Geçmişteki bir röportajınızda “Maketler eve sığmadığı için müze yaptım, herkes görsün istedim” demiştiniz. Sizin çocukluğunuzda başlayan bu kişisel tutku, nasıl oldu da Anadolu Selçuklularından Cumhuriyet’e uzanan devasa bir “canlı tarih” misyonuna dönüştü?
Yaklaşık 50 senedir maket ve dioramalar yaptığım düşünülürse, yaklaşık 30–35 senedir de koleksiyoner şapkası altında, önce II. Dünya Savaşı ile başlayıp, ardından Türk tarihi ile ilgili eserler toplamaya ve dioramalar yapmaya başladım.
Tabii Türk tarihi deyince sadece erken dönem ya da sadece geç dönem değil; her iki dönemi de ele almak gerekiyor. Örneğin I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele dediğiniz zaman Osmanlı’ya giriyorsunuz. Doğal olarak -tarihî olaylar ve savaşlar birbirine bir zincirin halkaları gibi bağlı olduğu için- bu uçsuz bucaksız dünyanın içine, yani tarihin ve coğrafyanın derinliklerine girmek zorunda kalıyorsunuz. Bu, işin doğasında olan bir şey.
Hisart Müzesi klasik müzecilikten farklı olarak dioramalar ve canlandırmalar üzerinden tarih anlatıyor. Sizce bir tarihi olayı “seyretmek” ile “yaşar gibi görmek” arasındaki fark ziyaretçilerin tarih algısını nasıl değiştiriyor?
Özellikle dünyanın en zengin tarihî coğrafyasında yaşamamıza rağmen, tarihe olan ilgimiz ve bilgimiz maalesef eksik. Buradan yola çıkarak, tarihimizi, geçmişimizi ve kültürümüzü daha görünür kılmak, bu konulara olan ilgiyi artırmak için müzenin sıra dışı, farklı bir teşhir ve sunuş dili geliştirmesi gerektiğini düşündüm.
Bu yüzden ben de geleneksel, klasik sergileme tekniklerinin ötesine geçerek; kendi yaptığım canlandırmalar, maketler, dioramalar, resimler ve fotoğraflarla bu anlatımı pekiştirdim. Böylelikle her yaştan, her kesimden ve her ülkeden gelen insanların ilgisini çekebilecek bir müze ortaya çıktı.
Hisart’ı dünyadaki diğer müzelerden ayıran en büyük özellik, yüzlerce yıllık gerçek antikalarla sizin elinizden çıkan dioramaların aynı kurguda buluşması. Bir ziyaretçi için, gerçek bir kılıcın hemen yanında o kılıcın kullanıldığı anın üç boyutlu bir dioramada canlandırılmış halini görmek tarih algısını nasıl değiştiriyor?
Aslında bu müzeyi diğer müzelerin önüne geçiren birkaç temel özellik bulunuyor. Birincisi, dünyada eşi benzeri olmayan çok sayıda eserin bu müzenin koleksiyonunda yer almasıdır. İkincisi ise sergileme tekniği; yani canlandırmalarla tarihi yaşatarak sunması, büyük bir ayrıcalık sağlıyor. Ayrıca yaklaşık 1500 yıllık bir tarihsel sürecin tek bir müze çatısı altında ele alınması da önemli bir fark.
Arkeolojik eserler, yani Orta Çağ öncesine ait eserler de bu müzede sergileniyor. Bu da ayrı bir avantaj. Çünkü dünyada benzer içerikler genellikle Arkeoloji Müzesi, Savaş Tarihi Müzesi ya da Askerî Müze gibi farklı konseptlerde ve ayrı ayrı sergilenir. Oysa Hisart’ta bunların hepsi aynı çatı altında toplanıyor.
“Tarihten ders almak ve çözüm üretebilmek amacıyla bu müze kuruldu”
“1000 Yıllık Tarihe Yolculuk” aslında büyük bir zaman aralığını kapsıyor. Sizce Türk ve dünya tarihinin bu bin yıllık kesitinde ziyaretçilerin özellikle anlaması gereken en kritik kırılma noktaları hangileri?
Kırılma noktaları elbette çok. Ancak başlı başına I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı, diğer büyük savaşlarla birlikte, tüm insanlığı doğrudan etkilemiştir. Hem insanları hem ülkeleri hem de coğrafyaları derinden değiştirmiştir. Bu kadar önemli olan savaş olgusunun, iyi bilinmesi gerekir. Çünkü savaşların neden, niçin ve nasıl başladığını, nasıl sona erdiğini ve tekrar nasıl ortaya çıktığını anlayabilmek için buna ihtiyaç vardır. Bir nevi tarihten ders almak ve çözüm üretebilmek amacıyla bu müze kurulmuştur. Vizyonu ve misyonu da bu doğrultudadır.
Dünyaya bedel, çok zengin bir tarihimiz var. “1000 Yıllık Tarihe Yolculuk” konseptini kurgularken, bu uçsuz bucaksız denizden hangi olayları, kahramanları veya savaşları ön plana çıkaracağınıza nasıl karar verdiniz? Sizi en çok zorlayan eleme süreci hangisi oldu?
Aslında bu seçim süreci basit gibi görünür. Örneğin I. Dünya Savaşı’nı ele alıyorsanız, doğal olarak öncelik kendi coğrafyamızı ilgilendiren cepheler ile ilgili kurgulara önem verirsiniz. Kûtü’l-Amâre, Gelibolu ve Çanakkale Savaşları gibi. Ancak bunun dışında çok sayıda cephe, konu ve içerik de mevcut. Önemli olan yalnızca savaşları anlatmak değil; aynı zamanda bu savaşların içinde veya çevresinde yer alan kahramanlık öykülerini ve önemli şahsiyetleri de ortaya koymaktır. Mustafa Kemal Paşa gibi isimler bunların başında gelir.
Bununla birlikte, tarihte hak ettiği değeri görememiş, geri planda kalmış karakterler de vardır. Hisart Müzesi olarak biz, bu isimleri de ön plana çıkarmaya çalışıyoruz. Bu yüzden hem olaylar hem de şahsiyetler bizim için büyük önem taşıyor.
“Diorama, ciddi bir göz hafızası ve güçlü bir arşiv gerektirir”
Bir dioramanın ortaya çıkışı muazzam bir sabır ve araştırma işi. 1000 yıl önceki bir askerin kıyafetindeki çamurdan, yüzündeki ifadeye kadar o detayları kurgularken tarihsel gerçeklik ile sanatsal dokunuş arasındaki ince çizgiyi nasıl koruyorsunuz?
Şöyle söyleyeyim: Dünyada maket yapanlar ayrı bir topluluktur ve kendi içinde farklı alanlara ayrılırlar. Uçak maketçileri, gemi maketçileri, figür ustaları gibi birçok alt kategori vardır. Ben ise hepsini yapıyorum. Her dönem, her coğrafya ve her konu için diorama üretirken; coğrafyayı, bitki örtüsünü, toprağı, kullanılan malzemeyi doğru şekilde yansıtmak gerekir. Bu da ciddi bir göz hafızası ve güçlü bir arşiv gerektirir. O dönemin insanlarının ne giydiğini, hangi aksesuarları kullandığını bilmek için kitapları ve fotoğraf arşivlerini detaylı şekilde incelemek gerekir. Bu kaynaklardan beslenerek gerçekçi eserler ortaya koyulabilir.
Buradaki en önemli unsurlardan biri de sanatçı kimliğimdir. Çünkü hem sanatçı hem koleksiyoner hem müzeci hem de iş insanı olan bir örneğin çok fazla olmadığını düşünüyorum. Dünyada pek çok özel koleksiyoner ve müze vardır; ancak bu müzelerin kurucularının kendi sanatını doğrudan müzeye yansıttığı örnekler çok sınırlıdır. Bu nedenle müzenin adı da Hisart’tır. Aynı zamanda İngilizcede “Historical Art”ın kısaltmasıdır; yani “tarihsel sanat” anlamına gelir.
Siz sadece savaşları değil, “insanların o dönemde ne hissettiğini, hangi yokluklarla baş ettiğini” göstermeyi önemsiyorsunuz. Bu etkinlikte ziyaretçinin özellikle hangi dönemin duygu durumunu derinden hissetmesini arzu ediyorsunuz?
Duygu durumu kişiden kişiye değişebilir; çünkü herkesin ilgi alanı farklıdır. Ancak genel olarak bakarsak, ilk etapta İstanbul’un fethi, ardından Çanakkale Zaferi ve son olarak Millî Mücadele döneminin ziyaretçiler üzerinde en güçlü duygusal etkiyi bıraktığını düşünüyorum.
“I. ve II. Dünya Savaşı ile ilgili dioramalar yapmak beni daha fazla heyecanlandırıyor”
Bu 1000 yıllık yolculukta sizin kalbinizde yeri en ayrı olan, yapım veya temin aşamasında sizi en çok heyecanlandıran o “başyapıt” diorama veya tarihi obje hangisi?
Bu benim için gerçekten zor bir seçim. Çünkü bazen çok önemli bir döneme ait bir eser, sanatsal açıdan aynı etkiyi vermeyebilir; bazen de daha farklı bir konu çok daha çarpıcı bir dioramaya dönüşebilir. Konular, hikâyeler, kullanılan araçlar, dönemler ve coğrafyalar çok çeşitli. Bu yüzden tek bir “başyapıt” seçmek zor. Ancak yine de I. ve II. Dünya Savaşı ile ilgili dioramalar yapmak bana daha yakın geliyor; bu konular beni daha fazla heyecanlandırıyor diyebilirim.
Günümüzde gençlerin dikkat süresi çok kısa ve her şey dijital. Ancak Hisart, dokunulabilir ve görülebilir bir gerçeklik sunuyor. Gençlerin ve çocukların bu görsel tarih deneyimine verdikleri tepkiler nasıl? Bu müze, onlardaki tarih bilincini nasıl şekillendiriyor?
Kesinlikle olumlu etkilediğini düşünüyorum. Buraya gelen her yaştan ve her eğitim seviyesinden öğrenci -ilkokuldan üniversiteye kadar- müzeyle karşılaştığında adeta şaşkınlık yaşıyor. Bunun nedeni, daha önce görmedikleri tarzda bir müze deneyimiyle karşılaşmaları. Özellikle çocuklar, dioramalar ve maketlerden büyük keyif alıyor. Bunun da ilerleyen yaşlarda tarihe olan ilgiyi artıracağını düşünüyorum.
“Müzeler gerçek eserleri sergiledikçe var olmalıdır”
Bugün dijital çağda yaşıyoruz; artırılmış gerçeklik, sanal müzeler ve dijital arşivler hızla yayılıyor. Sizce geleceğin müzesi fiziksel deneyim ile dijital teknolojiyi nasıl birleştirecek?
Gelecekte müzeler, barkovizyonlar, sanal gerçeklik ve üç boyutlu hatta dört boyutlu teknolojilerle eserleri farklı biçimlerde sunabilecek. Yapay zekâ destekli sistemlerle insanlar, tarihî sahnelerin içinde hareket edebilecekler. Bu kaçınılmaz ve gerekli bir gelişim. Ancak bir şeyin aslını görmek her zaman yerini dolduramayacak bir deneyimdir. Gerçeğini görmek gerekir. Örneğin Fatih Sultan Mehmet’in kılıcını birebir görmek ile onu dijital bir ortamda deneyimlemek arasında hissiyat açısından büyük fark vardır.
Zamanla bu alışkanlıklar değişebilir; ancak müzeler gerçek eserleri sergiledikçe var olmalıdır. Aksi takdirde depoculuktan öteye gidemezler. Gerçek eserleri saklayıp sadece dijital temsillerini göstermek bana mantıklı gelmiyor. Çünkü gözden uzak olan, gönülden de uzak olur. Ayrıca bu eserlerin gelecekte ne olacağı da belirsizdir. Bununla birlikte, dijital ve replika sergilemeler lojistik açıdan büyük kolaylık sağlar.
Eserlerin birebir taşınması yerine görüntülerinin ya da replikalarının sergilenmesi bugün de uygulanıyor. Ancak bu replikaların çok yüksek kalitede, gerçeğinden ayırt edilemeyecek düzeyde olması gerekir. Aksi takdirde bir anlam ifade etmez.