Sanatla ilk tanışmanızdan bugüne kadar sizi en çok dönüştüren deneyim hangisiydi ve bu, bugün eserlerinize nasıl yansıyor?
Bugün geriye dönüp baktığımda, sanat alanındaki deneyimlerim içinde benim için en önemli ve en iyi örneğin ilk sanat eğitimim ve elbette ilk öğretmenim Dimitri Petrov olduğunu görüyorum. Petrov, 12 yaşındaki öğrencilere sanatın ne olduğunu öğretmekten çok, bireyin kim olduğunu sorgulatmıştır. Bunu ben, Moldova’dan uzaklaşıp Kanada’da yaşarken ve üreterek deneyimledim. “Gagauzian Folklore” çalışmaları hayatımda belirli bir dönem yer aldı; 2003 yılında başladı ve 2005’e kadar sürdü. Bu dönem, benim Gagauz kimliğime dönüşümümde önemli bir aşama oldu. Sanat yalnızca bir eğitim aracı değil, aynı zamanda bireyin nesnelerle kurduğu ilişkiyi ve dünyaya bakış biçimini şekillendiren bir öğretmendir. Kültür nedir, millet kimdir? Sanat son derece esnektir. İnsan hem evrensel bir sanatçı olabilir hem de kendini ait hissettiği yerin ve milletin kültürünü temsil edebilir.
“Türkiye, kişiliğimin tamamlanmasında önemli bir rol oynadı”
Kariyeriniz boyunca uluslararası sanat çevrelerinde yer aldınız. Farklı ülkelerde yaşamak ve üretmek (örneğin Moldova, Türkiye, Kanada) sanatsal bakışınızı nasıl şekillendirdi?
Farklı ülkelerde yaşamak benim için her defasında sıfırdan başlamak anlamına gelmiştir. Moldova’da yaşarken Sovyetler Birliği sistemine maruz kaldık; Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından ise tamamen farklı bir düzene geçildi. Kapitalist ya da serbest piyasa ekonomisine yönelindi. Ancak biz bu sistemin eğitimini almamıştık. Topraklar, mülkiyetler ve fabrikalar devletten alınarak özel sektöre devredildi, fabrikalar satıldı. Bu fabrikaları satın alan kişiler, benim gibi Sovyet eğitimi almış olmalarına rağmen, kendilerini artık farklı bir insan kategorisinde görmeye başladılar ve bu durum toplumda adaletsizlik duygusunu artırdı. Anarşi ve sorumsuzluk giderek yaygınlaştı. Bu süreçte milliyetçilik ve karşılıklı nefret de ortaya çıktı.
Gagauz Respublikası kuruldu, Moldova bağımsızlığını ilan etti ve Gagauzlar, Moldova sınırları içinde özerk bir bölge kazandı. Ben o dönemde Türkiye’de eğitim aldım ve beş yıl boyunca Türkiye’de yaşadım. Türkiye, kişiliğimin tamamlanmasında önemli bir rol oynadı. Türkçe öğrenirken, “Neden Gagauzlar kendi dillerini kullanmıyor?” gibi sorular zihnimde belirmeye başladı.
Sanat bağlamında bakıldığında, elbette her ülke ve her kültür insanı etkiler; ancak asıl önemli olan bireyin dünyaya bakış açısıdır. Vincent van Gogh her kültürde ve her dilde aynıdır; fark, onun farklı ülkelerde yazarlar, tarihçiler ya da çevirmenler tarafından nasıl tanıtıldığıdır. Benim “Gagauzian Folklore” temam Kanada’da ortaya çıktı; Moldova’da ya da Gagauziya’da değil. Bu da eğitimin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Okul, üniversite, hocalar, hatta kolej ve akademik çevre, insanı bu dünyaya nasıl bir birey olarak hazırladığını belirler.
Bir eserinizin doğuşundan tamamlanmasına kadar geçen süreci anlatabilir misiniz? Bu süreçte zihinsel olarak nasıl bir yolculuk yaşarsınız?
Bir resme başlamak ve onu tamamlamak benim için en temel sorulardan biridir: Ne yapmak istiyorum ve neden? Bir galeride eser sergileyen sanatçının amacı ne olabilir? Resmi satmak mı, yoksa izleyiciye bir mesaj iletmek mi? Bu sorular, sanatçının zihinsel durumunu şekillendiren en önemli meselelerdendir ve benim için de geçerlidir.
Biz, 21. yüzyılın sanatçıları olarak, geçmişteki sanatçılardan çok farklı bir dönemde yaşıyoruz; günümüzde çok daha karmaşık bir toplumsal yapıyla karşı karşıyayız. Bu durum, hem resmin satılması hem de sanatçının geçimini sağlaması açısından iki yönlü bir önem taşımaktadır. Bunu içtenlikle ifade ediyorum, saklamıyorum. Sanat alanında kendimi nasıl ayakta tutmaya çalıştığımı ve bu süreçte neler yaşadığımı en iyi ben biliyorum. Buna rağmen resim yapmaya devam ediyorum.
“Eğitimin vizyonu ve yöntemi, sanatçının üzerinde derin izler bırakır”
Eserlerinizde doğanın sakin ritmini ve kırsal alanları resmederken renk, doku ve ışık kullanımında ne tür kararlar veriyorsunuz?
Resim yaparken ne kadar özgün olmaya çalışırsanız çalışın, aldığınız sanat eğitimi ve öğrendiğiniz teknikler bakış açınızı ve dolayısıyla resminizi etkiler. Genellikle sanat eğitiminde yalnızca öğrencilerin öğrendiği düşünülür; oysa bu bir yanılgıdır. Eğitimin vizyonu ve yöntemi, sanatçının üzerinde derin izler bırakır. Elbette aramızda araştırmacı bir yaklaşım benimseyen, kendine özgü bir tarz arayan sanatçılar da vardır.
Ben resim yaparken, öğrendiğim yöntemleri temel alarak ve sanat tekniklerini kullanarak üretim yaptım; deneyim süreci içinde kendimi geliştirdim. Benim için sanat, doğayı birebir taklit etmek değil, bildiğim teknikleri kullanarak resimde kendi bakış açımı özümsemektir. Farklı ülkelerde bulunduğum süreçte uyguladığım bu yaklaşım, zamanla bana ait karakteristik bir üsluba ve özgün bir dünya görüşüne dönüştü.
Ontario’nın kırsal alanları bu son serginizin merkezinde. Bu bölgelerin spesifik olarak sizi çeken yönleri neler ve Türkiye’deki izleyici için bu manzaraların taşıdığı anlam üzerine ne düşünüyorsunuz?
Aslında manzara resmi yaparken, sanatçı olarak ben dinleniyorum. Konunun kolay olduğu düşünülebilir mi? Hayır; bu benim için büyük merkezlerden bir kaçış noktasıdır. Çocukluğum köyde geçti ve hangi ülkeye gidersem gideyim, beni hep küçük yerleşimlere ya da kırsal alanlara çeken bir bağ hissediyorum. Yaşam tarzı, toprak ve insanın doğayla kurduğu yakın ilişki beni her zaman meraklandırmıştır.
Kanada’da, özellikle Toronto ve çevresinde, hızlı bir kentleşme süreci yaşanıyor. Sürekli konut üreten şirketler, devlet ve çiftçiler arasında toprak sahipliği konusunda ciddi çatışmalar ortaya çıkıyor. Toprağı satın alan geliştiriciler bu alanları parçalayıp konut inşa ediyor; tarım yok oluyor, yerine alışveriş merkezleri ve yeni yerleşim alanları kuruluyor. Şehirde yaşayan insanlar bu evleri satın alarak giderek daha kentsel bir yaşam biçimini benimsiyor.
Bu süreç beni derinden etkiledi. Bu nedenle temayı geliştirerek Toronto’daki Yeşil Kuşak’ı ve orada yaşayan çiftçilerin haklarını savunmaya yönelik sergiler açtım. 2024 yılında Toronto’da gerçekleştirdiğim serginin adı “Yeşil Kuşak Satılık Değil” idi. Benzer sorunların Türkiye’de de yaşandığına inanıyorum; bu durum artık dünya genelinde bir trende dönüşmüş durumda. Eğer bugün bu yaklaşıma karşı direnç göstermezsek, gelecekte doğadan kopuk, bambaşka bir toplumla karşı karşıya kalabiliriz.
“İzleyicilerin resimlerimdeki doğa–insan ilişkisinin yarattığı duygusal etkiyi vurgulamaları benim için çok çarpıcıydı”
6 Ocak 2026 tarihinde İstanbul’da açılan kişisel serginizde ziyaretçilerden gelen en çarpıcı yorum ne oldu ve bu tür geri bildirimler sizin üretim sürecinizi etkiliyor mu?
Maalesef Kanada’da bulunduğum için sergiye bizzat katılamadım; serginin organizasyonu ve küratörlüğü Evrim Sanat Galerisi tarafından gerçekleştirildi ve sanatım onlar tarafından temsil edildi. Yaşar Kemal Kültür Merkezi’nde gerçekleşen bu sergi için Evrim Sanat Galerisi’nin kurucusu Betül Ketenci’ye ve emeği geçen tüm ekibe teşekkürlerimi sunuyorum.
Sergi süresince bana iletilen geri bildirimlerde, izleyicilerin özellikle resimlerimdeki doğa–insan ilişkisini ve bu ilişkinin yarattığı duygusal etkiyi vurgulamaları benim için çok çarpıcıydı. 2025 kış sezonunda da Evrim Sanat Galerisi aracılığıyla İstanbullu sanat izleyicisiyle buluşma fırsatım olmuştu. Elbette ziyaretçilerle bir araya gelmek, eserlerim üzerine karşılıklı sohbet edebilmek benim için çok kıymetli verilere dönüşüyor ve zaman içinde resim yolculuğuma katkı sağlıyor.
“Amacım insan-doğa ilişkisinin güzelliğini ve korunmaya değer olduğunu göstermek”
Sanatın bugünkü küresel dinamikleri içinde “doğanın temsili” sizin için ne ifade ediyor? Sanatın ekoloji/çevre meselelerine katkısı olabileceğine dair neler düşünüyorsunuz?
“Doğanın temsili” ifadesi benim için çok büyük bir anlam taşıyor. Bugün Avrupa’da ve dünyanın farklı ülkelerinde bu rolü, “Yeşil Parti” olarak adlandırılan siyasi oluşumlar üstlenmeye çalışıyor. Her partinin elbette kendi sloganları ve politik söylemleri var; ancak ben bir sanatçı olarak, yaşadığım yerde doğaya yönelik bir haksızlık gördüğüm hâlde etkisiz kalırsam ya da hiçbir şey olmuyormuş gibi davranırsam, Toronto’da oluşturulan “Yeşil Kuşak” zamanla yok olacak ve yerini tekdüze konut yapıları alacaktır.
Günümüzde açık bir ekolojik gerçeklikle karşı karşıyayız: eriyen buzullar, kirlenen nehirler ve yok olan biyolojik çeşitlilik. Bu konularla ilgili haberleri sürekli okuyoruz; doğaya zarar veren şirketleri biliyoruz ve zaman zaman devletlerin de bu süreçlere katkı sağladığını görüyoruz. Çoğu zaman bu uygulamaların “toplumun ihtiyacı” olduğu yönünde ısrarcı bir söylemle karşılaşıyoruz. Peki, ne yapmalıyız?
Her bireyin mutlaka bir katkısı vardır. Ben, manzara resimleri yaparken yerel çiftçileri, onların doğayla ve tarımla kurdukları uyumu görünür kılmaya çalışıyorum. Amacım yalnızca eleştirmek değil; aynı zamanda bu ilişkinin güzelliğini ve korunmaya değer olduğunu göstermek.
Bu sergiden sonra sizi bekleyen yeni projeler veya farklı bir formata yönelik planlarınız var mı? Örneğin başka coğrafyalara yönelik çalışmalar ya da farklı teknikler denemek gibi?
Bu yıl Polonya’nın Krakow kentinde yeni bir sergi açmayı planlıyorum. “Geçmişte Gagauzların Yüzleri” başlığını taşıyan bu proje, ünlü ya da sıradan ayrımı gözetmeden farklı dönemlerden Gagauz bireylerinin portrelerinden oluşan bir seri olacak. Şu anda yoğun bir hazırlık sürecindeyim. Bu serginin ilerleyen dönemlerde İstanbul’a da taşınmasını umut ediyorum.