24 Haziran 2025

Çin'in İran ikilemi: Sabrın sonu mu?

İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik saldırıları, Çin'i stratejik tedirginliğe itiyor. Çin; enerji güvenliği, bölgedeki yatırımları ile Kuşak ve Yol İnisiyatifi'nin istikrarı gibi "kırmızı çizgilerin" aşılması hâlinde, Orta Doğu'daki "pasif" tutumunu değiştirerek daha müdahil bir rol üstlenebilir mi?

13 Haziran’da İsrail’in İran’a yönelik başlattığı yoğun hava saldırıları, İran’ın balistik füzelerle verdiği yanıtla hızla tırmanan bir çatışma sürecine dönüştü. Başlangıçta İsrail’e dolaylı destek veren ABD, 22 Haziran’da İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırısıyla bu çatışmanın doğrudan tarafı hâline geldi. Bu süreçte İsrail ve ABD çevrelerinde İran’da rejim değişikliğine yönelik söylemlerin artması ve ABD saldırıları akabinde İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidinde bulunması, bölgeyle kapsamlı siyasi ve ekonomik ilişkiler geliştiren ve “müdahale etmeme” ilkesini dış politikasının temel unsurlarından biri olarak benimseyen Çin’de ciddi bir stratejik tedirginliğe yol açıyor.

Bu yazının amacı, İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırıları karşısında Çin’in sergilediği temkinli ve pasif tutumu analiz etmektir. Yazıda Çin’in mevcut “stratejik sabrının” birtakım kırmızı çizgilerle sınırlı olduğu savunulacaktır. Enerji güvenliği, bölgedeki Çin yatırımlarının ve Çin vatandaşlarının güvenliği, Kuşak ve Yol İnisiyatifi kapsamındaki ekonomik koridorların istikrarı gibi alanlara yönelik doğrudan tehditler, Pekin’in bu çatışmadaki düşük profilli duruşunu yeniden gözden geçirmesine neden olabilir. Bu çerçevede, söz konusu çıkarların ciddi biçimde risk altına girmesi hâlinde Çin’in İsrail-İran geriliminde daha görünür, müdahil ve etkili bir pozisyon alabileceği öne sürülmektedir.

Çin’in Orta Doğu’ya girişi: Stratejik bağımlılık, ekonomik bütünleşme ve jeopolitik rekabet

Çin’in Orta Doğu’ya, özellikle de Körfez bölgesine yönelmesinde belirleyici unsurlardan ilki, hızla gelişen sanayisinin artan enerji ihtiyacıdır. 1993’e kadar enerji açısından kendi kendine yeterli olan Çin, bu yıldan itibaren ekonomik büyümenin tetiklediği enerji talebini karşılamak amacıyla enerji tedariki arayışına girdi. Bu bağlamda, zengin hidrokarbon rezervlerine sahip ve Çin’e coğrafi olarak görece yakın konumda olan Körfez bölgesi stratejik bir tedarik merkezi olarak öne çıktı. 1993 sonrasında Körfez enerji kaynaklarına olan bağımlılığı hızla artan Çin, 2017 yılında dünyanın en büyük petrol ithalatçısı, 2021 yılında ise dünyanın en büyük LNG ithalatçısı oldu. Körfez bölgesinden en fazla hidrokarbon ithal eden ülke konumunda olan Çin, günlük petrol tüketiminin 1/3’ünü, LNG tüketiminin ise 1/4’ünü bu bölgeden karşılıyor.

Çin’in Orta Doğu’ya yönelik artan ilgisinin bir diğer temel nedeni, bölgenin ticaret ve yatırım açısından sunduğu cazip fırsatlardır. Nüfusu hızla artan, petrol gelirleri sayesinde ekonomik gücü yükselen ve büyük ölçüde net ithalatçı konumunda bulunan Körfez ülkelerinin, ulusal kalkınma vizyonları doğrultusunda başlattıkları ekonomilerini çeşitlendirmeyi hedefleyen dev bütçeli altyapı ve dönüşüm projeleri inşaat, enerji, ulaşım ve teknoloji alanlarında küresel ölçekte faaliyet gösteren Çinli şirketlerin ilgisini çekmeye başladı. Başta Körfez ülkeleri olmak üzer Arap dünyasına en büyük yatırımı gerçekleştiren Çin 2022 itibariyle bölgeye yatırımı 200 milyar doların üzerine çıktı. Sadece Körfez ülkeleri değil, İran da Çin yatırımlarının önemli bir adresi oldu.

Mart 2021’de Çin ile İran arasında 25 yıllık bir süre zarfında 400 milyar dolarlık yatırımı içeren bir anlaşma imzalandı. Bu yatırımlar kapsamında yüzbinlerce Çinli işçi Orta Doğu bölgesinde çalışmaya başladı. Sadece Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) Çinli işçi sayısı 200 binin üzerindedir. Son çeyrek yüzyılda Çin’in Orta Doğu ile ticari ilişkilerinde dikkat çekici bir büyüme yaşandı. 2001 yılında yaklaşık 18 milyar dolar seviyesinde olan ikili ticaret hacmi, yaklaşık 25 kat artarak 2024 yılı itibarıyla 400 milyar dolara ulaştı. Yatırım ve ticaretteki bu dramatik artış, Çin’in bölgeyle olan ekonomik bağlarının derinleştirdiğini ve Orta Doğu’nun Çin açısından stratejik bir ticaret ve yatırım ortağı hâline geldiğini gösteriyor.

Çin’in Orta Doğu’ya yönelik ilgisinin üçüncü temel nedeni, Kuşak ve Yol Girişimi çerçevesinde ortaya çıkan ekonomik koridor rekabetidir. 2013’te ilan edilen bu girişim kapsamında Orta Doğu, Hürmüz Boğazı, Bab el-Mendeb ve Süveyş Kanalı gibi kritik deniz yollarıyla Çin mallarının Batı’ya taşınmasında stratejik bir geçiş noktası hâline geldi. Yüz milyarlarca dolar yatırım yapılan bu proje sayesinde Çin, iç tüketime dayalı ekonomik yapısını dış ticarete açarak finansal rezervlerini artırmayı ve taşımacılıktan gelir elde etmeyi hedefliyor. Kuşak ve Yol kapsamında geliştirilen altyapılar, Çin’in küresel pazarlara erişimini kolaylaştırmakla kalmayıp ticaret hacmini artırdı ve ülkenin küresel ekonomik etkinliğini pekiştirdi.

Çin’in Orta Doğu’daki statüko merkezli yaklaşımının arka planı

Orta Doğu’ya yönelik güçlü bir ekonomik angajman geliştiren Çin, bölgedeki istikrarsızlıklardan sürekli olarak olumsuz etkileniyor. Bu bağlamda bölgede rejim değişikliklerine yol açan dış müdahalelere ve çatışmalara karşı çıkan, bunun yerine mevcut statükonun korunmasını savunan Çin’in bu yaklaşımı tesadüfi ya da yalnızca ideolojik bir tercih değil, aksine bu tutum tarihsel deneyimlerden kaynaklanan pragmatik bir stratejiye dayanıyor. Çin’in bu politikadaki kararlılığının önemli dönüm noktalarından biri 2003, 2011 ve 2014 yıllarında yaşandı.

ABD’nin 2003’te Irak’ı işgali sırasında, Çin’in pek çok devlet destekli şirketi Irak’ta enerji, altyapı ve inşaat sektörlerinde aktif olarak faaliyet göstermekteydi. Çinli firmalar özellikle petrol arama ve üretimi alanında Irak’la önemli anlaşmalara sahipti ve bu faaliyetler, Çin’in büyüyen enerji ihtiyacını karşılamada kritik bir rol oynuyordu. Ancak ABD müdahalesi ile birlikte Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesi ve Irak’ta oluşan yeni siyasi düzen, Çin’in bu ülkedeki ekonomik çıkarlarını ciddi şekilde zedeledi. Güvenlik sorunları, siyasi belirsizlik ve Çin ile daha önce yapılmış anlaşmaların yeni yönetim tarafından geçersiz sayılması gibi nedenlerle Çinli şirketlerin büyük bölümü Irak’taki operasyonlarını sonlandırmak zorunda kaldı. Bu süreçte milyarlarca dolarlık yatırım fiilen kaybedildi ve Çin uzun yıllar boyunca Irak’ta yeniden etkili bir pozisyon elde edemedi.

2011 yılında Libya’ya yönelik NATO müdahalesi başladığında Çin’in ülkede çok sayıda yatırımı ve binlerce vatandaşı bulunuyordu. Çin; özellikle enerji, inşaat ve altyapı alanlarında Kaddafi rejimi ile güçlü ekonomik bağlar kurmuştu. Ancak Arap Baharı sonrası başlayan iç savaş ve Kaddafi rejiminin devrilmesiyle birlikte Çin, yaklaşık 36 bin vatandaşını tahliye etmek zorunda kaldı ve milyarlarca dolarlık projelerini kaybetti. Bu süreç, Çin’in Libya’daki ekonomik çıkarlarının Batı müdahalesiyle ciddi şekilde zarar görmesine yol açtı. Çin, bu deneyimi Irak’tan sonra ikinci büyük ekonomik kayıp olarak değerlendirerek, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki rejim değişikliklerine karşı statükoyu savunan, sert güç yerine ekonomik kalkınmaya dayalı bir dış politika yaklaşımını daha da güçlendirmiştir.

Yemen’de 2014 sonrası başlayan iç savaş ve Husilerin güç kazanması, Çin’in stratejik ve ekonomik çıkarlarını ciddi şekilde zedeledi. Kuşak ve Yol İnisiyatifi açısından kritik öneme sahip Bab el-Mendeb Boğazı ve Süveyş Kanalı’nın güvenliği tehlikeye girdi, Çin’in bölgedeki altyapı ve enerji yatırımları sekteye uğradı ve Çin vatandaşları tahliye edilmek zorunda kaldı. Bütün bu yaşananlar, Çin’in Orta Doğu’daki rejim değişiklikleri ve istikrarsızlıklara neden karşı çıktığını ve statükoyu neden savunduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Pasif tutumdan sınırlı angajmana Çin dış politikası

İsrail’in saldırısıyla başlayan ve Körfez hattında tırmanan gerilim, Çin açısından geçmişte yaşanan olumsuz deneyimleri hatırlatıyor. Bölgede uzun yıllardır yürütülen ekonomik iş birlikleri, büyük ölçekli yatırımlar ve bölgede yaşayan Çin vatandaşlarının güvenliği Pekin için kritik önemde. Ayrıca çatışmanın derinleşmesi halinde Hürmüz ve Bab el-Mendeb boğazlarının kapanma riski hem Çin’in enerji arz güvenliğini hem de Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin deniz rotalarını ciddi şekilde tehdit ediyor.

Her ne kadar Rusya-Ukrayna Savaşı ve İsrail-İran gerilimi, ABD'nin odağını Asya-Pasifik’ten uzaklaştırarak Çin’i çevreleme stratejisini zayıflatıyor gibi görünse de Körfez bölgesinde artan istikrarsızlıklar Çin açısından ciddi stratejik riskler barındırıyor. Gerilimin ilk aşamalarında temkinli ve pasif bir tutum benimseyen Pekin yönetimi; çatışmanın enerji güvenliği, ekonomik yatırımlar, Çin vatandaşlarının güvenliği, Kuşak ve Yol Girişimi gibi hayati çıkarlarını tehdit etmesi halinde bu tutumunu yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir.

Çin, İran’a doğrudan askerî destek vermek yerine istihbarat paylaşımı, teknoloji aktarımı veya savunma sistemleri üzerinden dolaylı destek sunabilir. Aynı zamanda Körfez sularında donanma devriyeleri başlatarak kritik deniz yollarını açık tutma yönünde sembolik güç gösterisinde bulunabilir. Ayrıca Çin, mevcut 25 yıllık kapsamlı iş birliği anlaşması üzerinden İran’la ilişkilerini daha ileri taşıyarak bölgede ABD karşıtı dengede daha açık bir pozisyona yönelebilir. İran’ın bölgede ABD tarafından şekillendirilen statükoya meydan okuyabilecek kapasite ve motivasyona sahip yegâne bölgesel aktör olması, Çin açısından Tahran’ı önemli bir stratejik ortak konumuna taşımakta. Zira gelecekte Çin’in Orta Doğu’da askerî ve jeopolitik varlığını artırmaya karar vermesi durumunda, İran bu süreçte Pekin’in bölgesel hedeflerine ulaşmasında kritik ve vazgeçilmez bir rol üstlenecektir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...