’ta da “güvenliği sağlama” iddiası, fiilen işgalin ve denetimin kapısını açtı. Suriye ve Lübnan’ın I. Dünya Savaşı sonrasında Fransız mandasına girmesiyle bu hat, Akdeniz’in doğusuna kadar uzandı.

Dolayısıyla Fransa’nın bugünkü Doğu Akdeniz politikasını okurken, meseleyi sadece Türkiye ile Fransa arasındaki güncel diplomatik gerilimlere indirgemek yanıltıcı olur. Fransa’nın Güney Kıbrıs üzerinden yürüttüğü siyaset, eski imparatorluk alışkanlıklarının yeni güvenlik diliyle yeniden kurulmasıdır. Eskiden “müstemleke”, “manda” ve “hâmilik” denilen şey, bugün “stratejik ortaklık”, “Avrupa savunması”, “deniz güvenliği” ve “bölgesel istikrar” kavramlarıyla ifade ediliyor. İsimler değişti fakat refleks aynı kaldı.

Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki ileri karakolu

Bugün Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Fransa açısından Doğu Akdeniz’de kullanışlı bir ileri karakol hâline getirilmeye çalışılıyor. Fransa ile Rum Yönetimi arasındaki savunma iş birliği, 2017’de imzalanan ve 2020’de yürürlüğe giren anlaşmayla kurumsallaşmıştı. Daha sonra bu ilişki, düzenli askerî tatbikatlar, Fransız donanmasının ada limanlarındaki artan varlığı, savunma tedariki ve teknoloji iş birliği ile kriz dönemlerinde Güney Kıbrıs’ın tahliye ve lojistik destek noktası olarak kullanılması üzerinden derinleşti. Nihayet 2026’da imzalanan Savunma Alanında İşbirliği Anlaşması, Fransız askerî unsurlarının adadaki varlığına hukuki bir çerçeve kazandırdı. Bu, basit bir ikili savunma metni olarak görülemez. Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi yakından ilgilendiren güç dengesine yeni bir müdahaledir.

Fransa bu hamleyi “Avrupa’nın stratejik özerkliği” olarak takdim ediyor. Fakat burada sorulması gereken basit bir soru var: Doğu Akdeniz’de kıyısı olmayan bir devlet, hangi hak ve meşruiyet zemininde Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin güvenlik alanına bu kadar yoğun biçimde yerleşiyor? Paris’in cevabı, Avrupa dayanışmasıdır. Fakat bu dayanışma söylemi, çoğu zaman Rum ve Yunan tezlerinin Avrupa politikası gibi sunulmasına hizmet ediyor. Böylece Kıbrıs meselesi; adadaki iki halkın hakları ve güvenliği çerçevesinde değil, Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki nüfuz mücadelesinin parçası olarak ele alınıyor.

Fransa’nın 2020’den itibaren Türkiye’ye karşı sertleşen söylemi, bu bakımdan dikkat çekici. Emmanuel Macron’un Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı “kırmızı çizgi” politikasından söz etmesi, Fransa’nın kendisini bölgenin nizam verici gücü olarak konumlandırmak istediğini gösteriyordu. Fransa; o dönemde Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İtalya ile ortak askerî faaliyetlere katıldı; Avrupa Birliği içinde Türkiye’ye karşı daha sert bir çizgi izlenmesini savundu. Oysa Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlığı coğrafi, tarihî ve hukuki bir gerçekliğe dayanır. Türkiye, bölgeye dışarıdan gelen bir aktör değildir. Doğu Akdeniz’in en uzun kıyı şeritlerinden birine sahip olan, Kıbrıs Türklerinin güvenliğinde garantörlük sorumluluğu bulunan ve deniz yetki alanları konusunda doğrudan hakları olan bir devlettir.

Gerilim artacak

Fransa’nın Güney Kıbrıs’a yerleşme arzusunda sadece askerî kaygılar yoktur. Enerji, deniz ticareti, silah pazarı, Afrika ve Orta Doğu’daki nüfuz kaybını telafi etme isteği, Avrupa Birliği içinde liderlik arayışı ve Türkiye’nin yükselen bölgesel kapasitesinden duyulan rahatsızlık, bu politikanın arka planını oluşturuyor. Paris, Afrika’da eski nüfuz alanlarının sarsıldığını, Sahel’den Mağrib’e kadar Fransız karşıtlığının güçlendiğini görmektedir. Bu ortamda Doğu Akdeniz, Fransa için hem Avrupa içinde güç gösterisi yapabileceği hem de Orta Doğu’ya, Kuzey Afrika’ya ve enerji hatlarına yakın durabileceği yeni bir jeopolitik sahadır.

Bu siyaset, bölgede istikrar üretmekten çok gerilimi artırma potansiyeli taşır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tek başına bütün ada adına hareket ediyormuş gibi anlaşmalar yapması, Kıbrıs Türklerinin iradesini yok sayıyor. Daha da mühimi, Rum tarafının bir taraftan Kıbrıs meselesinde “sıfır asker, sıfır garanti” söylemini öne sürüp diğer taraftan Fransa gibi ada dışı aktörlerle askerî iş birliğini derinleştirmesi ciddi bir tezattır. Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bu hamlelere tepki göstermesi, bu yüzden şaşırtıcı değildir. Mesele sadece Fransa’nın birkaç askerî unsurunun adada bulunması değildir; mesele, Kıbrıs’ta zaten kırılgan olan güvenlik dengesinin üçüncü aktörler eliyle yeniden şekillendirilmeye çalışılmasıdır.

Fransa’nın tarihî sicili, bu tür müdahalelerin masum olmadığını gösterir. Cezayir’e de düzen getirme iddiasıyla girmişti; Suriye ve Lübnan’da da mandayı medenileştirme görevi gibi sunmuştu; Afrika’da da nüfuzunu çoğu zaman yerel halkların çıkarları için değil, kendi stratejik ve iktisadi hesapları için kullanmıştı. Bugün Doğu Akdeniz’de kullanılan dil elbette farklıdır. Sömürgecilik artık eski adıyla sahnede değildir. Fakat Fransa’nın uzak coğrafyalarda nüfuz kurma refleksi yaşamaya devam ediyor. Dün manda ve hâmilik diliyle kurulan bu siyaset, bugün savunma iş birliği, Avrupa güvenliği ve bölgesel istikrar söylemiyle karşımıza çıkıyor. Bu akıl, yerel ihtilafları kendi nüfuz politikasının merdiveni hâline getirir. Güney Kıbrıs üzerinden yapılmak istenen de büyük ölçüde budur.

Paris’in rahatsızlığı, Ankara’nın etkisi

Türkiye açısından meseleye soğukkanlı fakat kararlı bakmak gerekir. Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki hamleleri, Ankara’nın bölgesel yalnızlığını değil, aksine Türkiye’nin bölgedeki oyun kurucu kapasitesinden duyulan rahatsızlığı gösteriyor. Türkiye sahadan çekilseydi, “Mavi Vatan” doktrinini savunmasaydı, Libya’da deniz yetki alanları konusunda adım atmasaydı, Kıbrıs Türklerinin haklarını bu ölçüde sahiplenmeseydi, Fransa’nın bu kadar keskin bir pozisyon almasına gerek kalmazdı. Paris’in sertliği, Ankara’nın etkisizliğinden değil, etkisinden kaynaklanıyor.

Bu sebeple Fransa’nın Güney Kıbrıs üzerinden Türkiye’ye karşı aldığı tavır; sadece iki ülke arasındaki aktüel bir anlaşmazlık değil, Doğu Akdeniz’de yeni bir güç mücadelesinin işaretidir. Fransa, eski imparatorluk hafızasını Avrupa savunması söylemiyle güncelliyor; Güney Kıbrıs ise kendi maksimalist hedeflerini Avrupa şemsiyesi altında tahkim etmeye çalışıyor. Buna karşı Türkiye’nin yapması gereken, tarihî haklılığını güncel diplomasiyle birleştirmek, Kıbrıs Türklerinin güvenliğini pazarlık konusu yaptırmamak ve Doğu Akdeniz’deki meşru çıkarlarını kararlılıkla savunmaktır.

Akdeniz, tarih boyunca boşluk kabul etmedi. Boşalan yere mutlaka bir güç yerleşti. Bugün Fransa’nın Güney Kıbrıs üzerinden yaptığı da budur: Türkiye’nin çevresinde bir nüfuz halkası kurmak, Avrupa dayanışması adı altında Rum-Yunan tezlerine askerî derinlik kazandırmak ve Doğu Akdeniz’de yeniden söz sahibi olmak. Ancak Paris’in unuttuğu bir gerçek var: Doğu Akdeniz, Fransa’nın eski sömürge haritalarında çizdiği bir masa coğrafyası değildir. Türkiye burada misafir değil, asli aktördür. Kıbrıs Türkleri de yok sayılacak bir topluluk değil, adanın kurucu ve eşit halkıdır. Bu gerçekleri görmeyen her dış müdahale, bölgede barış değil, yeni fay hatları üretir.