Ankara Zirvesi’nde NATO’nun stratejik yön sınavı

Haberin Eklenme Tarihi: 13.06.2026 13:26:00 - Güncelleme Tarihi: 13.06.2026 13:29:00

Rusya-Ukrayna Savaşı, Rusya tehdidinin yeniden görünür hâle gelmesini ve işlevsizleştiği düşünülen NATO’nun Avrupa güvenliğinin merkezine geri dönmesini sağladı. Akabinde gerçekleşen 2022 Madrid Zirvesi ile ittifakın neden gerekli olduğu belirtildi ve NATO 3.0 olarak tanımlanan stratejik kimliği henüz tam olarak şekillenmemiş yeni bir dönem başladı. Vilnius Zirvesi, Ukrayna’ya verilen desteği kurumsallaştırdı. Washington Zirvesi NATO’nun birlik görüntüsünü güçlendirdi. Lahey Zirvesi ise savunma harcamalarının arttırılması ve askerî kapasitenin genişletilmesi gibi önemli kararların sahnesi oldu. Yani bu zirvelerde NATO’nun varlığı yeniden meşrulaştı ancak gelecekteki yönü aynı ölçüde netleşmedi. Esasen bu NATO’nun bugün karşı karşıya kaldığı temel bir paradoksa işaret ediyor.

Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi NATO’nun temel amacıydı ve ittifakın bütün üyeleri bu hedef etrafında hareket ediyordu. Günümüzde ise NATO’nun güvenlik gündeminde Rusya, Çin, İran, enerji güvenliği siber tehditler, düzensiz göç gibi farklı meydan okumalar yer alıyor. Dolayısıyla sorun, tehditlerin çokluğundan ziyade her birinin NATO’yu farklı stratejik yöne çekmesidir.  Örneğin Doğu Avrupa ülkeleri açısından NATO’nun temel amacı, Rusya’yı caydırmak ve Avrupa’nın doğusunda kalıcı bir güvenlik kuşağı oluşturmaktır. Bu ülkeler için Ukrayna’da yaşanan savaş, NATO’nun varlık nedenini doğruladı. Ancak Washington için tablo farklı. ABD’nin uzun vadeli stratejik önceliği giderek daha fazla Çin ile yaşanan küresel rekabet tarafından şekilleniyor. Hint-Pasifik bölgesi, yarı iletken teknolojileri, kritik tedarik zincirleri ve deniz yollarının güvenliği Amerikan stratejik düşüncesinde Avrupa’dan daha fazla yer tutmaya başladı. Dolayısıyla ABD açısından NATO’nun temel işlevi; sadece Rusya’yı dengelemek değil, aynı zamanda Avrupa’nın güvenliğini daha fazla rol üstlenmesini sağlayarak Washington’un küresel önceliklerine alan açmaktır.

Tam da bu nedenle Ankara Zirvesi’nde farklı meydan okumalar arasında nasıl bir önceliklendirme yapılacağı önemli hâle geliyor. Başka bir ifadeyle Ankara Zirvesi’nin temel sınavı, NATO’nun giderek çeşitlenen güvenlik gündemleri arasındaki ortak bir stratejik yönelim ve ortak bir amaç oluşturup oluşturmayacağıdır. Bu noktada Türkiye’nin ev sahipliği stratejik bir anlam taşıyor. Zira Türkiye, NATO’nun karşı karşıya kaldığı üç temel güvenlik alanının kesişim noktasında yer alıyor. Karadeniz üzerinden Rusya ile Orta Doğu üzerinden İran ve bölgesel krizlerle, koridorlar üzerinden ise Çin ve Avrupa’nın ekonomik güvenliğiyle doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle Ankara, NATO içerisindeki farklı önceliklerin aynı masada tartışılabileceği nadir başkentlerden biri olarak öne çıkıyor. Dolayısıyla zirvenin Türkiye’de gerçekleşiyor olması, NATO’nun güvenlik gündeminin yalnızca Doğu Avrupa ekseninde okunmayacağını ve ittifakın daha geniş bir jeopolitik perspektife ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

Kararlardan çok soruların zirvesi

Ankara Zirvesi’nde NATO’nun karşı karşıya bulunduğu tüm stratejik sorunlara kapsamlı çözümler üretmesi ya da kapsamlı bir dönüşüm kararı çıkması beklenmemelidir. Nitekim NATO’nun tarihsel dönüşümleri tek bir zirvenin sonucunda gerçekleşmedi. 1990 Londra Zirvesi, Soğuk Savaş sonrası dönemin siyasi çerçevesini oluşturdu, 1991 Roma Zirvesi bu dönüşümü kurumsal zemine taşıdı ve nihayetinde 2002 Prag Zirvesi, ittifakın yeni tehdit algısını şekillendiren dönüm noktası oldu.  Bu açıdan değerlendirildiğinde Ankara Zirvesi; son yıllarda ağırlıklı olarak mevcut kriz yönetimi, caydırıcılık tedbirleri, ittifak içi uyumu koruma ekseninde şekillenen zirvelerden farklı bir anlam taşıması ve Ankara Zirvesi’nde yeni askerî planlar ve bütçe hedefleri tartışmalarından ziyade, NATO’nun uzun vadeli stratejik hedeflerinin ve savaş sonrası güvenlik düzenine ilişkin önceliklerini tartışmaya açabilecek bir eşik olması bekleniyor. Bir başka ifadeyle Ankara Zirvesi; savaşın neden olduğu acil güvenlik gündeminden, savaş sonrası dönemin güvenlik mimarisinin ve NATO’nun bu mimari içerisindeki rolünün tartışılmaya başlandığı yeni bir evreye geçisin ilk adımı olabilir.

Tabii Ankara Zirvesi’nin bu rolü üstlenebilmesi, NATO’nun son yıllarda ertelediği bazı temel stratejik tartışmalarla yüzleşmesine bağlıdır. Bu bağlamda cevap bekleyen ilk soru; Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Avrupa güvenliğinin hangi esaslar üzerine inşa edileceğidir. Esasen burada tartışılması gereken mesele, NATO’nun kendisini nasıl tanımlayacağıdır. İttifakın temel amacı, Rusya’yı çevrelemek ve caydırmak mıdır? Yoksa savaş sonrası şekillenecek Avrupa güvenlik mimarisinin siyasi ve askerî çerçevesini belirleyen başlıca aktörlerden biri olmak mıdır? Bu iki yaklaşım arasındaki fark önemlidir. Birincisi NATO’yu belirli bir tehdide karşı konumlanan askerî bir ittifak olarak tanımlarken, ikincisi Avrupa güvenlik düzeninin geleceğini şekillendiren daha geniş bir stratejik role işaret ediyor. Çünkü ortak stratejik hedef üretme kapasitesi de tamda bu noktada ortaya çıkıyor. Evet, tehdit algısı ortak olabilir. Ancak o tehdidin ardından nasıl bir düzen kurulacağı konusunda ortak bir vizyon oluşturulamıyorsa, ittifakın uzun vadeli yönü de belirsizleşiyor. Dolayısıyla Ankara Zirvesi’nin yüzleşmesi gereken ilk tartışma budur.

NATO’nun coğrafi sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor?

İkinci stratejik tartışma NATO’nun coğrafi ve işlevsel sınırlarına ilişkindir. Soğuk Savaş boyunca ittifakın odağı büyük ölçüde Avrupa-Atlantik bölgesiyle sınırlıydı. Günümüzde ise Çin’in yükselişinden tedarik zincirlerine kadar yaşanan gelişmeler, NATO’nun rolüne ilişkin yeni soruların oluşmasına neden oluyor. Bu doğrultuda İttifak Avrupa’nın güvenliğini önceleyen bölgesel bir savunma örgütü olarak mı kalacak, yoksa küresel güç rekabetinde Batı’nın stratejik platformuna mı dönüşecek?  Bu soru önemlidir. Birinci seçenek, NATO’nun temel önceliğini Avrupa güvenliği ve Rusya’nın caydırılması olarak tanımlıyor. Bu yaklaşım, NATO’nun kurumsal bütünlüğü koruyabilir ve üyelerin ortak çıkar alanını daha net hâle getirebilir. Ancak bunun da maliyeti olacaktır. ABD’nin stratejik öncelikleri giderek Hint-Pasifik’e kayarken Washington NATO’yu daha az merkezi görmeye başlayabilir. Nitekim Donald Trump’ın son yıllarda gündeme taşıdığı yük paylaşımı eleştirileri de büyük ölçüde bu dönüşümün yansımasıdır. Washington Avrupa’nın güvenlik üretiminde daha fazla sorumluluk üstlenmesini talep ediyor. Bu durum NATO’nun gelecekte Amerika liderliğinde Avrupa güvenliğini sürdüren bir yapı mı, yoksa sorumlulukların daha dengeli dağıldığı yeni transatlantik model mi olacağı sorusunu da beraberinde getiriyor. Buna karşılık NATO’nun daha küresel bir güvenlik aktörüne dönüşmesi ise ABD’nin stratejik öncelikleri ile daha uyumlu bir tablo ortaya çıkarabilir. Fakat bu kez de Çin’i Rusya kadar doğrudan tehdit görmeyen Avrupa ülkeleri ile yeni görüş ayrılıklarının ortaya çıkması muhtemeldir.  Dolayısıyla burada mesele yalnızca coğrafi bir tercih değil, NATO’nun stratejik kimliğine ilişkin bir tercihtir.

NATO’nun öncelik haritası yeniden çizilirken

Üçüncü stratejik tartışma ise ittifakın güvenlik önceliklerinin coğrafi dağılımına ilişkindir. Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında NATO’nun ağırlık merkezi Baltıklar ve Doğu Avrupa’ya kaydı. Ancak son dönemde İran-ABD/İsrail gerilimi, enerji güvenliği, terörizm, düzensiz göç ve Orta Doğu kaynaklı istikrarsızlıklar güney kanadını yeniden gündeme taşıyor. Özellikle İran ile yaşanan gerilimlerin bölgesel bir savaşa dönüşme riski, enerji arz güvenliği ve deniz ticaret yollarının korunması gibi sorunlara neden olması, NATO’nun güvenlik gündeminin yalnızca doğu kanadı üzerinden şekillenmeyeceğini göstermektedir. Bu durum NATO’nun uzun vadeli güvenlik planlamasında yalnızca doğu kanadına mı odaklanacağı, yoksa daha dengeli ve çok boyutlu bir güvenlik yaklaşımının mı benimseneceği sorusunu beraberinde getiriyor. Zirvenin Türkiye’de gerçekleşiyor oluşu bu tartışmayı daha görünür hâle getiriyor.

Dikkat edilirse bu üç tartışma ilk bakışta birbirinden bağımsız güvenlik baskıları gibi görünüyor. Ancak tamamı NATO’nun gelecekte nasıl bir siyasi ve stratejik kimlik benimseyeceği sorusunun farklı boyutlarını oluşturuyor. Avrupa güvenlik düzeninin geleceği NATO’nun neyi koruyacağını, küresel rol tartışması nerede faaliyet göstereceğini, doğu ve güney kanat arasındaki öncelik tartışması ise hangi güvenlik alanlarına öncelik verileceğini belirleniyor. Yani NATO için sorun tehditlerin fazlalığı ve bu tehditlerin her birinin NATO’yu farklı bir yöne çekmesidir.

Bu bakış açısından bakıldığında Ankara Zirvesi’nin önemi yeni askerî planlar açıklanmasından ya da yeni bütçe hedefleri belirlemesinden daha büyük bir anlam taşıdığı anlaşılıyor. Madrid Zirvesi NATO’nun hâlâ neden gerekli olduğunu güçlü bir biçimde ortaya koymuş ve ittifakın yeniden meşruiyet kazanmasını sağlamıştı. Ankara Zirvesi ise NATO’nun yeniden kazandığı bu stratejik ağırlığı hangi amaç doğrultusunda kullanacağını ve uluslararası sistemdeki konumunu göstermesi açısından kritik bir eşik olabilir. Dolayısıyla zirvenin başarısı alınacak kararların sayısından çok NATO’nun Rusya, Çin ve güney kanat ekseninde çeşitlenen güvenlik önceliklerini ortak bir stratejik vizyon doğrultusunda birleştirip birleştiremeyeceğiyle ölçülecektir.  Bu doğrultuda Ankara Zirvesi NATO’nun önümüzdeki on yılda neyi başarmak istediğine ilişkin ilk güçlü yol haritasını sunan zirve olarak tarihe geçebilir.