Davos'ta Trump rüzgârı mı, kasırga mı?
Haberin Eklenme Tarihi: 22.01.2026 12:36:00 - Güncelleme Tarihi: 22.01.2026 12:42:00Davos'un karlı zirvelerinde, küresel seçkinlerin her yıl düzenlediği Dünya Ekonomik Forumu bu kez alışılagelmiş nezaket kurallarının değil, jeopolitik bir sarsıntının merkez üssü haline geldi. Donald Trump’ın helikopteri İsviçre Alpleri'ne iniş yaptığında, Avrupalı liderler transatlantik ittifakını kökten sarsacak bir "gümrük vergisi fırtınası" bekliyordu; ancak karşılarında çok daha karmaşık, bazen uzlaşmacı görünen ama derinlerinde Amerikan dış politikasının 200 yıllık temellerini sarsan bir strateji buldular. Trump’ın Grönland üzerindeki "hak, unvan ve mülkiyet" talebi, ilk bakışta bir gayrimenkul saplantısı gibi görünse de, aslında Arktik’in eriyen buzları arasında şekillenen yeni bir Amerikan hegemonyasının, "Altın Kubbe" füze savunma sisteminin ve "Önce Amerika" doktrininin en somut tezahürüyü.
Trump’ın Grönland’ı satın alma arzusu yeni bir fenomen değil; ancak 2026 Davos Forumu’nda bu talebin tonu, basit bir ticari tekliften bir "ulusal güvenlik zorunluluğuna" dönüştü. Başkan Trump, Grönland'ın Amerika için stratejik değerinin tartışılamaz olduğunu savunurken, eriyen buzulların yeni gemi rotaları açtığını ve Arktik'in küresel ticaretin yeni çekişme sahası haline geldiğini doğru bir şekilde tespit etti. Ancak bu haklı tespiti, Danimarka'nın egemenliğini hiçe sayan bir ilhak söylemiyle birleştirmesi, transatlantik ilişkilerde benzersiz bir kriz yarattı.
Amerika Birleşik Devletleri'nin Grönland'a olan ilgisi 19. yüzyıla kadar uzanıyor. 1867 yılında Dışişleri Bakanı William Seward, Alaska'yı Rusya'dan satın aldıktan hemen sonra Grönland ve İzlanda'yı da satın alma fikrini gündeme getirdi. Bu stratejik vizyon, İkinci Dünya Savaşı sırasında adanın Nazi Almanyası'na karşı bir sıçrama tahtası olarak kullanılmasıyla pekişmişti. 1946 yılında Truman yönetimi, Danimarka'ya Grönland için 100 milyon dolar değerinde altın teklif etmiş, ancak bu teklif reddedilmiştir. Trump’ın bugünkü talebi, aslında Amerikan dış politikasındaki bu tarihsel sürekliliğin bir parçası; ancak kullanılan yöntemler -gümrük vergisi tehditleri ve askeri güç imaları- geleneksel diplomasiden radikal bir kopuşu temsil ediyor.
Arktik'in jeopolitik önemi, küresel ısınmanın buzları eritmesiyle birlikte dramatik bir şekilde arttı. Bu durum, yeni deniz ticaret yollarının açılmasıyla birlikte bölgedeki devasa doğal kaynaklara erişimi de mümkün kılıyor. Grönland, nadir toprak elementleri, petrol ve doğalgaz rezervleri açısından dünyanın en bakir ve zengin bölgelerinden biri olarak kabul ediliyor. Trump yönetiminin bu adayı mülkiyetine geçirme isteği, Çin'in nadir toprak elementleri üzerindeki tekelini kırma stratejisinin merkezi bir parçası. Davos'ta sergilenen uzlaşmacı tavır, bu uzun vadeli hedeften vazgeçildiği anlamına gelmiyor, aksine Avrupa'nın tepkisini yumuşatmak için kullanılan taktiksel bir manevra olarak değerlendiriliyor.
Altın Kubbe (Gold Dome): 21. yüzyılın yıldız savaşları
Trump’ın Davos’taki açıklamalarının en dikkat çekici unsurlarından biri, "Altın Kubbe" (Gold Dome) olarak adlandırılan yeni nesil füze savunma sistemi. Ronald Reagan'ın "Yıldız Savaşları" (Star Wars) projesinden esinlenen bu sistem, Amerika Birleşik Devletleri'nin tüm topraklarını hipersonik füzelerden ve uzaydan gelecek tehditlerden korumayı amaçlayan kıtasal ölçekli bir kalkan olarak tasarlandı. Altın Kubbe, tek bir sistemden ziyade, birbirine bağlı 100'den fazla alt sistemden oluşan devasa bir ağ. Bu ağ; düşük ve jeostasyoner yörüngeli gözetleme uyduları, küresel izleme sistemleri ve kara, deniz ve hava tabanlı önleyici füzeleri içeriyor. Trump, bu sistemin maliyetini başlangıçta 175 milyar dolar olarak öngörse de Kongre Bütçe Ofisi (CBO) sadece uzay bileşenlerinin 20 yıl içinde 542 milyar dolara mal olabileceğini tahmin ediyor.
Grönland, bu sistemin kuzey kanadı için hayati bir öneme sahip. Adada halihazırda bulunan Pituffik Uzay Üssü (eski adıyla Thule), 24/7 füze uyarısı ve uzay gözetleme kabiliyeti sağlıyor. Trump, Grönland'ın mülkiyetini alarak bu üssü "Altın Kubbe"nin ayrılmaz ve egemen bir parçası haline getirmeyi, böylece Rusya ve Çin'in bölgedeki hareket alanını tamamen kısıtlamayı hedefliyor.
Altın Kubbe projesi, Amerikan savunma sanayii için devasa bir yatırım alanı açarken, müttefikler için yeni bir bağımlılık ilişkisi yaratıyor. Kanada gibi ülkeler, bu kalkanın koruması altına girmek için milyarlarca dolar ödeme yapmaya zorlanıyor. Trump'ın Davos'ta bu sistemi bir "barış ve güvenlik garantisi" olarak pazarlaması, aslında Amerikan askeri teknolojisinin küresel ölçekte bir abonelik sistemine dönüştürülmesinin ilk adımı.
NATO ve 22 trilyon dolarlık "hesaplaşma"
Davos'ta Trump'ın sergilediği "uzlaşmacı" tavrın arkasında, NATO müttefiklerine yönelik çok daha sert bir ekonomik suçlama yatıyor. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Amerika'nın 1980'den bu yana savunmaya, müttefiklerinden 22 trilyon dolar daha fazla harcadığını iddia ederek, transatlantik güvenliğini bir "borç-alacak" ilişkisine indirgedi. Trump yönetimi, Avrupalı müttefikleri "bedavacı" (free-rider) olarak nitelendiriyor ve Amerika'nın bu ülkelerin refah devletlerini ve sosyal güvenlik sistemlerini finanse ettiğini savunuyor. Bessent'in dile getirdiği 22 trilyon dolar rakamı, bir istatistikten daha fazlası Amerikan kamuoyuna yönelik "biz sömürülüyoruz" mesajının felsefi altyapısı. Bu bakış açısına göre, Amerika Birleşik Devletleri küresel sistemi kurdu ve korudu; ancak müttefikler bu sistemin nimetlerinden yararlanırken yükü Amerika'nın sırtına bıraktı.
Trump’ın NATO müttefiklerinden GSYİH'lerinin %5'ini savunmaya harcamalarını talep etmesi, bu "ekonomik adaleti" sağlama girişimi. Ancak bu talep, Avrupa ekonomileri üzerinde büyük bir baskı oluştururken, transatlantik birliğin temelindeki "ortak değerler" ilkesini "hizmet bedeli" ilkesiyle değiştiriyor. Hazine Bakanı Scott Bessent, Davos'ta Danimarka'yı "ilgisiz" (irrelevant) olarak nitelendirerek, küçük devletlerin stratejik önemini sadece finansal büyüklükleriyle ölçen bir yaklaşım sergiledi. Bessent, Danimarka'nın Amerikan tahvillerini satma tehdidini ciddiye almadığını belirtirken, küresel finansal sistemin Amerikan kontrolünde olduğunu ve Avrupa'nın "nükleer seçenek" olarak gördüğü finansal misillemelerin aslında kendilerine zarar vereceğini savundu.
Bessent'in yaklaşımı, Amerikan hazinesinin artık bir diplomatik araç olarak kullanılacağının en net göstergesi. 22 trilyon dolarlık açık, Amerikan halkına "çalınmış refah" olarak sunuluyor ve bu durum dış politikada yapılacak her türlü sert müdahaleyi iç politikada meşrulaştırıyor. Bu felsefe, müttefiklerle olan ilişkileri bir "ortaklık"tan ziyade, "koruma parası" ödenen bir güvenlik hizmetine dönüştürüyor.
Medeniyet çöküşü ve göç: 2025 ulusal güvenlik stratejisi
Trump yönetiminin Aralık 2025’te yayınladığı yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS), Avrupa'ya bakış açısında radikal bir değişikliği tescilledi. Belge, Avrupa'nın kontrolsüz göç nedeniyle bir "medeniyet çöküşü" (civilizational collapse) ve "medeniyet silinmesi" (civilizational erasure) ile karşı karşıya olduğunu iddia ediyor. NSS 2025, sınır güvenliğini "ulusal güvenliğin birincil unsuru" olarak tanımlıyor ve göçü geleneksel askeri tehditlerin önüne koyuyor. Bu perspektif, Avrupa’nın mevcut liberal politikalarının kıtanın kimliğini ve dolayısıyla Amerika için bir müttefik olarak güvenilirliğini yok ettiğini savunuyor. Belge, Avrupa ülkelerinin "tekrar Avrupalı kalmasını" ve "medeniyet özgüvenlerini" kazanmalarını istiyor; bu da aslında Avrupa'daki aşırı sağ ve popülist partilere yönelik açık bir diplomatik destek anlamına geliyor. Bu yeni doktrin, Amerika'nın Avrupa'nın iç işlerine müdahale etme hakkını, "ittifakın bekası" adına meşrulaştırıyor. NSS, Avrupa'nın mevcut gidişatına karşı "direniş yetiştirilmesini" ve "eski görkemini geri kazanmak isteyen ülkelerle" çalışılmasını öneriyor. Bu durum, transatlantik ilişkilerde liberal demokrasilerin savunulmasından, etno-milliyetçi bir dayanışmaya geçişin sinyallerini veriyor.
Medeniyet çöküşü anlatısı, Trump yönetiminin dış politika tercihinin ötesinde derin bir ideolojik inancı temsil ediyor. Bu bakış açısına göre, liberal Batı dünyası kendi değerlerini korumakta başarısız olmuş ve bu boşluk "yabancı unsurlar" tarafından doldurulmuştu. Trump'ın Davos'taki uzlaşmacı görünen dili, bu derin ideolojik ayrımı ortadan kaldırmıyor, aksine Avrupa'nın "zayıflığını" kabul ettirmeye yönelik bir psikolojik harekat olarak işlev görüyor.
Jacksoncı gelenek: Trumpizm'in felsefi temelleri
Trump’ın dış politikasını anlamak için Walter Russell Mead tarafından tanımlanan "Jacksoncı Gelenek" (Jacksonian Tradition) analizi hayati önem taşıyor. Trump, Oval Ofis'e Andrew Jackson'ın portresini asarak bu ekolün liderliğini üstlenmiş ve Amerikan dış politikasını Wilsoncı idealizmden uzaklaştırarak bu daha karanlık ve milliyetçi köklere döndürmüştü. Jacksoncılar, uluslararası sistemin doğası gereği anarşik ve şiddet dolu olduğuna inanırlar. Onlara göre dünya, bir "küresel topluluk" değil, rakip ailelerin ve klanların mücadelesidir. Trump’ın "önce Amerika" (America First) sloganı, bu felsefenin doğrudan bir yansımasıdır: Hükümetin tek görevi, "kendi halkının" (halk topluluğu - folk community) refahını ve güvenliğini korumaktır.
Bu gelenekte iki tür düşman vardır: "Onurlu" düşmanlar kurallara göre dövüşürler ve saygıyı hak ederler; "onursuz" düşmanlar ise (ki göçmenler veya bedavacı müttefikler bazen bu kategoriye girer) hiçbir kurala tabi değildir ve onlara karşı her türlü baskı yöntemi mubahtır. Trump’ın Grönland krizinde müttefiklerine yönelik gümrük vergisi tehdidi, onları "onur kodunu bozan" aktörler olarak görmesinden kaynaklanır.
Trump yönetimi, Amerikan stratejik odağını "Eski Dünya"nın bitmek bilmeyen çatışmalarından çekip, Amerika kıtasına ve doğrudan savunmaya kaydırmayı amaçlayan "Monroe Doktrini"ne geri dönüyor. Bu doktrin, dış müdahaleleri azaltırken, Batı Yarımküre üzerindeki mutlak Amerikan hakimiyetini pekiştirmeyi hedefliyor. Grönland bu bağlamda, Amerika'nın "kendi mahallesini" koruma stratejisinin en kuzeydeki ileri karakolu. Jacksoncı felsefe, diplomasinin nezaketini değil, gücün çıplak gerçeğini esas alır. Trump'ın Davos'taki "uzlaşmacı" tonu, aslında Jacksoncı onur kodunun bir parçası: Eğer karşı taraf teslimiyet gösterirse (Rutte'nin Grönland konusundaki "çerçeve" anlaşmasına yanaşması gibi), Jacksoncı lider geçici bir sükunet sergiler. Ancak bu, hedeften vazgeçildiği anlamına gelmez; sadece karşı tarafın "hizaya gelmesi" için tanınan bir süredir.
Barış Kurulu (Board of Peace) ve yeni dünya düzeni
Trump'ın Davos'taki en şaşırtıcı hamlelerinden biri de, Birleşmiş Milletler'e rakip olarak görülen "Barış Kurulu" (Board of Peace) projesi. Bu kurul, Trump'ın uluslararası meseleleri kurumsal yapılar yerine, doğrudan "liderler arası pazarlıklar" yoluyla çözme arzusunun kurumsallaşmış hali. Barış Kurulu'nun tüzüğüne göre, kalıcı üyelik için ülkelerin 1 milyar dolar ödemesi gerekiyor. Bu durum, uluslararası barış ve güvenliğin "ücretli bir hizmete" dönüştürüldüğünün en somut kanıtı. Daha da ilginci, Donald Trump'ın başkanlık dönemi bittikten sonra bile bu kurulun daimi başkanı olarak kalacak olması.
Trump, bu kurula Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i davet etti, ancak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron katılmayı reddetti. Bu kutuplaşma, dünyanın liberal demokratik kurumlar (BM, NATO) ile Trump'ın liderliğindeki işlemsel ve otoriter eğilimli "yeni düzen" arasında bir yol ayrımına geldiğini gözler önüne seriyor.
Barış Kurulu, aslında küresel yönetişimin özelleştirilmesi. 1 milyar dolarlık giriş ücreti, sadece zengin ve "uyumlu" ülkelerin masada yer bulabileceği bir sistem yaratıyor. Trump'ın bu kurulu Davos'ta duyurması, Dünya Ekonomik Forumu'nun temsil ettiği küreselci elitlere karşı bir meydan okuma: "Kendi düzeninizi kurun, ben kendi kulübümü kuruyorum." Bu hamle, uluslararası hukukun yerini "güçlülerin anlaşmasına" bıraktığı bir dönemin başlangıcı…
Ekonomik silahşorluk ve Scott Bessent doktrini
Davos'ta gümrük vergileri üzerinden yürütülen tartışmalar, Trump yönetiminin ekonomiyi dış politikanın en keskin silahı olarak kullandığını kanıtlıyor. Hazine Bakanı Scott Bessent, gümrük vergilerini sadece bir ticaret aracı olarak değil, müttefikleri "hizaya getirmek" için bir kaldıraç olarak tanımlıyor. Trump'ın sekiz Avrupa ülkesine (Danimarka, Norveç, İsveç, Fransa, Almanya, İngiltere, Hollanda ve Finlandiya) yönelik %10 ile %25 arasında değişen gümrük vergisi tehdidi, Grönland'ın satın alınması konusunda bu ülkelerin itirazlarını kırmayı amaçlıyor. Almanya'nın Amerika'ya yaptığı yıllık 160 milyar dolarlık ihracat göz önüne alındığında, bu vergilerin Avrupa ekonomisi üzerindeki yıkıcı etkisi tartışılmaz.
Bessent, piyasalardaki paniği "histeri" olarak nitelendirerek, Avrupa'nın Amerika'ya olan ekonomik bağımlılığının Amerika'nın Avrupa'ya olan bağımlılığından çok daha fazla olduğunu savunuyor. Bu "asimetrik bağımlılık" anlayışı, Trump yönetiminin müttefiklerine karşı neden bu kadar cüretkâr davranabildiğini açıklıyor.
Avrupa'nın elindeki Amerikan tahvillerini satma tehdidi, Bessent tarafından "mantık dışı" bir anlatı olarak reddedildi. Hazine Bakanı, Amerikan tahvillerinin küresel finansal sistemin temeli olduğunu ve bunların elden çıkarılmasının en çok Avrupa'nın kendi finansal kurumlarına zarar vereceğini iddia etti. Bu durum, Amerika'nın müttefiklerini finansal bir "rehine" pozisyonuna soktuğu yönündeki eleştirileri güçlendirdi.
Bessent'in ekonomik doktrini, müttefiklerin egemenlik haklarını finansal birer "değişken" olarak görüyor. Grönland'ın satın alınması için ödenen bedel paradan ibaret değil, aynı zamanda müttefiklerin Amerikan pazarına erişim hakkı. Eğer müttefikler bu "stratejik devralmaya" karşı çıkarlarsa, bunun bedelini kendi ekonomilerindeki daralma ile ödeyecekler. Davos'ta sergilenen yumuşama, bu tehdidin ortadan kalktığı değil, sadece müzakere masasına bir "çerçeve" olarak taşındığı anlamına geliyor.
Nükleer belirsizlik ve ittifakların sonu
Trump’ın "Önce Amerika" yaklaşımının en tehlikeli sonuçlarından biri, nükleer caydırıcılık alanında yaşanıyor. Trump yönetimi, nükleer silahların gücünü "çılgınca" olarak nitelendirip silahsızlanmadan bahsetse de müttefiklerine sağladığı nükleer şemsiyeyi "ücretli bir hizmete" dönüştürüyor. Trump'ın müttefiklerin savunmasına yönelik 5. Madde taahhütlerini sorgulaması, Avrupa ve Asya'daki dostlarını "kendi başlarının çaresine bakmaya" itiyor. Eğer Amerika artık güvenilir bir nükleer garantör değilse, Almanya, Japonya, Güney Kore ve Polonya gibi ülkelerin kendi nükleer silahlarını geliştirme arayışına girmesi kaçınılmaz olacak.
Polonya Başbakanı Donald Tusk’ın Amerika'yı "sorun değil, müttefik olmaya" çağıran açıklamaları, müttefiklerin yaşadığı bu derin güven krizinin yansıması. Nükleer Yayılmanın Önlenmesi Antlaşması'nın (NPT) 2026'daki gözden geçirme konferansı öncesinde, Trump yönetiminin "işlemsel caydırıcılık" modeli, küresel nükleer düzeni tam bir kaosa sürükleme potansiyeli taşıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Trump'ın bu tutumuna karşı Avrupa'nın "stratejik özerkliğini" savunuyor ve Fransa'nın nükleer caydırıcılığının Avrupa geneline yayılmasını tartışmaya açıyor. Ancak Avrupa'nın, Amerikan askeri kapasitesinin yerini doldurabilmesi için on yıllara ve trilyonlarca avroya ihtiyacı var. Trump'ın nükleer politikası, bir çelişkiler yumağı. Bir yandan küresel silahsızlanma çağrısı yaparken, diğer yandan müttefiklerini nükleer silah edinmeye zorlayacak bir güvensizlik ortamı yaratıyor. Bu durum, Amerika'nın müttefikleri üzerindeki kontrolünü kaybetmesine neden olsa da Trump yönetimi için "başkalarının savaşlarına dahil olmama" hedefi bu riskten daha değerli. Nükleer kaos tehdidi, aslında müttefikleri daha fazla para ödemeye ikna etmek için kullanılan bir başka korku manivelası.
Arktik jeopolitiği: Buzların ötesindeki kavga
Grönland'ın stratejik değeri, sadece askeri üslerle sınırlı değil. Eriyen buzlar, Kuzey Kutbu'nu küresel ticaretin yeni Süveyş Kanalı haline getiriyor. Trump yönetimi, bu bölgeyi Rusya ve Çin'e bırakmamak için Grönland'ın mülkiyetini bir "kilit taşı" olarak görüyor. Dünyanın yeşil enerji dönüşümü ve yüksek teknoloji üretimi, nadir toprak elementlerine bağımlı. Çin, bu pazarın %80'inden fazlasını kontrol ediyor. Grönland, bu tekele karşı Batı'nın elindeki en büyük rezerv. Trump'ın Davos'taki "mineral hakları" vurgusu, bu ekonomik savaşın kalbine işaret ediyor.
Rusya, Kuzey Kutbu bölgesinde onlarca eski askeri üssü yeniden aktif hale getirdi ve yeni bir Arktik Komutanlığı kurdu. Trump, Amerika'nın Grönland'da sadece bir "kiracı" (existing bases) değil, "sahibi" olması gerektiğini savunarak, Rus yayılmacılığına karşı mutlak bir egemenlik alanı yaratmak istiyor. Arktik'teki bu mücadele, 21. yüzyılın "Büyük Oyunu". Trump'ın Davos'ta sergilediği uzlaşmacı tavır, aslında Arktik'teki Amerikan varlığını pekiştirmek için müttefiklerin onayını alma çabası. Ancak bu onay verilmezse, gümrük vergileri ve "Altın Kubbe"den dışlanma tehdidi bir balyoz gibi masaya inecek.
Avrupalı liderler, Davos'ta Trump'ın gümrük vergilerinden geçici olarak vazgeçmesini bir zafer olarak görseler de aslında stratejik bir tuzağın içine çekiliyorlar. Trump, müttefiklerini "bedavacı" olarak yaftalayarak onları kendi savunma sanayii ürünlerini (füze kalkanı, uçaklar) satın almaya zorluyor. Trump, Davos'ta yaptığı konuşmada "Para harcamıyoruz, para kazanıyoruz" diyerek müttefiklere yapılan silah satışlarını övdü. Bu yaklaşım, ittifakı bir güvenlik topluluğundan bir "müşteri portföyüne" dönüştürüyor. Avrupa, kendi savunma sanayiini geliştirmek yerine Amerikan teknolojisine milyarlarca dolar akıtmak zorunda bırakılıyor.
Trump'ın politikaları Avrupa içinde de çatlaklar yaratıyor. Polonya ve Baltık ülkeleri, Rusya tehdidi karşısında Trump ile "işlemsel" bir anlaşmaya daha yatkın görünürken, Fransa ve Almanya "Avrupa Egemenliği"ni korumaya çalışıyor. Trump'ın Davos'ta müttefikleri arasında "ayrımcı" bir politika izlemesi (bazılarına gümrük vergisi tehdidi yapıp bazılarını ödüllendirmesi), Avrupa Birliği'nin birliğini dinamitliyor.
Avrupa için en büyük risk, Trump'ın "böl ve yönet" stratejisi. Bazı ülkeler kendi güvenliklerini garanti altına almak için Barış Kurulu'na 1 milyar dolar yatırıp Amerikan şemsiyesi altında kalmayı tercih ederken, diğerleri dışlanmış hissedecek. Bu durum, Avrupa'nın sadece askeri değil, siyasi olarak da felç olmasına yol açabilir. Davos'ta sergilenen "uzlaşmacı" tavır, aslında bu bölünmeyi derinleştirmek için kullanılan bir anestezi.
Jacksoncı dış politikanın geleceği: Kaos mu düzen mi?
Donald Trump'ın Davos'taki performansı, Jacksoncı dış politikanın olgunlaşmış bir versiyonu. Artık sadece "yıkıcı" değil, aynı zamanda kendi "alternatif düzenini" inşa eden bir Trump var. Bu düzenin merkezinde Barış Kurulu, Altın Kubbe ve gümrük vergileriyle tahkim edilmiş bir ekonomik alan bulunuyor. Trump yönetimi, bu politikaların Amerika'yı tekrar "zengin ve güvenli" kılacağını savunuyor. Scott Bessent'in 22 trilyon dolarlık hesabı kapatma girişimi, Amerikan orta sınıfına "çalınanların geri iadesi" olarak sunuluyor. Ancak bu refahın maliyeti, müttefiklerin iflası ve küresel sistemin istikrarsızlaşması. Trump'ın dünyasında asıl düşman artık Rusya veya Çin değil, "küreselcilik" ve "medeniyet kaybı”. Davos'taki konuşmasında kullandığı yumuşak dil, bu ideolojik savaşı durdurmadı, sadece rakiplerini uyuşturmayı hedefledi. Arktik'ten Latin Amerika'ya kadar her bölge, Amerikan çıkarları için birer "pazarlık pulu" haline getirildi. Davos 2026, transatlantik ittifakının temelden yeniden yapılandırıldığını gösterdi. Donald Trump’ın Grönland üzerinden başlattığı bu güç gösterisi, aslında Amerika Birleşik Devletleri'nin İkinci Dünya Savaşı sonrası üstlendiği "özgür dünyanın lideri" rolünden, kendi çıkarlarını dayatan "yalnız bir dev" rolüne geçişinin ilanı.
Gelişmeler, Trump'ın uzun vadeli hedeflerinden asla vazgeçmeyeceğini, ancak baskı altında taktiksel geri çekilmeler yapabileceğini gösteriyor. Avrupalı liderlerin bu turda bir ticaret savaşından kaçınmış olmaları, kalıcı bir barışın değil, sadece fırtına öncesi sessizliğin habercisi olduğunu gösteriyor. Scott Bessent'in dile getirdiği 22 trilyon dolarlık "fatura", eninde sonunda müttefiklerin önüne konulacak.
Avrupa ve Amerika'nın diğer tüm müttefikleri için çıkarılacak ders net: Ortak değerlere ve tarihi dostluklara dayanan güven dönemi sona erdi. Yeni dünya düzeni, her aktörün kendi sert gücünü inşa etmek zorunda olduğu, ittifakların sadece fiyatı ödendiğinde çalıştığı ve egemenliğin ekonomik kaldıraçlarla satın alınabildiği bir orman kanununa dönüşüyor. Grönland krizi, bu büyük küresel yeniden yapılanmanın görünen kısmı; buzdağının altında yatan ise Amerika'nın kendi kurduğu dünyayı yıkma pahasına attığı radikal adımlar. Müttefikler artık Amerikan korumasının "bedava" olmadığı bir dünyaya değil, Amerikan korumasının "var olmadığı" veya "koşullu" olduğu bir dünyaya hazırlanmak zorundadırlar. Davos'taki rüzgâr geçici bir esinti değil, eski dünyayı yerle bir eden bir kasırganın ilk nefesi…