Ahlaksızlık Çağı: Amerika liberal düzeni, liberal olmayan yöntemlerle koruyabilir mi?

Haberin Eklenme Tarihi: 4.03.2026 13:54:00 - Güncelleme Tarihi: 4.03.2026 13:59:00

"İyilik yapmak için ne kadar kötülük yapmak zorunda kalıyoruz" diye sormuştu ilahiyatçı Reinhold Niebuhr, 1946 yılında. Bu soru, o günden bu yana uluslararası ilişkilerin belki de en derin ve en rahatsız edici sorusu olarak kalmaya devam ediyor. Johns Hopkins Üniversitesi'nden Hal Brands, Foreign Affairs dergisinde yayımlanan “The Age of Amorality: Can America Save the Liberal Order Through Illiberal Means?" adlı makalesinde, Amerika Birleşik Devletleri'nin bugün yeniden aynı kıskacın ortasında bulunduğunu savunuyor: Liberal bir düzeni korumak için liberal olmayan araçlara başvurmanın kaçınılmaz olduğu ama bu yolun da ciddi tehlikeler barındırdığı bir dönem. Brands'in hatırlattığı gibi: Büyük güçler savaştığında, bunu yalnızca toprak ve şan için yapmazlar. Hangi fikirlerin, hangi değerlerin insanlığın rotasını çizeceği için savaşırlar.

Kirli bir oyun

Brands'e göre büyük güçler arasındaki çatışmalar, her zaman aynı zamanda fikir ve değer savaşlarıdır. Otuz Yıl Savaşları'ndan İkinci Dünya Savaşı'na, Soğuk Savaş'tan günümüze uzanan bu tarihsel süreçte, demokratik Batı defalarca kendi değerleriyle çelişen araçlara başvurmak zorunda kalmıştır. Müttefik demokrasiler, İkinci Dünya Savaşı'nı ancak korkunç bir tiran olan Stalin'le iş birliği yaparak kazanabildi; Soğuk Savaş boyunca ise Washington, komünizmi dizginlemek adına sağcı diktatörleri destekledi, darbeler örgütledi, CIA eliyle suikastlar planladı. Değerleri korumak için değerler çiğnendi.

NSC-68'in Alexander Hamilton'dan aktardığı ilke bu çelişkiyi özetler nitelikte: "Başvurulacak araçlar, engellenmek istenen tehlikeyle orantılı olmalıdır." Yani tehdit ne kadar büyükse, çirkin araçlar o kadar meşrulaşır. Ama bu meşrulaştırmanın da sınırları vardır ve tarih, o sınırların aşıldığı sayısız örneği barındırır.

Biden'ın ikilemi

Joe Biden, göreve başlarken iddiası büyüktü: Demokrasi ile otokrasi arasındaki varoluşsal savaşı yönetmek. Rusya'nın Ukrayna'yı işgali, Çin'in yükselişi ve bu iki gücün giderek yakınlaşan stratejik ortaklığı, Biden'ın söylemini haklı çıkarır görünüyordu. Atlantik ittifakı pekişti, İsveç ve Finlandiya NATO'ya katıldı, Quad ve AUKUS gibi yapılar güçlendi.

Ne var ki söylem ile pratik arasındaki makas hızla açıldı. Asya'da uyuşturucu savaşında binlerce kişiyi öldüren Duterte yönetimindeki Filipinler'le ilişkiler özenle korundu. Basın özgürlüğüne, muhalefete ve azınlıklara yönelik baskılarıyla bilinen Modi'nin Hindistan'ı, Çin karşısında kritik bir ortak olarak kucaklandı. Komünist Vietnam'la kapsamlı stratejik ortaklık imzalandı.

2023 itibarıyla Biden'ın konuşmalarında "demokrasi ile otokrasi savaşı" ifadesi belirgin biçimde azaldı. Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı'ndaki insan hakları pozisyonları boş bırakıldı. Venezuela'ya yönelik yaptırımlar, mülteci akışını durdurmak ve petrol arzını artırmak adına kısmen geri çekildi. Nijer'deki darbe, aylarca darbe olarak adlandırılmadı; zira bunu kabul etmek ABD yardımının kesilmesini ve yeni rejimin Moskova'nın kucağına düşmesini getirebilirdi.

Orta Doğu tablosu bu ikilemi en çıplak biçimiyle gözler önüne seriyor. Biden, 2020'de gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın katledilmesinin ardından Suudi Arabistan'ı "paryah" ilan etmişti. Üç yıl sonra aynı yönetim, Çin'in bölgedeki nüfuzundan ve artan enerji fiyatlarından telaşa düşerek Riyad'ı Washington'un yeni stratejik müttefiki konumuna taşımaya çalışıyordu. İnsan hakları ve siyasi özgürlükler, Mısır'dan Birleşik Arap Emirlikleri'ne uzanan ilişkilerde giderek ikinci plana itildi. Nitekim 2022 bir yükselen retoriğin yılıydı; 2023 ise garip bir uzlaşmanın.

Jeopolitiğin acımasız matematiği

Brands bu çelişkileri Biden'ın saflığına ya da ikiyüzlülüğüne bağlamıyor; yapısal bir zorunluluğun ürünü olarak görüyor. Avrasya'nın kritik bölgelerinde Çin ve Rusya'yı dengeleyebilmek için demokratik dayanışma tek başına yetmiyor. Coğrafya, ideolojiyi geçersiz kılıyor. Polonya demokratik kurumlarını aşındırıyor olsa da Ukrayna'nın lojistik omurgasıdır. Türkiye Erdoğan yönetiminde otokrasiye kaymış olsa da iki kıtanın ve iki denizin kesişim noktasında duruyor. Güney ve Güneydoğu Asya'da Çin hegemonyasına karşı en işlevli set, Hindistan'dan Endonezya'ya uzanan "kusurlu" ortaklardan oluşan bir hattır.

Soğuk Savaş döneminde "anticommunism" ideolojik bir tutkal işlevi görüyor; demokratik süper güç ile otoriter müttefikleri aynı tehdit etrafında birleştiriyordu. Bugün bu tutkal zayıflamış durumda. Washington'un "kötü otoriter" saydığı Çin ve Rusya, bölgesel güçler açısından pek de varoluşsal bir tehdit oluşturmuyor. Orta Doğu'nun güçlü adamları, Macaristan ya da Türkiye'nin yöneticileri, Biden ile değil Xi ve Putin ile daha fazla ortak nokta paylaşıyor olabilir. Bu da Washington'un müttefiklerini "onside" tutmak için çok daha fazla çaba harcamasını ve çok daha yüksek bedeller ödemesini gerektiriyor.

Meşruiyet avantajını kaybetmemek

Peki bu kaçınılmaz kirlenme ne kadar tehlikelidir? Brands'e göre son derece tehlikelidir, eğer kontrol altına alınmazsa. Amerika'nın tarihsel gücünün önemli bir kaynağı, salt askerî ve ekonomik üstünlük değil, moral asimetridir: Dünya genelinde Washington'un, ancak kusurlu biçimde de olsa, temel hak ve özgürlüklerin yanında durduğuna dair algı. Bu algı hem müttefik çekmekte hem de rakiplerin meşruiyetini aşındırmakta kritik rol oynamıştır. Eğer bugünün rekabetiyle anlamsız bir güç kavgasından ibaret görülmeye başlanırsa, bu asimetri yitirilir.

Gazze Savaşı bu riski elle tutulur biçimde ortaya koydu. Brands, Hamas ile İsrail arasındaki ahlaki denklemi net biçimde çiziyor; terörü meşrulaştıran hiçbir yaklaşımın ciddi bir etik temeli olamaz. Ama küresel Güney'in büyük kesimlerinin gördüğü şey farklı: Rusya'nın toprak işgaline karşı çıkan Amerika, İsrail'inkine sessiz kalıyor; kimi kurbanların hayatı diğerlerinden değerli sayılıyor. Çin ve Rus propagandası bu algıyı ustaca kullanarak Washington'u gelişmekte olan dünyadan koparmaya çalışıyor. İşte bu yüzden değer söylemi ile pratik arasındaki makas; yalnızca ahlaki değil, stratejik bir sorundur.

İran: Sahne arkasındaki güç

Hamas-İsrail Savaşı’nı ele aldığı bölümde Brands, Hamas'ı açıkça "ABD'nin düşmanı İran'ın vahşi bir vekili" olarak nitelendiriyor. Bu nitelendirme, İsrail'in arkasında durmanın yalnızca ahlaki değil, stratejik bir zorunluluk olduğunu vurgular: İsrail'e destek vermek, aynı zamanda İran'ı ve onun bölgesel vekil güçlerini dizginleme çabasının da parçasıdır.

Brands'e göre, Orta Doğu'da İran nüfuzunu kırmak için Körfez monarşileri gibi otoriter ortaklarla iş birliği kaçınılmazdır. Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerini kapsayan bu ittifak mimarisi, özü itibarıyla İran karşıtlığı üzerine inşa edilmiştir. Buradaki ahlaki ikilem de tipik Brands çerçevesine tam oturur: Vekil ordular besleyen ve bölgesel istikrarsızlık ihraç eden bir İran'ı dengelemek için mükemmel olmayan ortaklar kaçınılmazdır. Alternatif ise sahayı tümüyle Tahran'a bırakmaktır.

Rekabet için ilkeler

Brands, bu ikilemi çözmenin değil, yönetmenin mümkün olduğunu savunuyor. Bunun için birkaç ilke öneriyor.

Birincisi: Ahlak bir pusula olmalı, deli gömleği değil. ABD her taktik kararında değerlerini tam anlamıyla hayata geçirmeye çalışırsa felç olur. Ama pusulanı tamamen terk edersen nereye gittiğini unutursun.

İkincisi: Yanlış alternatif yanılgısından kaçın. Erdoğan'ın Türkiye'sinden uzak durmak bir tercih değil; o seçim alanını Moskova'ya terk etmek demektir. Kötü seçenekler arasında "en az kötü" olanı seçmek; ütopya ile değil, gerçekçi alternatiflerle karşılaştırarak yapılmalıdır.

Üçüncüsü: İyi şeyler aynı anda gelmez. Duterte döneminde Filipin ittifakını kurtarmak, daha sonra çok daha demokratik bir ortakla çalışabilmeyi mümkün kıldı. Polonya'da demokratik kurumlar aşınırken NATO bağını koparmamak, sonunda seçmenin demokratik koalisyonu iktidara taşımasını bekleyebilmeyi sağladı. Kötü ortaklıklar kalıcı olmak zorunda değil; bazen sadece zamanı satın alırlar.

Dördüncüsü: Marjinal iyileştirme önemlidir. Washington, Türkiye'yi ya da Suudi Arabistan'ı demokratikleştiremez. Ama bu ilişkilerdeki kaldıraç gücünü siyasi tutukluların serbest bırakılması, seçimlerin biraz daha adil yapılması ya da sınır ötesi baskının kısıtlanması gibi somut kazanımlar için kullanabilir.

Sonuç: Kendini kaybetme

Brands'in son ilkesi belki de en önemlisi: Dürüst ol. Kirli uzlaşmaları inkâr etmek ya da üstünü örtmek, kurumsal özeleştiri mekanizmalarını devre dışı bırakır ve uzun vadede kamuoyunu zehirler. Nixon'ın Mao ile el sıkışması bugün tartışmalı olmaya devam etse de o karar açıkça yapıldı ve savunuldu. Daha sağlıklı bir çerçeve şudur: Ulusal güvenlik kaygısıyla yardım kesintisine veto hakkı tanı ama bu seçimi kamuoyu önünde kabul etmeye zorla.

Brands'in çerçevesi, Reagan'ın bir tutum olarak önerdiği dengeye benziyor: Üçüncü Dünya'da diktatörleri destekle ama aynı zamanda Şili'den Güney Kore'ye demokratik hareketlerin yanında dur; Kremlin'i retorikle mahkûm ederken Batı ideallerini yüksek sesle dile getir. Pis işleri yaparken büyük resmi gözden kaçırma.

Sonuç olarak Brands, kaçınılmaz bir gerilimi tarif ediyor: Tehdit ne kadar yüksek algılanırsa ideolojik enerji o kadar yükselir ama aynı zamanda diplomasiyi temiz tutmak o kadar zorlaşır. Liberal bir süper güç için strateji; gücü dengelemek ile demokratik amacı baltalamamak arasındaki hassas hattı yürümektir. Brands'in son cümlesi bu hassasiyeti özetliyor: Demokrasinin gerektirdiği siyasi, ahlaki ve stratejik dengeyi korumanın en iyi yolu, zaman zaman kaçınılmaz olan pis işleri, daha büyük ve daha açık bir değer çerçevesiyle sarmalamaktır. Bazıları bunu ikiyüzlülüğün doruk noktası olarak görecektir. Ama Brands'e göre bu, demokratik bir süper gücün ayakta kalabilmesinin tek yolundan başka bir şey değildir.

Kaynak: Hal Brands, "The Age of Amorality: Can America Save the Liberal Order Through Illiberal Means?", Foreign Affairs, Mart/Nisan 2024.