Bu hikâyenin başlangıcını öğrenmek istiyorum önce. “Fırtına Kız”ın fikri, hikâyesi nasıl ortaya çıktı? Futbol ve özellikle kadın futbolu üzerinden bu hikâyeyi yazma isteğiniz nasıl şekillendi?
Bu hikâye, bundan iki sene önce Türkiye Futbol Federasyonu’nun kadın futboluyla ilgili düzenlediği bir çalıştayda başladı. Ben de o çalıştaya katıldım. Kadın futboluyla ilgili bir şeyler yapmak istiyordum. Herkes “Kadın futboluna ilgi yok, kadın futbolu için ne yapabiliriz” derken söz aldım ve “Merak etmeyin, ben size söz veriyorum, kadın futboluyla ilgili bir film yapacağım” dedim. O an herkes çok yükseldi, hikâye herkesi heyecanlandırdı ama sonrasında kimse yardım etmedi, kimsenin ilgisi ve alakası olmadı.
Bunun ardından bu hikâyeyi yazdım. Yazdıktan sonra ilk olarak sevgili Bilal Kalyoncu’yla temasa geçtim ve hikâyeyi ona götürdüm. Bilal Kalyoncu ve Özgür Bakar sinopsisi okudular ve inanılmaz beğendiler. Beğendikten sonra hikâyeyi biraz daha genişlettik ve bu bir gerçek hikâyeye dönüştü. Biz bunu hem kadın futbolunu anlatan hem de bir kadın hikâyesi olan bir film yapmak istedik. Çünkü kadın futbolunda inanılmaz bir acı, üzüntü, dert ve sıkıntı var; kadınların çektiği çok fazla zorluk var. Kadınların kendini gösteremediği bir alan aslında.
Oysa dünyada kadın futbolu hiç de önemsiz bir şey değil. Mesela Amerika’ya gidin; 70 bin kişilik statlar doluyor. Bizde erkek futbolunda bile bu olmuyor. Bu yüzden bu hikâye böyle başladı. Özgür Bakar ve Bilal Kalyoncu’nun da buna inanmasının ardından, bir kadın hikâyesi ve kadın futbolu hikâyesi yazmaya başladık.
Hikâye iki ikiz kardeş üzerine kurulu. Babaları futbolcu ve bu genler erkeğe değil, kıza geçiyor. Kız müthiş bir futbolcu. Ama biz orada yaşanan baskıyı, üzüntüyü ve aslında o karmaşayı anlatıyoruz.
Gerçek bir hikâyeden yola çıktığınızı söylüyorsunuz, hikâyenin aslını öğrenebilir miyiz peki?
Bunun gerçek kaynağını ismen söyleyemem tabii ki. Ama Ayşe, Fatma, Asiye, Eylül, Zeynep… Bu hikâye böyle pek çok kızın hikâyesi. Biliyor musunuz, kızlarımız sırf futbol oynayabilmek için kadın olduklarını göstermeden futbol oynuyorlar. Erkek gibi davranmak zorunda kalıyorlar. Oysa onlar bir kız, onlar bir anne, onlar bir kadın.
Biz bu filmde şunu söylüyoruz: Bu filmi seyreden herkes, belki bir genç kızımızın kurtulmasına sebep olacak. Çünkü bu filmi izlediğinde “Aa, böyleymiş” diyecekler. “Ben de kızımı futbola göndereyim” diyecekler. O yüzden başrolde çok güzel bir kız seçtik. Çünkü kızlarımız futbol oynadığı zaman çirkinleşmiyor; spor yaptığı zaman güzelleşiyor. Kızlarımıza sırf “kısa boylu olacaksın, bacakların kötü olacak, tipsiz olacaksın, yüzüne bir şey olur, burnun kırılır” gibi şeyler söyleyerek “yapma” diyorlar. Oysa o kız futbol oynamak istiyor. Kadın estetiğini futbola yansıttığınız zaman futbol daha da güzelleşiyor. Bunun farkında değiller. Biz de tam olarak bunu göstermeye çalıştık.
“Bizi ekip olarak en çok etkileyen şey, 16 yaşında bir kızın başkaldırışı oldu”
“Fırtına Kız” bir ekip işi. Bu hikâyeyi birlikte anlatırken ekip içinde sizi en çok etkileyen ortak duygu ne oldu?
Bizi ekip olarak en çok etkileyen şey, 16 yaşında bir kızın başkaldırışı, o haykırışı oldu. “Fırtına Kız” aslında tam olarak bu haykırışı anlatıyor. Bu yüzden hikâyeyi özellikle Diyarbakır’da kurmak istedik. Çünkü bu şehir çok acılar yaşamış bir yer. Gaffar Okan’ın Diyarbakır halkı için söylediği sözler hep aklımızdaydı. Hikâyenin Diyarbakır halkından çıkmasını istememizin nedeni de buydu.
Diyarbakır gerçekten çok güzel bir şehir; halkı da inanılmaz. Herkese içtenlikle şunu söylüyorum: Diyarbakır’a gidin ve o güzelliği görün. Bu filmle kurduğumuz bağ da zaten o haykırış üzerinden şekillendi. 16 yaşında bir kız çocuğunun bu topraklarda böyle bir ses çıkarabildiğini düşünün. Bunu yapabilen, daha neler yapmaz?
Biz ülke olarak ne zaman haykırdıysak, ayrım gözetmeden başarıyı yakalamışız. “Fırtına Kız” da bunu hatırlatıyor. Türkiye büyük bir bahçe; içinde her renkten çiçek var. Bahçe dediğiniz şey tek bir çiçekle değil, çeşitlilikle güzelleşir. Türkiye bu çeşitliliği en güçlü biçimde taşıyan ülkelerden biridir. “Fırtına Kız” da tam olarak bunu anlatıyor ve bu yüzden bizim için çok önemli.
“Bir kadın isterse dünyayı değiştirebilir”
“Fırtına Kız” bahsettiğiniz üzere Diyarbakır gibi güçlü bir yerel dokuda geçiyor. Diyarbakır’ı ve bölge kültürünü bu filmde anlatmak sizin için ne ifade ediyor? Bu coğrafyanın hikâyeye katkısı ne oldu?
Bakın, iki bölge birbirine çok benzer; Karadeniz ile Güneydoğu Anadolu. İkisinde de sert coğrafi koşullar vardır. Karadeniz’de dik yamaçlar, deniz vardır; ekmeğini oradan çıkarırsın. Bir tarafta ise toprak vardır, kar vardır, çoraklık vardır. Bu iki bölgenin insanı inatçı olmak zorundadır. O yüzden biz Karadeniz ismiyle (Fırtına ile) başlayıp Güneydoğu Anadolu’ya gittik ve o bölge insanının, kadınının inadını göstermek istedik. Çünkü o bölgenin kadını çok büyük zorluklar yaşıyor ve aslında hep bir çıkış arıyor. Bu yüzden özellikle Diyarbakır bölgesini anlatmak istedik.
Ayrıca Diyarbakır inanılmaz derecede güçlü bir medeniyete sahip. Müzik, sinema… Mesela İran sineması dünyanın en iyilerinden biridir. Ama aslında Anadolu olarak bizim dünya sinemasında çok daha üst bir yerde olmamız gerekir. Çünkü bizim hikâyelerimiz çok daha güçlü. Diyarbakır’da Suriye’nin hikâyesi var, İran’ın var, Irak’ın var, Lübnan’ın var, ne yazık ki İsrail’in var. Çin’in var, Azerbaycan’ın var, Hindistan’ın var. Hepsinin hikâyesi orada iç içe geçmiş durumda. Kürt’ün var, Ermeni’nin var, Laz’ın var. O yüzden biz Diyarbakır’ı seçtik. Çünkü orası medeniyetin başkenti. Ve medeniyetin başkentinde, o 16 yaşındaki Zeynep’in başkaldırması gerekiyordu. Haykırması gerekiyordu. Biz de o haykırışı verdik.
“Film kalıplara bağlı kalmamamız gerektiğini söylüyor”
Filmde aile baskısı ve geleneksel kalıplara karşı bir başkaldırı var. Hayatımızın pek çok farklı alanlarında benzer mücadeleleri veriyoruz. Filmin ana karakteri Zeynep’in hikâyesi, bu mücadeleye karşı neler söylüyor?
Ne olursa olsun, bir mücadele sonunda bir insanın, bir kadının nasıl başarılı olabileceğini söylüyor. Kalıplara bağlı kalmamamız gerektiğini söylüyor. İstedikten sonra bazı şeylerin yapılabileceğini söylüyor. “Kadın olduğunuzu hatırlayın” diyor. Ve bu mücadeleyi hem kendisi hem de sevdikleri için, ailesi için, babası için veriyor. “Babam için yapacağım” diyor.
Burada bir baba-kız ilişkisini de işlemek ve bir mesaj vermek istedik: Doğudaki, batıdaki, güneydeki, kuzeydeki tüm erkeklere… “Kızlarınızı sevin. Kızlarınıza iyi davranın. Çünkü kızlarınız, çocuklarınız; aslında sizsiniz.” Biz Müslüman bir toplumuz. Bir Müslüman, kız çocuğunu el bebek gül bebek büyütmeli. Kız çocuğunun bir damla gözyaşı için canını vermeli. Bu filmde biz tam olarak bunu anlatmaya çalışıyoruz. Babanın kızına kızsa dahi ona kıyamamasını… Hem babayı anlatıyoruz hem kızı.
Filmin babası İsmail karakteri, kızının futbol hayallerini anlamaya çalışıyor. Bir spor duayeni olarak “baba-çocuk”, “mentor-öğrenci” gibi ilişkilerde futbolda, genel olarak da sporda desteğin önemi sizin için nedir?
Futbola aslında altyapıdan bakmak gerekir. Ben her zaman şunu söylerim: Futbol altyapılarında bir baba figürü olmak zorundadır. Çünkü o çocuklara bir şeyler öğretmemiz gerekir. Futbolda mentorun, mental danışmanın çocuklara hem otoriteyi hem de şefkati aynı anda gösterebilmesi gerekir. Baba bazen evladının ağlayacağını bilse bile otoritesini gösterir, onu yanlış yoldan çevirmeye çalışır. İşte futbolda da tam olarak bu yüzden bir baba figürüne ihtiyaç vardır.
“Kadınlara bakış açımızın artık değişmesi gerekiyor”
Film spor ve kadın hakları gibi iki önemli temayı birleştiriyor. Sizce bugün Türkiye’de futbolda fırsat eşitliği ne durumda ve Zeynep gibi genç kızların bu hayallerini gerçekleştirmesi için nelerin değişmesi gerekiyor?
Kadınlara bakış açımızın artık değişmesi gerekiyor. En başta bunu kabul etmemiz lazım. Kadın ve erkek eşit midir? Elbette eşittir. Ama ne yazık ki pratikte fırsat eşitliği yok. Bugün kadın futbolu profesyonel değil. Kadın futbolcular iyi para kazanamıyor, zor şartlarda antrenman yapıyorlar. Formaları yok, kramponları yok, imkânları yok. Büyük kulüplerde bunlar kısmen var ama küçük kulüpler kapanmak zorunda kalıyor. İzleyenlerin büyük bir kısmı da hâlâ “kadınların işi değil” diye bakıyor. Böyle bakıldığı için de kadın futbolu olması gereken yere bir türlü konamıyor. Bu yüzden, kadına bakış açımızın toplum olarak değişmesi gerekiyor. Futbola bakış açımızın da değişmesi gerekiyor. Kadınlar için “çiçektir” denir. Tamam, kadınlar çiçektir ama sadece narin olarak görülmemelidir. Kadınlar aslında bir ağaçtır; meyve veren, kök salan, sağlam bir ağaçtır. Kadının gücünü görmemiz, neler yapabileceğini bilmemiz gerekiyor. Elbette kadınlara kaba davranmamalıyız, onları el üstünde tutmalıyız. Ama bunu yaparken, kadınların her şeyi başarabileceğini de kabul etmemiz gerekiyor.
“Bu topraklarda geçen çok güçlü hikâyeler var”
“Fırtına Kız” yalnızca bugünü değil, geleceği de işaret eden bir film. Bu filmden sonra Haluk Kesim’in anlatmak istediği başka hikâyeler var mı? Özellikle spor ve toplumsal meseleleri merkezine alan yeni projeler izleyiciyi bekliyor mu?
Dürüstçe söyleyeyim, sporla ilgili yapacağım bir film olursa belki “Fırtına Kız”ın ikincisi olur. Ama benim asıl çok sevdiğim iki tür var: korku sineması ve aşk filmleri. Türkiye’de uzun yıllardır iyi bir aşk filmi yapılmadığını düşünüyorum. Bu yüzden şu anda üzerinde çalıştığım bir aşk filmi var.
Korku sinemasına gelince… Cinler, periler, benzer tekrarlar… Artık bunlardan kurtulmamız gerektiğini düşünüyorum. Sürekli aynı şeyleri yapıp duruyoruz. Oysa korku ve gerilim için inanılmaz geniş bir anlatı dünyasına sahibiz. Bu topraklarda geçen çok güçlü hikâyeler var. Mesela İstanbul’un cadılarının meşhur olduğunu biliyor musunuz? Emirgân’da söylenen eski tekerlemeler, halk anlatıları… Bizim cadılarımız var, karakoncolos hikâyeleri var, ölümsüz yeniçeriler var. Yani bizde her şey var.
Şu anda neredeyse bitmiş, senaryo aşamasına gelmek üzere olan çok güçlü bir korku-gerilim hikâyesi var elimde. Yapıldığı zaman Türkiye’yi gerçekten yerinden oynatacak bir iş olacak. Aynı zamanda ikinci bir hikâye daha hazırlanıyor; o da neredeyse tamamlandı. Seyirci sinemaya girdiğinde önce “Aa ne güzel” diye gülümseyecek ama sonra yaşadığı şokla koltuğundan kalkamayacak. Çok güçlü, çok sarsıcı bir korku hikâyesi. Ve özellikle altını çiziyorum: Hiçbiri cinli, perili değil. Daha gerçek, daha derin ve çok daha etkileyici.