Yıllarca kervansaraylar ve atlar üzerinden Anadolu’nun "yerleşik ve ağır" hafızasını, durak noktalarını çalıştınız. Şimdi ise gökyüzünün en devingen ve "yerleşik olmayan" figürleri olan martılara odaklanıyorsunuz. Kervansarayların o vakur sessizliği ile martıların hırçın çığlığı arasında, sizin sanatınızdaki "zaman" kavramı nasıl bir kabuk değiştirdi?
Resimlerimin temel kaynağı her zaman yaşam ve bu yaşamın sürekliliği içindeki zaman kavramı olmuştur. Bilinçaltında biriken geçmiş izlenimlerle şimdiki zamanın birleşiminden doğan bir dünyayı yansıtmayı amaçlıyorum. Uzun yıllar boyunca kervansaraylar ve atlar aracılığıyla Anadolu’nun hareket kültürünü, göç hafızasını ve tarihsel sürekliliğini tuvallerime taşıdım. Bu üretim süreci, yalnızca geçmişe bir bakış değil, aynı zamanda kültürel mirasın izini süren görsel bir anlatı niteliğindeydi. "Martıların İstanbul'u" serisi ise bir kopuş değil, bu anlatının günümüze uzanan yeni bir katmanını temsil ediyor.
Yeni serimde, güncel olandan hareketle geçmişe uzanıyor; martıları tarihsel ve toplumsal dönüşümün birleştirici bir öğesi olarak ele alıyorum. Resimlerimde ön plana çıkardığım 'hareket' teması ve tarihsel tanıklık dili evriliyor; bu kez şehrin üzerindeki martılar aracılığıyla yeni bir hafıza haritası oluşturuyorum.
“İstanbul’a martıların gözüyle bakmak heyecan veriyor”
Martıları Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan bir "sessiz tanık" ve "canlı bir hafıza ağı" olarak tanımlıyorsunuz. Bir ressam olarak, modern İstanbul’un kaosu içinde bir martının kanat çırpışına baktığınızda; o kanatların altına gizlenmiş hangi tarihsel katmanı veya hangi dönemin "tozunu" tuvale aktarmak sizi daha çok heyecanlandırıyor?
Bu şehirdeki üst üste binmiş zamanların, seslerin ve suskunlukların izini süren martılar, İstanbul’un gökyüzündeki en eski tanıklarıdır. Onlar; Bizans’ın yankılarına, Osmanlı’nın ihtişamlı mimarisine, Boğaz’ın akışına, limandan uğurlanan gemilerin taşıdığı vedalara ve kıyılarda fısıldaşan âşıklara şahittirler. Hatta Yahya Kemal Beyatlı ve Orhan Veli Kanık gibi şairlerin, şehrin sokaklarında yankılanan dizelerini hafızalarında taşırlar. İstanbul’a martıların gözüyle bakarak resimlerimi üretmek, bu süreçte bana büyük bir heyecan veriyor.
Geçmişte işitme engellilerle yürüttüğünüz tiyatro çalışmaları ve sosyal sorumluluk projeleri, sizin "sesi" algılama biçiminizi mutlaka etkilemiştir. "Martıların çığlıklarını renklerle duyulur kılmak istiyorum" cümlenizden yola çıkarak; işitilmeyen veya gürültü içinde kaybolan bir sesi, renklerin diliyle bir "senfoniye" dönüştürme süreciniz nasıl işliyor?
Renkler, her zaman hayatımızı etkileyen bir olgudur. Kimi renklerle coşar, kimi renklerle sakinleşiriz. Ressamlar da bir orkestra şefi gibi, ahenk içinde kendi renklerini izleyiciye sunmak ister. Resimlerimde zaman olgusu üzerinden anlattığım kervansarayların sesi bu seride susarken, yerini martıların çığlıkları aldı. İstanbul’un en önemli tanıklarını, renkler aracılığıyla tarih taşıyıcıları olarak gün yüzüne çıkarmak istedim. Bu bağlamda kırmızılar çığlığa, turuncular ise fısıltıya dönüştü.
“Biz ressamlar yüreğimize dokunanları resmederiz”
Üretiminizi Çanakkale’deki atölyenizde sürdürüyorsunuz. İstanbul’u, İstanbul’un dışından ve başka bir deniz kentinden izlemek; şehre dair nostalji, özlem veya nesnellik dengenizi nasıl etkiliyor? Çanakkale’nin sükuneti, İstanbul’un martılarına daha "panoramik" bir bakış açısı kazandırdı mı?
İstanbul ve Çanakkale olmak üzere iki şehir arasında yaşıyorum. Araştırmalarımı ve İstanbul’daki fotoğraflama sürecini tamamladıktan sonra, Çanakkale’deki atölyemde üretim sürecine başladım. Çanakkale’de yaşam daha yavaş akar; dingin ve huzurludur. Büyükşehir olan İstanbul’dan uzakta olmak elbette farklı bakış açıları kazandırdı, ancak biz ressamlar yüreğimize dokunanı resmederiz. Boş tuvalin karşısına geçtiğimizde saatlerce ara vermeden çalışabiliriz; üretim süresince zaman ve mekân kavramını yitiririz. Fırçamızın ucuyla bir martının kanadına tutunup İstanbul’a gidebilir, hatta geçmiş zamanlarda dolaşabiliriz.
Sizin resimlerinizde hareket, sadece figürün yer değiştirmesi değil, zamanın akışkanlığı anlamına da geliyor. Martıların o kaotik ama kendi içinde geometrik bir düzeni olan uçuşlarını resmederken; biçimsel olarak "soyut bir devinim" ile "figüratif bir gerçeklik" arasındaki o ince çizgiyi nasıl koruyorsunuz?
Her biri yeniden keşfedilmeyi bekleyen mimari formları ve biçimleri, üst üste uyguladığım tekniklerle biçimsel bir yaratım süreci içinde ele almayı sürdürdüm; nesneleri başkalaştırarak ve dönüştürerek farklı formlar oluşturdum. Bu süreçte dökme, akıtma, püskürtme, yer yer silme ve kazıma gibi etkilerden yararlandım. Martıların telaşını, direncini ve özgürlüğünü spatulanın sertliğiyle yüzeye kazıdım. Oluşturduğum katmanlar üzerinde, spatula darbeleriyle ortaya çıkan martılar ve mimari biçimler, soyutlamalar olarak resimlerimde yerlerini aldı.
“Galata Kulesi seride başat bir rol üstleniyor”
Kervansaraylar, göç kültürü ve şimdi Martıların İstanbul’u... Bu sergi, sizin "zamanın hafızası" üçlemenizin veya yolculuğunuzun neresinde duruyor? Bu seriden sonra, kentin veya coğrafyanın hangi "unuttuğumuz" simgesi sizin renklerinizle yeniden canlanmayı bekliyor?
Tarihî araştırmalarımda, güncel olandan hareketle geriye doğru ilerleyerek martıları ve İstanbul’un verilerini, birleştirici öğeler olarak tarihsel ve toplumsal dönüşüm içinde ele aldım. Doğup büyüdüğüm, ailemin birkaç kuşaktır yaşadığı İstanbul’a dışarıdan bakmak, hatta bir martının gözünden görmek, benim için itici bir güç oldu. Tarihî yapılar arasında özellikle Galata Kulesi seride başat bir rol üstlenirken, onunla birlikte Boğaz, deniz ve kayıklar da yeniden biçimlenerek izleyiciye sunuldu. Bu imgeleri yeniden ve yeniden üretmek, onların seslerini renkler aracılığıyla duyurabilmek için…