ABD-İran ateşkesinde Pakistan nasıl yürütücü aktör hâline geldi?
Haberin Eklenme Tarihi: 10.04.2026 14:56:00 - Güncelleme Tarihi: 10.04.2026 15:00:00ABD/İsrail’in İran’a karşı başlattığı, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla tırmanan ve ABD Başkanı Donald Trump’ın “bir medeniyetin yok olacağı” yönündeki sert söylemiyle kısa sürede kontrolsüz çatışmaya dönüşme riski taşıyan kriz; Pakistan’ın devreye girmesiyle iki haftalık kırılgan bir ateşkes sürecine evrilmiştir. Bu süreçte sahadaki askerî dinamikler kadar Pakistan’ın yürütücü olarak öne çıkmasını mümkün kılan koşulların analiz edilmesi, yalnızca ABD/İsrail-İran ateşkes dinamiklerini anlamak için değil, aynı zamanda yüksek güvensizlik içeren krizlerde ateşkes süreçlerinin hangi aktörler üzerinden, hangi stratejik mantıkla ve ne tür diplomatik araçlarla öne çıktığını kavramak açısından önemlidir.
Her ne kadar genel yaklaşım Pakistan’ın müzakere sürecindeki rolünü maddi güç unsurlarına ya da güvenlik temelli yaklaşıma indirgeme eğiliminde olsa da Pakistan’ın barış görüşmelerindeki yürütücü rolünü anlamak için güç ile tehdit olarak algılanmama arasındaki bağa ve bu iki unsurun nasıl aynı anda üretildiğine ve yönetildiğine odaklanmak gerekiyor. Bir başka deyişle Pakistan bir yandan bölgesel güvenlik denkleminde belirli bir askerî ve diplomatik kapasiteye dayanarak etki oluşturabilmekte diğer yandan bu kapasitenin tehditkâr bir imaja dönüşmesini engelleyecek söylemsel ve diplomatik stratejiler geliştirebilmektedir. Dolayısıyla söz konusu rol, yalnızca güç sahibi olmanın değil, aynı zamanda bu gücün nasıl temsil edildiği ve hangi çerçeveler doğrultusunda meşrulaştırıldığı sorularıyla birlikte ele alınmalıdır.
Bu bağlamda Pakistan’ın klasik güç mantığının dışında konumlanan bir aktör olarak öne çıktığı söylenebilir. Zira uluslararası ilişkilerde güç çoğu zaman görünür unsurlar üzerinden tanımlanır ve gücün görünürlüğü arttıkça, ilgili aktörün diğer aktörler tarafından tehdit algısı üretme potansiyeli de paralel biçimde yükselebilir. Dolayısıyla güçlü aktörler çoğu zaman ara buluculuk gibi güvene dayalı süreçlerde dezavantajlı hâle gelir. Pakistan ise nesnel olarak güçlü bir aktör kategorisinde olsa da bu gücü, yüksek profilli güç söylemine dönüştürmek yerine kontrollü ve daha düşük yoğunluklu görünürlük çerçevesinde işlevselleştiriyor. Bu strateji Pakistan’ın bir yandan etkili bir kapasiteye sahip, dikkate değer bir aktör olarak algılanmasını sağlarken diğer yandan diğerleri nezdinde tehdit üretmeyen ve dolayısıyla güçlü devletlerdense kendisinin müzakere süreçlerinde kabul edilebilir bir ara bulucu olarak konumlanmasına imkân tanımaktadır. Bir başka ifadeyle Pakistan sahip olduğu askerî kapasite, nükleer güç statüsü, açık bir bloklaşmaya dönüşmeden hem ABD ile tamamen kopmayan ilişkisi hem de Çin ile derinleşen stratejik ortaklığı sayesinde gücünü görünür bir baskı aracına dönüştürmeden farklı güç merkezleri arasında hareket edebilme kapasitesi elde eder. Dolayısıyla Pakistan’ın barış görüşmelerinde yürütücü olarak yer alması sahip olduğu güçle birlikte diğer aktörler nazarından tehdit olarak algılanmamasıyla açıklanabilir.
Bu durum özellikle ABD-İran arasında sağlanan ateşkes bağlamında daha somut bir anlam kazanıyor. Zira bu tür gerilimin yüksek olduğu krizlerde taraflar arasında doğrudan ilişki bulunmadığı için üçüncü taraflara duyulan güven de son derece sınırlıdır. Nitekim Pakistan ABD ve İran’a güven değil yönetilebilir bir iletişim ağının kurulmasını sunmaktadır. ABD açısından Pakistan, tamamen güvenilir bir müttefik değildir; ancak sahadaki dinamiklere erişim sağlayabilen, bölgesel dinamikleri okuyabilen ve özellikle dolaylı temas kanallarını açık tutabilecek bir aktördür. ABD’nin doğrudan İran’la temas kurmasının siyasi ve stratejik maliyeti yüksek olduğundan Pakistan gibi ne tam anlamıyla bir ittifak ilişkisine dâhil olan ne de tamamen dışlanan bir aktör üzerinden ilerlemek, daha düşük maliyetli ve yönetilebilir bir seçenek hâline gelir. Pakistan’ın Çin ile ilişkisi de bu nokta da tamamen dezavantaj değil, sürecin farklı güç merkezleriyle temas edebilmesini sağlayan bir kanal işlevi görmektedir. Dolayısıyla ABD için Pakistan, tamamen güvenilir bir müttefik olmasa da ve süreci yürütebilme potansiyeli olan bir aktördür.
Pakistan’ın kabul edilebilirliği ve stratejik konumlanışı
İran açısından ise Pakistan’ın kabul edilebilirliği, onun doğrudan bir tehdit oluşturmamasından kaynaklanır. Her ne kadar bölgesel rekabet içinde olsalar da Pakistan, İran’ın karşısında konumlanan bir blokun parçası değil, ABD üssü yok, aralarındaki rekabet çatışma düzeyinde değil. Bu durum İran’ın Pakistan üzerinden yürütülen süreci egemenlik ihlali ya da stratejik zafiyet olarak algılanmasını engeller. Aynı zamanda Pakistan’ın daha düşük profilli ve baskı üretmeyen diplomasi tarzı, İran açısından süreci daha kabul edilebilir seçenek hâline getirir. Dolayısıyla her iki taraf için Pakistan ideal ara bulucu olmasa da dışlanmasının maliyeti daha fazla, kabul edilme maliyetinin ise daha az olduğu aktör konumundadır.
Bu noktada Pakistan açısından ateşkesin taşıdığı stratejik anlamın da değerlendirilmesi gerekiyor. Pakistan için bu süreç yalnızca diplomatik bir ara buluculuk değil, stratejik konumunu yeniden üretme fırsatıdır. Uzun yıllar boyunca özellikle Afganistan bağlamında güvenilmez ortak olarak etiketlenen Pakistan, üstlendiği yürütücü rol aracılığıyla kendisini yeniden konumlandırma imkânı elde edebilir. Ateşkes sürecinde aktif rol almak Pakistan’a uluslararası sistemde sorun üreten değil, sorun yöneten aktör olarak görünme fırsatı sağlar. Aynı zamanda Pakistan’ın Çin ile geliştirdiği stratejik ortaklık ve bölgesel bağlantı projelerinin akıbeti istikrarlı bir jeopolitik çevreye bağlıdır. Dolayısıyla ateşkes yalnızca ABD-İran arasında gerilimi azaltmakla kalmaz, aynı zamanda Pakistan’ın dâhil olduğu ekonomik ve jeopolitik projelerin sürdürülebilirliğini de sağlar.
Bu sebeple Pakistan taraflar adına karar vermeden ya da çözüm dayatmadan, tarafların aynı süreç içinde kalmasını sağlayan, süreç içinde iletişim akışını düzenleyen, yanlış anlamaları minimize eden ve krizin tırmanmasını kontrol altında tutulabilmesini kolaylaştıran rol üstlenmektedir. Tabi Pakistan’ın barış görüşmelerinde yürütücü rol üstlenmesi, ilk bakışta tekil bir diplomatik kapasitenin sonucu gibi görünebilir. Ancak daha yakından incelendiğinde bu rolün çok katmanlı ve kolektif biçimde inşa edilmiş bir temas ağıyla anlam kazandığı görülür. Zira ABD/İsrail-İran gibi güvensizliğin hâkim olduğu krizleri kontrol altında tutabilen bir zemin oluşturmak, doğası gereği tek bir aktörün kapasitesini aşar. Bu nedenle Pakistan’ın üstlendiği yürütücülük, aslında daha geniş bir bölgesel ve küresel koordinasyonun görünür yüzü olarak değerlendirilmelidir. Bu çerçevede Türkiye ve Mısır ile kurulan temaslar ile Çin’in sağladığı dolaylı destek, Pakistan’ın rolünü yalnızca kolaylaştıran değil, aynı zamanda mümkün kılan unsurlar olarak öne çıkar. Özellikle 29 Mart’ta Türkiye, Mısır ve Pakistan arasında gerçekleşen diplomatik temas, yüzeysel olarak bir istişare mekanizması gibi görünse de aslında sürecin mimarisini şekillendiren bir koordinasyon alanı üretmiştir. Bu temas, Pakistan’ın yürütücü rolünü meşrulaştırırken, aynı zamanda bu rolün siyasi ve diplomatik maliyetlerini koleklifleştirir.
Türkiye’nin stratejik yön vericiliği ve diplomatik iş bölümü
Türkiye’nin bu yapı içindeki konumunun nasıl okunduğu sürecin analitik olarak doğru değerlendirilmesi açısından kritik bir öneme sahiptir. Türkiye’nin geri planda kaldığı ve dolayısıyla pasif bir rol üstlendiği okuması yanıltıcıdır. Nitekim Türkiye’nin doğrudan yürütücü olmaması, kapasite eksikliğinden değil, aksine ateşkes sürecinin daha geniş bir kabul zemini bulmasını sağlamaya yönelik bilinçli bir stratejik tercihten kaynaklanıyor. Türkiye’nin yüksek görünürlüğe ve güçlü bir jeopolitik pozisyona sahip olması, bazı aktörler nezdinde taraf olarak algılanma riskini beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin Pakistan ile diplomatik, askerî, tarihî ve kültürel bağları sayesinde sürecin genel yönelimini dolaylı biçimde etkileyecek kapasiteye sahip olduğu göz önünde bulundurulduğunda; Pakistan üzerinden ilerleyen bir yapı içinde konumlanması sürecin daha nötr ve kapsayıcı yürütülmesine imkân sağlar.
Benzer şekilde Mısır’ın dâhil olması, sürecin belirli bir blok ya da eksen tarafından yönlendirildiği algısını zayıflatırken daha geniş bir meşruiyet oluşturmakta ve farklı aktörler açısından sürecin kabul edilebilirliğini arttırmaktadır. Bu çerçevede ortaya çıkan yapı Pakistan üzerinden ilerleyen bir mekanizma gibi görünse de aslında diplomatik bir iş bölümünün ürünüdür. Pakistan, ABD/İsrail-İran arasında sağlanan ateşkesin operasyonel yürütücüsü olarak işlev görürken, Türkiye sürecin stratejik çerçevesini şekillendiren ve yönlendiren rol üstlenmekte; Mısır ise bu yapıya bölgesel denge ve meşruiyet kazandırmaktadır. Böylece Pakistan’ın barış görüşmelerindeki yürütücülüğü güçten çok gücün nasıl konumlandırıldığına dayanan ve taraflar arasındaki güvensizliği ortadan kaldırmak yerine yönetilebilir kılan bir diplomatik işleyiş mantığını temsil etmektedir.