"Hayatı Hikâye Olan Adam: Sait Faik" oyununda klasik bir biyografi anlatmak yerine, büyük ustanın öykü kahramanlarının peşine düşmeyi tercih ettiniz. Sait Faik’in yazar kimliğinden ziyade, yarattığı o "ada sokaklarındaki" kahramanların izini sürmek, sahne matematiği ve hikâye anlatıcılığı açısından size nasıl bir alan açtı?
Ben konservatuvardayken sahne tatbikatı hocamız Savaş Dinçel’di. Savaş Dinçel, uzun yıllar İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda, Sait Faik’in seçme öykülerinden uyarladığı “Meraklısı İçin Öyle Bir Hikâye” adlı oyunu sahnelemişti. Biz o dönem öğrenciydik. Kadıköy İskelesi’ndeki Haldun Taner Sahnesi’nde (Matine-Suare), şu an restorasyonda olan ve yakında yeniden açılacağı söylenen salonda, hocamızın oyununu izlerdik. Oyunun yönetmenliğini kendisi yapar, kendi yazdığı metinlerin kolajını sahneye taşır ve seyirciyle buluşurdu. Finalde bir çekiliş düzenler, kazanana Sait Faik'in büstünü hediye ederdi. Biz de hayranlıkla izlerdik. Okul hayatımız bitip profesyonel yaşama atıldıktan sonra da o, nihayetinde ustamız olarak kaldı. Hocamızı ebediyete uğurlandıktan sonra da Sait Faik hep zihnimin bir köşesinde yer etti. Savaş Hoca’nın metnine baktığımda, kendi yorumuyla şekillenmiş bir Sait Faik portresi gördüm. “Ben de yapabilirim” dedim. Çünkü gerçekten bütün öykülerini okumuştum; bana hep keyifli gelmişti. Nitekim oyunun sonunda da seyirciye, “Uyumadan önce bir Sait Faik hikâyesi okuyun” diye tavsiyede bulunuyorum. Öyküler arasında bağlar kurarak bir kolaj oluşturabileceğimi düşündüm. Sahneye, öykü kahramanlarının peşine düşen genç bir edebiyat gönüllüsünü taşıdım.
Aslında öykülerinin tamamı oyunlaştırmaya çok uygun. Çünkü dili son derece güçlü ve etkileyici. Türk öykücülüğünde, 1950’lerde Cumhuriyet kuşağı içinde önemli bir çığır açmış bir yazar. Gürültüsüz, kavgasız bir dünyayı; yalnız insanları, ada yaşamını, kuşları, böcekleri ve dünyanın kötüleşmesini anlatan bir kalem. Üstelik yalnızca bizim açımızdan değil, dünya ölçeğinde de değer görmüş; kendisine Mark Twain adına verilen bir öykü ödülüyle onurlandırılmış. Böyle bir yazarın hikâyelerine sahip çıkmak ve İstanbullu bir yazarı İstanbul’da sahnelemek benim için tarifsiz bir keyif.
Kolajı kendim hazırladım; hatta bir yayınevine de sundum. Yayınevi, bunu ortaokul ve lise düzeyindeki okullarda kitap olarak değerlendirebileceklerini söyledi. Ben de öykülerini kolajlayarak kendimce temellendirdim. Sait Faik’in hayatımda çok önemli bir yeri var. Tek kişilik oyunların zor olduğunu bilirsiniz; sahnede kotarması da ayrı bir emek ister. Üstelik her temsil yeni bir performanstır. Bu süreç bana çok iyi geldi; aramızda güçlü bir enerji bağı oluştu. Tiyatroda bu çok önemlidir: Bir metinle gerçekten bağ kurup onu severseniz, sahnede yapamayacağınız hiçbir şey kalmaz. Sait Faik öyküleri benim için tam da böyle. O kadar güzel yazmış ki, kötü oynamak yazara haksızlık olur diye düşünüyorum. Bu yüzden sahnede her anı daha büyük bir özenle geçiriyor; onunla ilgili bir şey anlatmaktan, hakkında yazılanları paylaşmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum.
“Seyirciye daha fazla yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum”
Günümüzün hızla değişen, dijitalleşen ve giderek bireyselleşen dünyasında, Sait Faik’in "bir insanı sevmekle başlayan" o derinlikli felsefesi tiyatro sahnesinden bugünün seyircisine (özellikle de gençlere) nasıl bir ayna tutuyor?
Evet, günümüz seyircisini analiz ettiğimizde; uzun süreli temsilleri izlemeye sabrı azalmış, eskimiş hikâyelerin temcit pilavı gibi tekrar tekrar sahnelenmesinden yorulmuş bir izleyici profili görüyoruz. Bu yorgunluğu aşmak için bir insanı ya da hikâyeyi daha kısa, daha metaforik bir dille nasıl anlatabileceğimizi düşünmek gerekiyor. Sahnede kullanılan ışık, gölge oyunları ve yönetmenin inisiyatifi bu noktada büyük önem taşıyor. Zaten bu bir ekip işi. Sahnenin üzerinde tek bir kişi var gibi görünse de arkasında en az yirmi kişilik bir emek var. Bunu bir spor müsabakasına benzetebilirsiniz. O gün performansınız düşebilir, hasta olabilirsiniz. Evden çıkarken, Sait Faik’in “Son Kuşlar”ındaki gibi bir tıraş bıçağına bile sinirlenmiş olabilirsiniz. Küçük bir ayrıntı, bütün ruh hâlinizi etkileyebilir. Onun öykülerindeki yalnızlık duygusu, aslında bugünün insanında da var.
Günümüz seyircisi büyük prodüksiyonlara gidiyor; biraz da orada bulunmak, bir selfie çekmek, yüksek bir ücret ödeyip o atmosferin parçası olmak istiyor. Bu durum, pahalı bir restoranda ünlü bir şefin yemeğini deneyimlemeye benziyor. Oysa bizim gibi, bu dünyanın içinde 25–30 yılını geçirmiş, popülerliği ikinci plana koyan oyuncular için başka değerler ön planda. Bizim kuşağımızda bu daha çok önemseniyor. Ancak bugün -Andy Warhol’un dediği gibi- herkes kısa süreli bir görünürlük peşinde. Telefonlar hiç bırakılmıyor. Seyirci oyunu izlerken de interaktif bir biçimde katılmak istiyor. Biletix ya da MyBilet gibi platformlarda “Bu oyunu şu sebeple sevmedim” diye yorum yazıyor. Aslında bu, sizinle iletişim kurma çabası. Fakat yöntemi çoğu zaman sağlıklı değil. Yine de bu dünyayı reddedemeyiz, aynı çağın ruhunu soluyoruz.
Seyirciye daha fazla yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Örneğin Okan Bayülgen, seyircisini iyi tanıyan; kendi yazan, kendi tiyatrosunda izleyiciyle interaktif bir ilişki kuran bir isim. Biz de ustalarımızın yöntemlerinden beslenerek kendi yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Seyirciyi reddedemeyiz, söylediklerini dikkate almak gerekir. Oyunda anlatmak istediklerinizi sahnede göstermek zorundasınız. Oyun sonrasında, saygı çerçevesinde yapılan nitelikli eleştirilere elbette cevap verilebilir. Ancak küfürle, hakaretle yapılan yorumlar oyuna ve emeğe haksızlıktır. Çünkü ortada büyük bir emek var. Yalnızca oyuncunun değil; 40–45 günlük yönetmen çalışmasının, dramaturginin ve tüm ekibin ortak emeği söz konusu. Emeğe saygı göstermek gerekir.
“Sait Faik’in hikâyelerinde derin bir felsefe var”
Sait Faik’in hikâyelerinde sıkça karşılaştığımız yalnızlık, doğa sevgisi ve gözlemci bakış gibi temalar hem yazınsal hem de insani boyutlarda güçlü bir yer tutar. Bu temaların sizin kişisel sanat pratiğinize ve oyunculuğunuza nasıl yön verdiğini anlatabilir misiniz?
Yönetmenimiz Senan Kara’yla aynı kuşağın mensubuyuz. O da Şehir Tiyatroları’nda yönetmenlik yapıyor ve “Sivrisinekler” adlı çok başarılı bir oyunu sahneliyor. Gerçekten de son yıllarda Türk tiyatrosunun yetiştirdiği en başarılı aktrislerden biri. Nitekim sizin de ifade ettiğiniz gibi, “Sait Faik çok insani şeyler yazmış; sahnede başka bir insan olmaya, başka biri gibi davranmaya gerek yok” demişti. Buradaki “insani olan” şey; seyirciyle sohbet ediyormuş, ona bir şey aktarıyormuş gibi doğal bir iletişim kurabilmek. Onu farklı kılan da bu doğallığı yakalayabilmesi. Ustalarımız bize hep şunu öğretti: Kendiniz gibi olun. Sahnede yapay biçimde başkalaşmayın, üst perdeden konuşmayın. Çünkü tiyatro bir iletişim işidir. Ne kadar içten ve yalın bir yerden konuşursanız, seyirci de size o kadar samimiyetle yaklaşır. Sait Faik o kadar insani hikâyeler yazmış ki ilk bakışta sade görünen metinlerin arkasında aslında derin bir felsefe vardır. O felsefeyi seyirciye hissettirdiğiniz anda, sahnede sizden daha mutlusu olmaz. Gerisi zaten kendiliğinden yolunu bulur.
Bugün tiyatronun üç temel unsuru olduğunu düşünüyorum: Hikâye, oyuncu ve seyirci. Bunlar olmazsa olmaz. Bir mekân olmasa bile, “bütün dünya bir sahne” anlayışıyla oyununuzu kurabilirsiniz. Ancak sizi izleyecek kimse yoksa, yaptığınız şey kendi kendinize kalır. Hikâye yoksa kurgu olmaz; neyi oynayacaksınız? En fazla seyirciyle bakışırsınız. Bu üç ayağın sağlam olması gerekir. Hikâyeyi usta zaten güçlü biçimde yazmış. Yönetmen, oyuncu ve ekip bunu doğru anlayıp özümsemişse; oyuncu da anlatılmak isteneni sahnede en insani biçimde aktarabildiğinde karşılığını mutlaka bulur. Eski ustalarımız tiyatroyu “insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatı” olarak tanımlardı. Ben de bu sanatın içinde, insani özellikleri kaybetmemek gerektiğine inanıyorum.
“Herkes çoğu şeyi kendisi için yapabiliyor. Oysa asıl soru şu: Dünya için ne yapabiliyoruz?”
Sait Faik'in kendi yaşamındaki içsel çıkmazları, yalnızlığı ve gözlem gücü düşünüldüğünde...Onun eserlerindeki veya hayatındaki hangi spesifik duygu, sizi profesyonel bir oyuncu olarak heyecanlandırdı?
Sait Faik’in özel hayatına, özellikle dostlarının aktardıklarına baktığımızda; oldukça aksi, zaman zaman sert ve hırçın bir portreyle karşılaşıyoruz. Gözlüklerinin arkasına saklanmış, kalabalıkların içinde yalnız bir adam. Çoğu arkadaşıyla selamlaşırken bile kendi içinde öfkelenen; Ara Güler’in de ifade ettiği gibi, kendisiyle bile tam anlamıyla barışık olmayan bir karakter. Ama yazdıklarının içinde bambaşka, son derece insani bir duyarlılık var. Belki bugün yaşasaydı, bu metinlerin oyunlaştırılmasına izin vermeyebilirdi. “Ben onları öykü olarak yazdım; isteseydim oyun olarak da yazardım” diyebilirdi. Ancak telif süresinin dolmasıyla birlikte hikâyeleri yeniden hayata karıştı, yeni yorumlara açıldı.
Belki de günümüz dünyasında, teknolojinin getirdiği yalnızlık içinde yeniden doğala dönme ihtiyacı hissediyoruz. Ada sokaklarında yürümek, insanlarla dostça konuşmak; daha sahici ilişkiler kurmak istiyoruz. Kuşların göçüne üzülüyor, gri betonlaşmanın artışına kaygılanıyoruz. Bugün herkes pek çok şeyi kendisi için yapabiliyor. Oysa asıl soru şu: Biz dünya için ne yapabiliyoruz? Bence asıl önemli olan bu. Sait Faik’in metinlerinde de bu duyarlılık fazlasıyla vardır.
"Kalıcı olan, geride bırakılan hoş bir seda"
Tiyatrocu, oyun yazarı ve çocuk kitapları yazarı olarak çok yönlü bir üretim pratiğine sahipsiniz. Sahneyle yazı masası arasında gidip gelen bu yaratım süreci kariyeriniz boyunca sizi nasıl dönüştürdü? Oyunculuk mu yazarlığınızı, yoksa yazarlık mı oyunculuğunuzu besliyor?
Çocuk edebiyatı bambaşka bir alan. Ben öncelikle bir tiyatro oyuncusuyum; ancak farklı disiplinlerde de üretim yapabiliyorum. Örneğin okullara gidip gençlere drama dersleri veriyorum. Bu konuda yetkinliğim var; konservatuvar mezunuyum ve drama, temel eğitim alanlarımdan biri. Günümüz çocuğunu gerçekten tanımak gerekiyor. Ne izliyor, hangi filmleri seyrediyor, nasıl bir dille konuşuyor, hangi aile öğretisiyle büyüyor, hangi düşünce dünyasına yaslanıyor? Tüm bunları bilmeden çocuklara yönelik üretim yapmak zor.
Sahada, okullarda ve anaokullarında şunu gözlemliyorum: Maalesef birçok kitap çocukların ilgisini yeterince çekmiyor. Çünkü teknoloji hayatın merkezine yerleşmiş durumda. Eskiden bilgiye ulaşmak sınırlıydı; bugün bilgi sınırsız ama nitelikli bilgiye ulaşmak çok daha zor. Edebiyat, sanat, kültür ve eğitim alanında âdeta iğneyle kuyu kazıyoruz. Bu yüzden, daha sağlam bir zemin için edebiyatın insani ve koruyucu yönüne sığınmak gerektiğini düşünüyorum. Evet, dünya çok teknolojik ama biz ruha hitap eden bir iş yapıyoruz. Hayata bakışımız, duygusal dünyamız bizi başka yerlere taşıyor. Zaman zaman üzülüyoruz tabii; oyunlarımıza beklediğimiz kadar seyirci gelmiyor, popüler kültür daha çok ilgi görüyor, büyük prodüksiyonlar, gösterişli işler daha fazla seyirci çekiyor diye. “Acaba zamanın ruhunu yakalayamıyor muyuz?” diye sorguluyoruz. Ama bunların geçici olduğuna inanıyorum. Kalıcı olan, geride bırakılan hoş bir sedadır.
Bir gün Sait Faik’i sahneye taşıdım; bir edebiyat uyarlamasını oynadım. O metnin içinde, etiyle kemiğiyle vardım. Onun ruh hâline büründüğümü hissettim. Belki de kendimi böyle teselli ediyorum. Çünkü bugün herkesin her şeyi bildiğini sandığı bir çağdayız. Oysa zamanın ruhu yüzeyselliği değil, derinliği gerektiriyor. Karanlık bir dünyada, el yordamıyla yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Ateş böceği gibi küçük bir ışık olma çabası bu. Belki metaforik konuşuyorum ama gerçekten böyle hissediyorum. İçinden çıkamadığım anlarda iyi kitaplara sığınıyorum. Bazı cümleler beni çok mutlu ediyor; “Benim gibi düşünen insanlar da varmış,” diyorum. Ama sanki sayımız giderek azalıyor. Oysa dünyanın güzelliğe ihtiyacı var.
“Beslendiğimiz temel kaynak edebiyat”
Bir röportajınızda çocuk polisiye kitaplarınızı tiyatro sahnesine uyarlama fikrine sıcak baktığınızı belirtmiştiniz. Çocuk edebiyatı ile tiyatronun kesiştiği bu noktada, dikkat süresi giderek kısalan günümüz çocuklarını sahnenin büyüsüne çekmek için tiyatro metinlerinde ve sahneleme tekniklerinde ne gibi yeniliklere ihtiyaç olduğunu düşünüyorsunuz?
Bir oyun yapıyoruz; Kültür Bakanlığı’yla ortak bir proje. Erdem Yayınları’ndan çıkan çocuk kitabım “İki Kule Bir Rüya”yı sahneye taşımak üzere Kültür Bakanlığı’na sunmuştum, onlar da projeyi kabul etmişlerdi. Çıkış noktamız, geleneksel Türk tiyatrosundaki anlatıcı motifini sahneye uyarlamaktı. Ancak masa başında şunu fark ettik: Bunu bugünün ruhuyla buluşturmamız gerekiyordu. Bugünün çocukları artık ışık, gölge ve dijital efektlerle çok daha gelişmiş görsel dünyalara alışkın. Yurt dışında bunun çok ileri örnekleri var; animasyonlar, üç boyutlu projeksiyonlar, mapping uygulamaları… Biz de geleneksel anlatıcı formunu teknolojiyle harmanlamaya karar verdik. 3D mapping teknikleriyle anlatıyı zenginleştirdik. Geleneksel üslubu çağdaş görsel imkânlarla birleştirdik. Edebî metni de aynı anlayışla kurguladık. Amacımız “Amerika’yı yeniden keşfetmek” değildi; “Biz bunu kendi imkânlarımızla yapabilir miyiz?” sorusuna cevap aramaktı. Sonuçta her hafta sonu 600–700 seyirci geliyor ve çocuklar oyundan eğlenerek ayrılıyor. Bu çok kıymetli. Çocukları tiyatrodan soğutmamak en büyük hedefimiz. Belki bizden sonra gelen genç ekipler bunu daha da ileri taşıyacak. Zaten nasıl tıp ve teknoloji gelişiyorsa, tiyatronun da gelişmesi gerekiyor. Mesleğe yaptığınız yatırım aslında budur.
Beslendiğimiz temel kaynak ise edebiyat. Çünkü her şeyin çıkış noktası bir hikâye. Büyük bir perdede görsel dünya akarken, önünde modern bir anlatıcı olarak duruyorum. Çocuklarla iyi iletişim kuran, Türkçeyi özenle kullanan, onlara samimi gelen bir anlatıcı profili oluşturmaya çalıştım. Mütevazı olmayayım; çocukla iletişim konusunda kendime güveniyorum. Yüz çocuğu 30–40 dakika boyunca dikkatle dinletebileceğimi biliyorum. Bu, mesleğin inceliği. Nerede nasıl yaklaşılması gerektiğini bilmekle ilgili. Oyunda da bunu yapmaya çalıştım. Sahnede iki kule üzerinden bir sevda hikâyesi anlatıyoruz: Kız Kulesi ile Galata Kulesi’nin hikâyesi. Ama bunu bir çocuğun anlayacağı, hissedebileceği bir dille yapıyoruz. Amaç hem geleneği yaşatmak hem de bugünün çocuklarına ulaşabilmek.
“Tiyatronun yeni bir dokunuşa ihtiyacı var”
Yıllarını sahneye ve kaleme vermiş. Sanatın iyileştirici düzenine de inanan üretken bir sanatçı olarak. Türkiye'deki tiyatro ve edebiyat ortamında eksikliğini en çok hissettiğimiz. Sahnede veya sayfalarda daha çok anlatılmalı dediğiniz hikâyeler ya da temalar var mı?
Şu anda tiyatronun kan kaybettiğini düşünüyorum ve bu beni gerçekten üzüyor. Çünkü bu durum, geleceğe dair karanlık bir yola giriyormuşuz hissi uyandırıyor. Oysa çok nitelikli ustalarımız vardı. Zamanla birçoğu sahneden elini ayağını çekti. Hâlbuki bu meslek, yalnızca tecrübeyle değil, ustaların öğretisiyle de varlığını sürdürür.
Sahne çok özel bir yer. Orada bir zemin, bir duruş, bir iddia taşımanız gerekir. Bunun yanında, deneyiminden besleneceğiniz ustalarınız olmalıdır. Ancak zamanın çarkı içinde pek çok usta savruldu. Kimi küstü, kimi “Bir daha bu işin içine girmeyeceğim” diyerek uzaklaştı. Hayat biraz da böyle; kimin ne zaman hangi durakta trenden ineceği belli olmuyor. Ama bugün tiyatronun yeni bir dokunuşa ihtiyacı olduğu açık. Bunun ne olduğunu, inanın ben de tam olarak bilmiyorum. Sanırım bunu ancak el yordamıyla bulacağız.
Çehov’un güzel bir benzetmesi vardır: “Rol bulmak, gözleriniz bağlıyken halının üzerindeki toplu iğneleri aramaya benzer. Onu bulduğunuz anda irkilirsiniz; işte o irkilme sizi yeni bir dünyaya taşır.” Belki tiyatronun da o irkilmeye, o yeni keşif anına ihtiyacı var. Ama her şeyden önce ustaların tiyatroyu bırakmaması gerekiyor. Çünkü onların varlığı, bu sanatın hafızası ve pusulasıdır.
"Gelecek nesle biraz olsun mutluluk bırakabilirsek ne mutlu"
Önümüzdeki dönemde tiyatro, edebiyat veya çocuk kitapları alanında bizi bekleyen yeni projeleriniz var mı? Başka bir edebî figürü daha sahneye taşımak veya yazmak istediğiniz yeni bir kurgu dünyası gündeminizde mi?
Bu konu hep gündemimizde. Bir iş biter bitmez, her sanatçı yeni bir yaratım sürecine girme ihtiyacı hisseder. Zira sabah uyandığınızda hayatınızda sizi diri tutan yeni bir amacın olması gerekir. Öncelikle Sait Faik’in bazı hikâyelerini çocuk oyunu olarak uyarlamaya yönelik yeni bir projemiz var. Bir yayıneviyle yola çıktık; ikinci ve üçüncü toplantılarımızı yaptık. “Stelyanos Hrisopulos Gemisi” ve “Dülger Balığının Ölümü”nü, yine teknolojiyi de işin içine katarak çocuk sahnesine uyarlamayı planlıyoruz.
Atatürk Kültür Merkezi provalar ve gösterimler için kapılarını bize açıyor. Orada sahne almak bizim için çok kıymetli. Devlet desteği sayesinde seyirci oyuna daha uygun fiyatlarla ulaşabiliyor; bu da ayrıca önemli bir avantaj. Ne yazık ki çağımızda genel bir mutsuzluk hâli hâkim. Eğer yeni nesle biraz olsun mutluluk bırakabilir, “Geçmişte böyle insanlar yaşamış, böyle eserler üretmiş; biz de onları farklı disiplinlerle sahneye taşıyoruz” diyebilirsek, ne mutlu bize.