Okullarda akran zorbalığının davranışsal ve psikolojik kökenleri nelerdir? Zorbalık davranışları genellikle hangi duygu, algı ve sosyal ihtiyaçlarla ilişkilidir?
Bu konuyu konuşurken en başta kalbimize ve zihnimize şunu not etmemiz gerekiyor: Hiçbir çocuk doğuştan "kötü" ya da "zorba" olarak dünyaya gelmez. Bir çocuk sabah uyanıp "Bugün kime hayatı zehir etsem?" diye düşünerek okula gitmez. Eğer bir çocuk başka bir canı yakıyorsa, orada "Benim içimde yolunda gitmeyen, canımı yakan bir şeyler var ve ben bununla baş edemiyorum!" diyen sessiz bir çığlık vardır. O yüzden zorbalık yapan çocuğa baktığımızda, önce o maskenin arkasındaki acıyı görmeye çalışmalıyız. Zorbalığın kökenine indiğimizde karşımıza çıkan ilk ve en güçlü duygu, paradoksal bir şekilde "güçsüzlük"tür. Dışarıdan bakıldığında o çocuk bir kabadayı gibi görünür, herkesi ezer geçer sanırsınız ama o maskeyi indirdiğinizde, çoğu zaman evinde ya da kendi iç dünyasında kendini inanılmaz derecede aciz, kontrolsüz ve görünmez hisseden bir çocuk bulursunuz. Evde söz hakkı olmayan, belki hor görülen, belki de sürekli bastırılan bir çocuk, okulda bulduğu ilk fırsatta şu mesajı vermeye çalışır: "Gördünüz mü? Ben de güçlüyüm, ben de birilerini kontrol edebilirim." Yani başkasına hükmetmek, aslında kendi içindeki o eziklik hissini tamir etme çabasıdır. Bu çocuklar güç kullanarak aslında kendi yaralarını sarmaya çalışıyorlar ama bunu yapabilecekleri tek dil bu olduğu için yıkıcı bir yola sapıyorlar.
İkinci mesele, duygusal bir hazımsızlık durumudur. Biz yetişkinler bile bazen öfkemizi, üzüntümüzü yönetmekte zorlanırken, bu becerileri hiç gelişmemiş bir çocuğu düşünün. Öfke, kıskançlık, hayal kırıklığı, utanç gibi yoğun duygular o çocuğun içine dolduğunda, eğer bunları söze dökemiyorsa, eyleme döker. Duygusal kabı taşan çocuk, en yakınındaki "daha yumuşak" gördüğü hedefe patlar ve zorbalık onlar için bir nevi yanlış kurgulanmış deşarj olma, rahatlama yöntemi hâline gelir. Bu çocuklara kimse "Duygularını nasıl ifade edebilirsin, öfkelenince ne yapabilirsin?" diye öğretmemiştir. Evde belki bağırarak, kapıları çarparak, tehdit ederek iletişim kurulan bir ortamda büyümüşlerdir. O zaman çocuk için şiddet bir iletişim aracına, duygusal yoğunluğu boşaltmanın tek yoluna dönüşür. Bir de işin "sosyal ayna" boyutu var ki burası çok can yakıcı. Çocuklar duyduklarını değil, gördüklerini yaparlar. Eğer çocuk evde sorunların bağırarak, aşağılayarak ya da fiziksel güçle çözüldüğüne şahit oluyorsa, zihnine şu kod yazılır: "Haklı olmak için güçlü olmalısın, güçlü olmak için de ezmelisin." Buna bir de dijital dünyadaki kaba kuvvetin prim yaptığı içerikleri, sosyal medyada yayılan şiddet içerikli videoları, "alfa erkek" söylemlerini eklerseniz, çocuk için zorbalık "havalı" ve "normal" bir iletişim diline dönüşüyor. Çocuk, çevresindeki rol modellerinden ne görüyorsa onu içselleştiriyor. Yani çocuklar bir hikâyenin mağdurları aslında; birileri bu mağdurları görüp ilgilenmediğinde sistem yeni mağdurlar üretmeye, bu mağdurlar da başkalarını mağdur etmeye devam ediyor.
“Zorbalık, bir suçtan ziyade bir semptom olarak düşünülmelidir”
Peki, bu çocuklar zorbalığı neden sürdürüyor?
Çünkü maalesef "sosyal açlıklarını" böyle doyuruyorlar. Okul koridorlarında acımasız bir hiyerarşi olabiliyor ve bir gruba ait olmak, popülerleşmek ya da "saygı görmek" için diyelim ki aslında bu saygı değil korkudur, zorbalık kestirme bir yol gibi algılanıyor. "Eğer ben ezmezsem, ezilen olurum" korkusuyla, savunma mekanizması olarak saldırganlaşan çok çocuk görüyoruz. Ait olma ihtiyacı, insanın en temel güdülerinden biridir ve çocuklar bu ihtiyacı karşılamak için bazen en yıkıcı yollara başvurabiliyorlar. Bir grup tarafından kabul görmek için başka birini dışlamak, küçümsemek ya da hedef almak, o çocuğa kısa vadede bir "aidiyet" hissi veriyor. Ama tabii bu sahte bir aidiyet; korku üzerine kurulmuş ilişkiler, gerçek bir bağ niteliği taşımıyor ne yazık ki. Ayrıca empati gelişimindeki eksiklikleri de göz ardı edemeyiz. Empati, doğuştan tam gelişmiş bir beceri değildir; yaşantılarla, ilişkilerle, modellemeyle gelişir. Kendisine empati gösterilmemiş, duyguları yok sayılmış, önemsenmemiş bir çocuk; ev içindeki veya sosyal bağlamdaki iletişimde şiddeti, baskıyı ve hâkimiyet kurmayı ilişki kurma metodu olarak görürse başkalarının acısını anlamakta, hissetmekte zorlanır.
Özetle, zorbalık yapan çocuk aslında bize şunu söylüyor: "Beni görün, benimle ilgilenin, bana doğru sevmeyi ve sevilmeyi öğretin." Bu çocukların çoğu, kendileri de bir şekilde ihmal edilmiş, örselenmişlerdir. O yüzden zorbalığı sadece cezalandırılması gereken bir "suç" olarak değil, yardıma muhtaç bir "semptom" olarak görmediğimiz sürece bu döngüyü kırmamız çok zor. Evet, zorbalık kabul edilemez bir davranıştır ve mutlaka sonuçları olmalıdır. Ama aynı zamanda o davranışın arkasındaki çocuğa da uzanmamız, ona da şifa sunmamız gerekiyor. Aksi takdirde sadece yangını söndürmeye çalışırız. Ama yangını çıkaran koşulları değiştirmeden yeni yangınlar çıkmaya devam eder.
“Çocuğun o an çözüme değil, yargılanmadan dinlenmeye ihtiyacı var”
Bir öğrenci ciddi taciz veya zorbalığa uğradığını söylediğinde öğretmen ve okul yönetiminin nasıl bir psikolojik ilk müdahale planı olmalıdır?
Bu soruya cevap verirken önce çok can yakıcı bir gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor: Zorbalığa uğrayan çocukların büyük çoğunluğu ne öğretmenine ne de ailesine gidiyor. Utançlarından, "ispiyoncu" damgası yemekten, durumun daha da kötüleşeceği korkusundan ya da kimsenin bir şey yapmayacağına olan inançsızlıklarından dolayı susuyorlar. O acıyı, o korkuyu her gün sırtlarında taşıyarak okula gelip gidiyorlar. Bu yüzden bu çocuklara bir şekilde temas edenler olarak bizim ilk sorumluluğumuz, o sessizliği duymaktır. Sınıfın neşesi aniden sönen, teneffüslerde kalabalıktan kaçıp kuytulara saklanan, sık sık "Karnım ağrıyor, başım ağrıyor" diye revire giden, okula gitmek istemeyen, eskiden sevdiği etkinliklerden uzaklaşan ya da kapüşonunun içine gömülen bir çocuk; aslında bize diliyle değil, hâliyle "Birinin yardımına ihtiyacım var!" diye bağırıyordur. O sessiz çığlığı fark ettiğimizde, çocuğun bize gelmesini beklemeden bizim ona şefkatle kapıyı aralamamız gerekir. "Seni son zamanlarda biraz durgun görüyorum, her şey yolunda mı?" gibi basit bir cümle bile o çocuğa "Biri beni fark ediyor, biri beni görüyor" mesajını verir ve belki de suskunluğunu kırmasının ilk adımı olur. Çocuklar, kendilerini güvende hissetmedikçe konuşmazlar; o güven ortamını yaratmak bizim sorumluluğumuzdur. O kadar çok çocuk uğradığı zorbalığı içinde tutuyor ki şaşırırsınız. Görüşmelerimde yetişkinlerin okul dönemlerini konuştuğumuzda inanılmaz zorbalıklar yaşadıklarını görüyorum; “Neden kimseyle paylaşmadınız?” diye sorduğumda ise aldığım yanıtlar genellikle; “inanmazlar, dalga geçerler, sen bir şey yapamadın mı derler ya da gidip müdahale ederler ve daha kötü olur” gibi şeyler oluyor. Çok zor ve üzücü gerçekten.
Diyelim ki bir çocuk o korku duvarını aştı ve odanıza gelip "Ben zorbalığa uğruyorum" dedi. İşte o an, o çocuğun hayatındaki en kritik kırılma noktalarından biridir. Karşınızda duran çocuk, belki de son umut kırıntısıyla size elini uzatmıştır; belki gecelerce düşünmüş, "Söylesem mi, söylemesem mi?" diye kıvranmış, en sonunda cesaretini toplayıp kapınızı çalmıştır, müthiş bir güçlülük göstermiştir. Önce bunu takdir etmek gerekir. O saniye yapacağınız en ufak bir mimik, kuracağınız ilk cümle, onun insanlara güvenip güvenmeyeceğini, bundan sonra yardım arayıp aramayacağını belirler. O anda bir dedektif gibi "Emin misin?", "Sen de bir şey yapmış olabilir misin?", "Belki şaka yapıyorlardır?" gibi sorgulayıcı tavırlara girmek, ona kendisini koruması gerektiğine dair mesajlar vermek (zaten koruyamıyor ya…) o çocuğu olduğu yere gömmek demektir. Bu tür sorular, çocuğa "Sana inanmıyorum, belki sen de suçlusun" ya da “Sana inanıyorum ama sen de böyle olmasaydın keşke” mesajı verir ve muhtemelen bir daha kimseye açılmayacaktır. Yapılacak tek ve en doğru şey, ona kayıtsız şartsız destek olmak ve söylediklerine itimat etmek ve incelemektir. “Bu yaşta bunlar normal, bunu herkes yaşıyor, çok da abartıyorlar” gibi ifadelerle meseleyi geçiştirmek, bir çocuğun çocukluk döneminin kabusunun sürmesine neden olabilir. "Bunu bana anlatman çok büyük cesaret, teşekkür ederim. Seni duyuyorum, sana inanıyorum ve şu an güvendesin" demek, çocuğun omuzlarındaki o devasa yükü alır. Bu sözler basit görünebilir ama travma yaşayan bir çocuk için dünyanın en şifalı cümleleridir.
Bu konuşma asla ayaküstü, koridorda ya da öğretmenler odasının gürültüsünde yapılmamalıdır. Çocuğun "Burada anlattıklarım burada kalacak, rezil olmayacağım" diyeceği, kapısı kapanan, mahremiyetin korunduğu güvenli bir alana ihtiyacı vardır. Biz yetişkinler, bir sorun duyduğumuzda hemen "tamir etme" moduna geçeriz; hemen telefonu alıp aileyi aramak, zorbayı çağırıp hesap sormak, müdüre koşmak isteriz. Ama o ilk anda durmalıyız. Çocuğun o an çözüme değil, sadece içini dökmeye, yargılanmadan dinlenmeye, duygusunu boşaltmaya ihtiyacı vardır. Bazen sadece sessizce gözlerinin içine bakıp dinlemek, ara sıra başınızı sallamak, onun duygularını yansıtmak, en süslü tavsiyeden, en hızlı aksiyon planından daha iyileştiricidir. Çocuk anlattıkça rahatlar, anlaşıldığını hisseder ve ancak o zaman "Peki şimdi ne yapalım?" sorusuna hazır hâle gelir. Aceleci müdahaleler, çocuğun daha da paniklemesine, "Keşke söylemeseydim" pişmanlığına yol açabilir.
Unutmamalıyız ki zorbalık, çocuğun elinden gücünü ve kontrolünü alma eylemidir. Eğer biz de müdahale ederken çocuğa sormadan, onun rızasını almadan apar topar aksiyon alırsak, aslında zorbayla aynı şeyi yapmış oluruz: Onun adına kararlar vererek onu yine güçsüz bırakırız. Çocuğa "Bundan sonra sence ne yapmalıyız?", "Bu durumu kimlerin bilmesini istersin?", "Ailene söylememizi ister misin, yoksa birlikte mi söyleyelim?", "Seni ne daha iyi hissettirir?" diye sormak, ona kaybettiği kontrol hissini geri verir. Çocuk, kendi hayatıyla ilgili kararlarda söz sahibi olduğunu hissettiğinde, iyileşme süreci çok daha sağlıklı ilerler. Tabii ki bazı durumlarda özellikle fiziksel şiddet ya da ciddi tehdit varsa çocuğun onayından bağımsız olarak aksiyon almak zorunda kalabiliriz. Ama o zaman bile "Seni korumak için bazı adımlar atmam gerekiyor, sana ne yapacağımı anlatayım" diyerek çocuğu sürece dâhil etmek, onu karanlıkta bırakmamak gerekir. Çocuk odadan çıkarken aklında "Acaba bir şey yapacaklar mı?" sorusu değil, "Öğretmenim yanımda, birlikte şunları yapacağız" netliği olmalıdır.
Bu ilk müdahalenin ardından süreç nasıl takip edilmeli?
Tabii en önemlisi, o kapı kapandıktan bir hafta sonra, bir ay sonra çocuk unutulmamalıdır. Olay "çözüldü" diye dosya kapanmaz. Çocuğun yanına gidip "Nasıl gidiyor, her şey yolunda mı? Rahatsız eden bir şey oldu mu?" diye sormak, "Ben hâlâ buradayım ve seni önemsiyorum" demektir. Zira çocuklar zorbalıkları öğretmenlerine söylediklerinde; bir uyarı yapılıyor ve geçiliyor, arkada ise zorbalık başka bir formda sürüyor. Bu takip, çocuğa yetişkinlere güvenebileceğini, yalnız olmadığını gösterir. Zorbalığın yaraları bir günde iyileşmez; iyileşme, bu güven ilişkisinin sabırla, tutarlılıkla sürdürülmesiyle gerçekleşir. Ayrıca okulların bu tür durumlar için önceden hazırlanmış bir protokolü olmalıdır: Kim kiminle görüşecek, süreç nasıl belgelenecek, gizlilik nasıl korunacak, hangi aşamada aile bilgilendirilecek, ne zaman uzman desteği devreye girecek... Bu soruların cevapları kriz anında değil, önceden belirlenmiş olmalıdır. Aksi takdirde her vaka için telaşla, tutarsızca hareket ederiz ve bu da hem mağdura hem de okul iklimine zarar verir.
“Okul, hayatın en sert provasının yapıldığı devasa bir sahnedir”
İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşananlardan istinaden soruyorum hocam. Bu örnekte üst sınıflar, alt sınıftaki öğrencilerin zorbalıklarına müdahalede bulunmuşlardı. Örnekten bağımsız olarak ele almak gerekirse okullarda sınıf içi ast-üst ilişkisi ve hegemonik davranışlar nasıl gelişir? Bu dinamikler zorbalığı tetikler mi?
Okul dediğimiz yer, çocuklar için sadece matematik ya da tarih öğrendikleri bir bina değil; orası onlar için hayatın en sert provasının yapıldığı devasa bir sahne. Sınıf kapısından içeri girdiğinizde, tahtada yazanlardan çok daha karmaşık, görünmez bir ağın örüldüğünü görürsünüz. Yetişkin dünyasında ne varsa; güç savaşları, statü arayışı, popüler olma kaygısı, gruplaşmalar, ittifaklar ve çeşitli entrikalar bile, hepsi o dört duvar arasında, hem de çok daha filtresiz, çok daha acımasız bir şekilde yaşanır. Çocuklar henüz bu dinamikleri yumuşatacak, sosyal maskeler takacak olgunluğa erişmemişlerdir; o yüzden okuldaki güç ilişkileri çıplak ve keskindir. Bu "kim kimden üstün" meselesi, inanın bazen ilkokul sıralarında bile başlıyor. Çocuklar aralarındaki sıralamayı çok hızlı, neredeyse içgüdüsel bir şekilde yapıyorlar. Kim daha uzun boylu, kimin sesi daha gür çıkıyor, kimin cebindeki telefon daha yeni, kimin kıyafetleri daha "moda", kim sınıfı güldürmeyi başarıyor, kimin ailesi daha varlıklı görünüyor... Bu özellikler bir anda o çocuğa görünmez bir rütbe takıyor. Sınıfın "kralları" ve "kraliçeleri" böyle belirleniyor; kimse oturup bu kuralları yazmıyor ama herkes biliyor.
Asıl tehlike, bu rütbelerin getirdiği o sessiz iktidarda, yani "hegemonya" dediğimiz şeyde yatıyor. Hegemonya, fiziksel güç kullanmadan bile diğerlerinin davranışlarını, tercihlerini, hatta düşüncelerini şekillendirme gücüdür. Bu öyle bir güç ki o popüler çocuğun kimseye vurmasına, bağırmasına gerek kalmıyor. Sadece bir bakışıyla, bir kaş çatışıyla, bir sesiyle ya da birini görmezden gelmesiyle tüm sınıfın havasını değiştirebiliyor. Eğer o "lider" çocuk sınıftaki sessiz bir öğrenciyle konuşmayı keserse, diğerleri de sanki görünmez bir emir almış gibi o çocuktan uzaklaşıyor. WhatsApp gruplarından çıkarmalar, doğum günü partilerine davet etmemeler, kantinde yanına oturmamalar... Bunların hiçbirinde fiziksel bir şiddet yok ama etkisi bazen yumruktan daha yıkıcı olabiliyor. İşte bu, fiziksel şiddetten çok daha sinsi ve çok daha yaralayıcı olabilen bir sosyal dışlama mekanizmasıdır. Görünmez olduğu için kanıtlaması da zordur; çocuk "Bana bir şey yapmıyorlar ki" der ama her gün biraz daha solar, biraz daha küçülür.
“Normalleşme, zorbalığın en tehlikeli boyutudur”
Peki, bu durum zorbalığı nasıl besliyor?
Çok basit ve acı bir denklemle: "Güçlü olan haklıdır." Sınıfın atmosferine bu hava sindiğinde, alttakilerin ezilmesi, şakayla karışık aşağılanması ya da dışlanması "normal" bir durum gibi algılanmaya başlıyor. Çocuklar "Burası böyle, kural bu" diyerek bu adaletsizliği kanıksıyorlar; hatta mağdurlar bile bazen "Ben zaten böyle biriyim, normal" diye düşünmeye başlıyor. Bu normalleşme, zorbalığın en tehlikeli boyutudur. Çünkü artık kimse soru sormaz, kimse itiraz etmez. Burada asıl trajedi, "sessiz çoğunluk" dediğimiz grupta yaşanıyor. Sınıftaki pek çok çocuk aslında yapılan zorbalığı onaylamıyor, içi acıyor, vicdanı sızlıyor. Ama sesini çıkarırsa o "lider" grubun şimşeklerini üzerine çekeceğinden, sıradaki kurbanın kendisi olacağından o kadar korkuyor ki susup izlemek zorunda kalıyor. Bu korku dolu sessizlik, zorbaları daha da cesaretlendirir; "Bakın, kimse sesini çıkarmıyor, demek ki yaptığım doğru" mesajını alırlar. Oysa o sessizlik onay değil, korkudur. Ama zorba bunu ayırt edemez ya da etmek istemez.
Çuvaldızı biraz da kendimize batırmamız lazım. Bazen bu çocuklarla ilgilenen eğitimciler ya da diğer kişiler de farkında olmadan bu yangına körükle gidebiliyoruz. Sınıf başkanı seçerken hep en popüler olana, en "lider ruhlu" görünene meyletmek; sürekli girişken, eli kalkan öğrencilere söz hakkı verip sesi az çıkan çocukları görmezden gelmek; o naif, içe dönük öğrencileri "pasif", "sosyal becerisi düşük" diye etiketlemek; "aferin"i hep en çok parlayana vermek... Bunlar aslında o hiyerarşiyi bizim elimizle onaylamamız anlamına geliyor. Farkında olmadan "Siz yeterince değerli değilsiniz" mesajını biz veriyoruz belki de. Hatta bazen zorba davranışlar sergileyen ama akademik başarısı yüksek ya da ailesi etkili olan öğrencilere göz yummak, onların kabalıklarını "çocuktur, yaramazlıktır" diye geçiştirmek de bu hiyerarşiyi pekiştirir. Çocuklar çok iyi gözlemcidir; kimin yanına gelindiğinde öğretmenin sesinin yumuşadığını, kimin şikâyetinin ciddiye alındığını, kimin cezasız kaldığını gayet iyi görürler.
Çözüm, sınıfın DNA'sını değiştirmekte yatıyor. "En güçlü"nün değil, "en yardımsever"in kıymetli olduğu; hedeflerin değil, değerlerin önemsendiği; rekabetin değil, dayanışmanın ödüllendirildiği bir iklim yaratmak zorundayız. İş birliğine dayalı projeler, farklı becerilerin takdir edildiği etkinlikler, "haftanın yardımseveri" gibi uygulamalar, çatışma çözme becerileri eğitimleri... Bunlar kulağa basit gelebilir ama tutarlı şekilde uygulandığında sınıfın atmosferini kökten değiştirebilir. Bir çocuk, arkadaşını ezerek değil, onun elinden tutarak parlayabileceğini öğrendiğinde; "havalı" olmanın başkalarını küçümsemek değil, onlara destek olmak olduğunu içselleştirdiğinde, o zaman zorbalık kendine yeşerecek toprak bulamaz. Bu dönüşüm bir gecede olmaz, sabır ister, tutarlılık ister ama mümkündür ve her çocuk bunu hak eder.
“Dışlanmak, fiziksel olarak can yakar”
Güç dinamikleri, gruplaşma ve dışlanma gibi sosyal süreçler öğrencilerin psikolojik sağlığını nasıl etkiler? Bu süreçler zorbalık döngüsünü nasıl sürdürebilir?
Bu soru epey zor. Çünkü ne yanıt versek de anlatmayı bitiremeyiz. Çünkü zorbalık dediğimiz şey, o gün okul bahçesinde olup biten bir itiş kakıştan, bir kötü sözden ibaret değil. O an atılan bir çelme, söylenen bir aşağılama, yapılan bir dışlama, çocuğun ruhuna bir dövme gibi işleniyor. Aradan yirmi, otuz yıl geçse bile, o yetişkinin aynaya baktığında gördüğü kişi hâlâ o gün koridorda aşağılanan, kantinde yalnız bırakılan, sınıfta herkesin önünde küçük düşürülen çocuk olabiliyor. Klinikte yetişkinlerle çalışırken bunu defalarca gördüm: Kırklı, ellili yaşlarında başarılı insanlar, çocuklukta yaşadıkları dışlanmayı anlatırken gözleri doluyor, sesleri titriyor. O yaralar kapanmamış, sadece üstü örtülmüş. Bakın, "dışlanmak" kelimesi söylemesi kolay ama yaşaması çok ağır bir yüktür. Bilim bize çok çarpıcı bir şeyi kanıtladı: Bir çocuk arkadaşları tarafından "yok sayıldığında" ya da "istenmediğinde", beyninde yanan acı merkezleri, kolu kırıldığında yanan yerlerle aynı. Yani bu bir edebiyat, bir mecaz değil; biyolojik bir gerçek. Dışlanmak, fiziksel olarak can yakıyor. O çocuk eve geldiğinde "Canım acıyor" diyorsa, gerçekten acıyordur ve biz yetişkinler bunu ciddiye almalıyız.
Bu acıyla yaşayan bir çocuğun iç dünyasında derin yarılmalar oluşur. İlk önce kendine olan inancını kaybeder; "Demek ki bende bir sorun var, demek ki sevilmeye layık değilim, demek ki herkes beni sevmeyecek" zehri zihnine damlar ve bu içselleştirilmiş değersizlik hissi, gelecekteki depresyonun, anksiyetenin en büyük besin kaynağı olur. Çocuk kendini suçlamaya başlar: "Keşke daha farklı olsaydım, keşke daha güzel/yakışıklı olsaydım, keşke daha komik olsaydım." Bu düşünceler zehirli bir sarmal oluşturur ve çocuğun benlik algısını kemirmeye başlar. Sonra dünyaya, insanlara güvenmeyi bırakır. En güvenmesi gereken yaşta akranlarından darbe yiyen bir çocuk, yetişkinliğinde de insanlara hep "Acaba bana ne zaman zarar verecek?" şüphesiyle yaklaşır. Ya aşırı mesafeli, kendini korumaya çalışan biri olur ya da tam tersi, aşırı bağımlı, onay arayan, reddedilme korkusuyla kıvranan biri. Her iki durumda da sağlıklı, dengeli ilişkiler kurmakta zorlanır. Bir de o çocuğun okul hayatını, akademik performansını düşünün... Beyni sürekli "Tehlike var, kaç ya da savaş!" alarmı veren bir çocuk, dersi dinleyebilir mi? Matematik formüllerini, tarihsel olayların tarihlerini aklında tutabilir mi? Tutamaz, çünkü o sırada hayatta kalmaya çalışıyordur. Tüm enerjisi, "Bugün bana ne yapacaklar? Teneffüste nereye saklanayım? Ya da teneffüse çıkayım mı? Kantinde kiminle oturayım?" sorularına harcanır. Notları düşer, başarısı düşer ve öğretmenler "Bu çocuk tembel, bu çocuk ilgisiz" der. Oysa o çocuk tembel değil, sadece yorgun. Korkmaktan, tetikte olmaktan, her gün görünmez bir savaş vermekten yorulmuştur.
“Zorbalık bulaşıcıdır”
Peki, bu çark neden dönmeye devam ediyor, neden bitiremiyoruz?
En acı sebebi "öğrenilmiş çaresizlik"tir. Çocuk yardım ister, duyulmaz. Öğretmenine söyler, "Halledin aranızda" denir. Ailesine açılır, "Sen de karşılık ver" ya da "Takma kafana" denir. Bir daha dener, yine geçiştirilir. Sonunda "Ne yaparsam yapayım hiçbir şey değişmeyecek" der ve susar, kabullenir, içine çekilir. O çocuğun gözündeki ışığın sönmesi, zorbalığın en büyük zaferidir. İkinci sebep, zorbalığın "bulaşıcı" olmasıdır. Bir sınıfta kötülük ve kabalık prim yapıyorsa, ödüllendiriliyorsa ya da en azından cezasız kalıyorsa, diğer çocuklar da hayatta kalmak için o dile uyum sağlar. "Ezilen olacağıma ezenin yanında olayım" refleksi, en masum, en iyi kalpli çocuğu bile acımasızlaştırabilir. Çocuklar sosyal varlıklardır ve içinde bulundukları ortamın normlarına uyum sağlarlar; eğer o norm şiddetse, onlar da şiddeti benimserler.
En tehlikeli döngü ise acının el değiştirmesidir. Bugünün mağduru, yarının zorbası olabilir. İçinde biriken öfkeyi, aşağılanmışlık hissini tamir etmek için gidip kendinden daha zayıf birini bulur ve acısını ona kusar. "Bana yapıldı, ben de başkasına yaparım" mantığı, şiddeti nesiller boyu sürdürür. Bu çocuk belki bir gün anne baba olacak ve kendi çocuğuna da aynı şeyi aktaracak; böylece bu zehir kuşaktan kuşağa geçecek. Bu döngüyü kırmak için o zincirin bir yerinde birisinin durması gerekiyor. Biz yetişkinler, öğretmenler, anne babalar, okul yöneticileri olarak "Bir şey olmaz, çocuktur bunlar, kavga eder barışırlar, biz de yaşadık bir şey olmadı" deyip kafamızı çevirdiğimiz her an, bu döngüye benzin döküyoruz. Her görmezden gelişimiz, her geçiştirmemiz, her "Abartıyorsun" dememiz, o çocuğun yalnızlığını derinleştiriyor ve döngüyü güçlendiriyor.
“Toplum düzeyinde kültürel bir dönüşüm gerekli”
Bu döngüyü kırmak için ne yapmak gerekiyor?
Bu döngüyü kıracak tek şey, o çocuğun gözünün içine bakıp "Seni görüyorum, acını anlıyorum ve buradayım" diyen şefkatli ve kararlı bir duruştur. Bireysel düzeyde hem mağdurlara hem zorbalık yapanlara psikolojik destek vermek, onların hikâyelerini dinlemek, ihtiyaçlarını anlamak gerekir. Sınıf düzeyinde sosyal-duygusal öğrenme programları, empati geliştirme çalışmaları, seyirci müdahalesi eğitimleri uygulanmalı; çocuklara "Birisi zorbalığa uğrarken sen ne yapabilirsin?" sorusunun cevabı öğretilmeli. Okul düzeyinde net politikalar, tutarlı uygulamalar, etkili izleme sistemleri olmalı; zorbalık görmezden gelinmemeli ama sadece cezayla da yetinilmemeli.
Toplum düzeyinde şiddeti normalleştirmeyen, farklılıklara saygıyı öğreten, empatiyi değerli kılan kültürel bir dönüşüm gerekli. Bu kolay bir iş değil, hızlı sonuç veren bir formül değil. Ama her çocuk güvende hissetmeyi, sevilmeyi, kabul görmeyi hak ediyor. Ben şuna inanıyorum: Her çocuk hem potansiyel mağdur hem de potansiyel zorba olarak değil, her şeyden önce desteklenmeyi ve anlaşılmayı hak eden bir birey olarak görülmeli. Zorbalıkla mücadele, nihayetinde çocuklara daha sağlıklı ilişki kurma yolları öğretmektir. Herkesin bir hikâyesi olduğunu unutmamalıyız yani. Sınıfta en arkada oturan, sınıfın huzurunu bozan, öğretmene sataşan o çocuğun da bir hikâyesi var. En önde oturan, en çalışkan olanın da sınıfın ortalarında kaybolmuş, varlığından haberdar olmanın zor olduğu o çocukların da. Ancak bu hikâyeler görüldüğünde kıymetli. Eğer biz bir başkasının acısına gönüllü olabilecek kadar geniş bir yüreğe sahip olursak, çocuklar da değişebilecek kadar güçlü potansiyele sahiptirler zaten.