Hitler’den Epstein’a: Dünya başka bir yer oldu (mu?)
İkinci Dünya Savaşı gerçekten bir “dönüm noktası” mıydı, yoksa yarım kalmış bir hesaplaşmanın devamı mı? Savaş sonrası kurulan düzen, normlar ve postmodern söylem bugün yeniden sarsılıyor. “Üstün ırk” hayaletinin hâlâ dolaşımda olması, kırılmanın ne kadar gerçek olduğunu sorgulatıyor.
Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı tek bir savaş mıydı, yoksa bir savaşın iki ayrı veçhesi miydi? Bazı tarihçiler bu soruya “Tek bir savaştı” cevabını vermek gerektiği kanaatindedir. Motivasyonlarını ve sonuçlarını hesaba kattığımızda İkinci Dünya Savaşı’nın tamamlanmamış ilkinin mütemmim cüzü olduğu görüşünün ağır bastığını söyleyebiliriz. İtalya ve dönemsel olarak Rusya gibi aktörlerin rollerinin değişmesi bu görüşü zayıflatmıyor, zira herhangi bir savaşta da ittifaklar bozulabilir ve müttefikler cephe değiştirebilir.
Ancak kabul etmek gerekir ki, finale daha yakın olması dolayısıyla sonuçlar genellikle İkinci Dünya Savaşı’nın hanesine yazılıyor. Bunda, İkinci Dünya Savaşı hakkında daha fazla tarihsel veriye ve dokümana sahip olmamızın yanı sıra dönemin aktörlerinin daha dikkat çekici figürler olması ve olayların spekülasyona açık ve magazinel tarafının da katkıları var. Şüphesiz, Hitler fenomeninin ve Holokost tecrübesi ile sonrasında üzerine inşa edilen politik söylemin rolünü de yadsıyamayız. Daha doğrusu, bunu belki de birinci sıraya yerleştirmek gerekiyor.
Bu cazibesinden ötürü biz de İkinci Dünya Savaşı’nı merkeze oturtarak devam edelim.
1945: Güç dengesi, ekonomik hegemonya ve yeni normlar çağı
İkinci Dünya savaşı modern dünya tarihinin en büyük kırılmalarından biridir. Nasıl ki tek bir kişinin tarihe etkileri söz konusu olduğunda, Avrupa özelinde, akla ilk Sezar ve Napolyon örnekleri geliyorsa tek bir olayın tarihe büyük etkisine örnek olarak İkinci Dünya Savaşı’nı verebiliriz. Tarihin olaylarla değil, süreçlerle okunması gerektiği tezini savunan günümüzün hâkim tarihçilik ekolleri de bazı olayları ve kişileri istisna tutma konusunda tolerans gösterecektir.
İkinci Dünya Savaşı modern dünya tarihi için bir dönüm noktasıdır. Evet, bu “dönüm noktası” ifadesi yerli yersiz, haklı haksız birçok olay için rahatlıkla kullanılıyor. Fakat İkinci Dünya Savaşı gerçek anlamda bu ifadeyi en fazla hak eden olaylardan biridir ve kimse böyle söylememize itiraz etmeyecektir.
İkinci Dünya Savaşı’nın bir kırılma ve dönüm noktası olduğu yorumu ilk defa dile getirilmiyor. Hatta aksini iddia edeni bulmak dahi mümkün olmayabilir. Peki bunu bize ne söyletiyor? Elbette, savaşın siyasal, toplumsal ekonomik anlamda küresel çapta meydana gelen sonuçları. Ne oldu İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra? Savaşla birlikte ne değişti?
Yeni dünya düzeni İkinci Dünya Savaşı sonrasında kuruldu. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’ndan önce Avrupa merkezli bir dünya sistemi vardı. Genel hatlarıyla ifade edecek olursak; savaştan sonra Avrupa eski etkisini yitirdi ve dünya ABD ile Sovyetler Birliği arasında ABD’nin bir adım önde olduğu bir rekabet düzeni üzerine oturtuldu, Soğuk Savaş başladı. Dünya bir daha böyle bir felaketle karşı karşıya kalmasın diye güç dengesini koruması amacıyla Birleşmiş Milletler mekanizması inşa edildi.
Savaşın kurucu etkisi siyasal sonuçlarıyla sınırlı kalmadı. Ekonomik anlamda büyük bir yıkım yaşayan Batı Avrupa’nın yeniden yapılanması Marshall Planı kapsamında yapılan yardımlarla mümkün oldu. ABD’nin ekonomik hegemonyasının ilan edildiği Bretton Woods şehrinde gerçekleşen konferansla Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası kuruldu. Dolar dünya para birimi hâline geldi.
Ancak savaşın en büyük sonuçları ne siyasal ne ekonomik olanlardı. Savaşın en büyük sonucu algı ve kabulleri değiştirmesiydi. Buna ilk örnek olarak akıllara BM tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gelecektir. Oysa savaş, küresel sistem için bunun çok ötesinde bir norm belirleyici etki oluşturdu. Yine savaşın sonuçlarından biri olarak kurulan İsrail’e yönelik ABD ve Avrupa’nın bakışı bu belirlenen normun en etkili sonuçlarından birini gözler önüne seriyor.
Aydınlanmanın diyalektiği: Modernitenin karanlık yüzü
Savaş sonrası konjonktürün norm belirleyici rol oynadığı alan çok genişti. Bu noktada, öncelikle, Frankfurt Okulu mensuplarının savaşa dair yorumunu zikretmemiz gerekiyor. Eleştirel Teori’nin kurucu babaları Adorno ve Horkheimer’in Aydınlanma’nın Diyalektiği metninde dile getirdiği Holokost’un ve faşizmin modern dünya sürecinde bir “sapma” olmadığı, aksine Aydınlanma’nın insanlığı buraya getirmesinin kaçınılmaz olduğu yorumu entelektüeller için tayin edici oldu.
Bununla birlikte “iktidar” analizleri değişime uğradı. Antisemitizm hegemonya okumalarının merkezine oturtuldu. “Totalitarizmin Kaynakları” hiyerarşisinde antisemitizm birinci sıraya yerleştirildi. Beden üzerinde kurulan iktidara faşizmin toplama kamplarından daha iyi örnek bulunamazdı. Belirtmek gerekir ki, bu okumaların yanlış ya da değersiz olduğunu söylemiyoruz ancak bu okumalar üzerinden bir hegemonya inşa edildiğini de görmemiz gerekiyor.
Entelektüel dünya için bu yönelim daha ileri yorumlarla sonuçlandı. Yeni yorumlara göre Nazi Almanyası modernitenin ürünüydü. Hitler’in hitap ettiği yığınlar “kesin inançlı” “kitle psikolojisi”ne sahipti. Modernite bitmişti, kesin inanç devri kapanmıştı. Yeni dönem postmodernizm olarak adlandırılıyordu. Postmodern dönemin özelliği göreceliliğin hâkim olmasıydı. Dünya başka bir yer olmuştu…
Postmodernizmin modernitenin içinde mi dışında mı olduğu tartışmalı bir konu. Ancak şu bir gerçek ki Hitler’i doğuran dünyanın (burada Versay Anlaşması gibi siyasi yönleri konu dışı tutuyoruz) kabulleri temelden sorgulanmaya başladı, hatta o kabuller temelden reddedildi. Hitler döneminin “ari ırk”, “üstün insan” ideali arkaik kabul edilmeye başlandı. Bu kafatasçı ırkçılık olarak nitelendirildi.
Yapısalcı antropolojinin en önemli ismi Claude Lévi-Strauss insan toplulukları arasındaki farklılıkları genetik faktörlerle açıklayan antropolojik görüşü ırkçılıkla itham ediyor. Yeryüzünde binlerce kültür olduğu, buna karşılık yirmi-otuz ırk olduğu ve kültürel mirasın gen mirasından çok daha hızlı değiştiği argümanlarıyla ırkın kültürü etkilediği tezini reddediyor. “Kafatasları, iskeletler ya da canlılar üzerinde ölçümler ve karşılaştırmalar yapmakta ısrar eden” fiziksel antropolojiye karşı kendi yöntemi olan “kültürel” ya da “sosyal” adı verilen antropolojiyi öneriyor.
Savaş sonrası normların çözülüşü ve elit dünyada süreklilik
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yakın zamana kadar sözünü ettiğimiz tüm bu tezler oldukça popülerdi. Bugün de geçerliliklerini yitirdiklerini iddia edemeyiz. Ancak günümüzde biyolojik ırkçılığa karşı kültürel milliyetçiliğin tercih edildiği zemin de oldukça kaygan. Bilhassa Avrupa’daki mülteciler meselesi bağlamında ortaya çıktı ki kültürel olarak ifade edilen milliyetçilik biyolojik ırkçılık kadar acımasız olabiliyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan algı ve kabuller gün geçtikçe sarsılıyor. Soğuk Savaş’ın ardından ulus-devletlerin çöktüğünü öne süren küreselleşme söylemi bile kısa süre içinde yerle yeksan oldu. ABD Başkanı Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırma hamlesi ile Grönland ve Kanada’yı ülkesine dâhil etme talebi uluslararası hukuk teamülleri ve güç dengesi üzerine kurulduğu söylenen küresel sistemin gerçekliğinin ortadan kalktığını gösteriyor.
Öte yandan, geçtiğimiz günlerde, reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve fuhuş ağı kurma suçlarıyla tutuklu yargılanırken hapishanede ölü bulunan milyarder Jeffrey Epstein'la ilgili açıklanan belgelerdeki kırıntılardan bazıları sözünü ettiğimiz tüm bu süreci yapısökümüne uğratacak cinsten.
İğrenç sapkınlıkların etrafa saçıldığı belgeler aynı zamanda Epstein’ın öjeni (ırk iyileştirme amaçlı genetik müdahale) ve transhümanizme (insanlığın genetik/teknolojik yollarla “iyileştirilmesi”) olan ilgisini ve çalışmalarını da ortaya çıkardı. 2019’da gündeme gelen Epstein’ın bu ilgisi yeni açıklanan belgelere de yansıdı. Tanıkların aktardığına göre, Epstein “süper ırk” üreteceği “bebek çiftlikleri” kurmayı hayal ediyor ve konuyla ilgili farklı bilim adamları ve çeşitli kurumlarla temaslar gerçekleştiriyordu.
Yeterince gündem olmayan bu iddialar aslında hegemon elitler dünyasında, bugün arkaik görüldüğü söylenen “ilkel” modern dönemin arzularının canlılığını koruduğunu ifşa ediyor. Epstein’ın her kesimden “otorite” sahipleriyle kurduğu ilişki ağı düşünüldüğünde bu canlılığın ne kadar büyük bir tehlike arz ettiği de dikkate alınmayı hak ediyor.
Milyonlarca Yahudi’yi öldüren Hitler ile bir Yahudi olan Epsein “üstün ırk” idealinde birleşiyor. İkisinin insan bedeni üzerinde yaptıkları hesapların birbirinden farkı yok. Onca “kırılma”, “dönüm noktası”, “postmodern dünya”, “yeni iktidar formu” yorumlarından sonra geldiğimiz nokta itibarıyla gördük ki dünya çok da başka bir yer olmamış.
Hitler döneminde de Epstein zamanında da varlığını koruyan “üstün ırk” ideali ne anlam ifade ediyor? Bu fikir nasıl ortaya çıktı ve hangi tasavvur evrenine ait? Belki de totalitarizmin kaynaklarını antisemitizmde aramak yerine fikri ortaya çıkaran Batı dünyasının teolojik kökenlerine bakmak gerekiyor.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.