}
23 Ekim 2026

Galsan Tschinag: “Her kelime, her yöne doğru yollar açan bir varlık gibidir”

VakıfBank Kültür Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan “Beyaz Dağ”, “Mavi Gökyüzü” ve “Gri Yeryüzü” gibi eserleriyle uluslararası mecrada tanınan, Tuva kültürünün önemli temsilcilerinden Galsan Tschinag ile Tuva halkını, şamanizmi ve insanın doğayla kopan bağını konuştuk.

Tuva kökenli bir yazar olarak eserlerinizi ağırlıklı olarak Almanca kaleme alıyorsunuz. Ana dilinizdeki bazı kelimeleri de koruyup aktararak başka bir dilde yazmak, Tuva kültürünün ruhunu Avrupa okuruyla buluşturmak size nasıl bir ifade özgürlüğü sağlıyor?

Her kelime, her yöne doğru yollar açan ya da düzleştiren bir varlık gibidir. Okuyucuların daha önce hiç duymadıkları yeni kelimeler, onların düşünce evlerine girmeye çalışır. Çoğu zaman, başlangıçta düşündüğümüzden çok daha kolay bir şekilde. Örneğin; “huraj” kelimesi artık onların diline girmiştir, “Em bol, dom bol” mantrası da öyle. Bunlar birçok okuyucu tarafından anlaşılıyor ve sık sık kullanılıyor. Her yabancı dil bana, yeni ve daha kesin tanımlamalara, yeni içgörülere, yeni kullanım olanaklarına açılan bir anahtar gibi fırsatlar sunuyor.

“Her insanın içinde küçük bir şifacı vardır”
Şaman kimliğiniz metinlerinizin ana damarlarından birini oluşturuyor. Modern dünyanın rasyonel kalıplarına sıkışmış okurlar, sizin kadim anlatılarınızda en çok hangi kayıp bağı bulmaya çalışıyor?

Her insanın içinde küçük bir şifacı vardır, aynı şekilde kullanılmayı bekleyen küçük bir şaman adayı da vardır. Birçok eylem, gerçekleştirilmek için yardımcı araç olarak kelimelere ihtiyaç duyar. Mesela her halk, oyun oynarken yaralanan çocukların hemen ağlamamasına yardımcı olan küçük sihirli sözcükler bilir. Örneğin:

“İyileş, iyileş, kutsanmış ol
yarın yağmur yağacak,
yarından sonra kar,
ve bir daha, bir daha asla acıtmasın!”

Bir şeye ulaşmak için küçük bir oyun gerekir. Her insan bunu yapabilir. Çocukluk anılarımı ele alırsak, bir faaliyeti bitirirken üzerine kum serpiştirerek bir veda büyüsü yapılır: “Alas– alas, alas, alas! Canyp gelgicembe alas!” (Vah, vah, vah! Sizinle tekrar başlamaya kadar, vah!) Böylece giderken oyuncaklarımızı, av ve çalışma aletlerimizi teselli ederiz ki bir dahaki sefere kadar sağlam ve temiz kalsınlar.

Metinleriniz Asya ile Avrupa, göçebe yaşam ile yerleşik düzen arasında kültürel bir ara bulucu olarak değerlendiriliyor. Bu iki farklı dünyanın birbirini anlamaya çalışırken en çok tökezlediği, çevirisi en zor olan temel duygu sizce nedir?

Bu iki kutup birbirini çeker. Aralarında genellikle görünmez bir geçit engel olarak durur. Daha anlaşılır olması için şöyle söyleyebilirim: Her sıradan insanın takılıp kaldığı küçük zorluklara “sıradanlık” diyorum. Ancak o zorlu ilk adımı atmışsanız, o zaman bunlar çoktan aşılmış demektir. Ama bu adım kolay değildir, cesaret göstermek gerekir. Yine de bir ayağınızı üzerine koyduğunuzda, engelin çoktan ortadan kalktığını görürsünüz. Her zaman zor ya da acı verici olması gerekmez; hatta ilginç, motive edici ve heyecan uyandırıcı bile olabilir. Bu yeteneğe ulaşmak için şiirsel sözlerimin yeterince güçlü olması ve olay örgüsünün tereddüt edenlere bir itici güç verecek şekilde kurgulanması gerekir: Yani insanı içine çeken şiirsel sözler ve çekici imgeler…

“Kendi ilçemizde azınlık hâline geldik ve artık kaderimizi kendimiz belirleyemiyoruz”
"Altay Destanı" serinizin son halkası olan “Beyaz Dağ” okurla buluştu. Bu roman, serinin önceki kitaplarına kıyasla Tuva halkının doğayla bütünleşme çabasını ve tarihsel hüznünü nasıl bir noktaya taşıyor?

Bu hüzün her Tuva insanında vardır. Çinli bir arkadaşım bana şöyle demişti: “Neden bu kadar kalabalık olduğumuz konusunda hep sinirleniyorum. Dünyadaki diğer pek çok halk gibi sadece 100 milyon olsak yetmez miydi? Biz sadece fazlayız. Bu durum, her Çinliyi yere yapıştırıyor; bir buçuk milyarlık nüfus içinde bir şey başarmak neredeyse imkânsız.” Her Tuva insanı için ise tam tersi söylenebilir. Sayımız çok az. Günümüz dünyasında kitle, sayı üstünlüğü ve ağırlık her zaman belirleyici oluyor. En azından 100.000 kişi olsaydık, o zaman görülürdük ve sesimiz duyulurdu. Kendi ilçemizde azınlık hâline geldik ve artık kaderimizi kendimiz belirleyemiyoruz. Bu hüzün her insanın üzerinde bir yük olarak duruyor, herkesi ezip geçiyor. Tuva halkı için doğa kutsaldır. Kutsal doğamız gözümüzün önünde çiğnendi. Ormanlar kesildi, nehirler kirlendi. Örneğin; Moğolistan genelinde ilk yeşil mezarlık olan ve benim büyük emek ve önemli miktarda kendi maddi kaynaklarımla kurduğum mezarlık, artık iz bırakmadan yok edildi: Çeşme tahrip edildi, ağaçlar kesildi, çit yıkıldı. Çeşme evinin kalıntılarına, bizi aşağılayan çeşitli sloganlar yazıldı. Faillerin cezalandırılması hiçbir zaman gerçekleşmedi.

Eserlerinizde doğa ile kurulan bağın kopuşunu, kentleşmenin yarattığı yalıtılmışlığı sıkça işliyorsunuz. Göçebe ruhunu yitirmiş modern insana, toprağı yeniden duyabilmesi için nasıl bir başlangıç noktası öneriyorsunuz?

Her şeyden önce kendi kültürlerini, kendi tarihlerini bilmeleri gerekir. Türklerin de doğayla bağı çok eskiye dayanıyor. İkincisi; eski zamanların hâlâ nispeten iyi hissedilebildiği dünyanın, yeryüzünün uç noktalarına gitmek gerekir; yani küçük ülkelerin ve halkların, şimdiye kadar sessiz kalmış köşelerde yol göstererek kendi imkânlarını sunduğu yerlere. Artık doğayı koruma, tüm insanlık için temel bir görev hâline geldi. Şimdi tam zamanı. Geleneksel kentleşme ve medeniyet, imkânlarını oldukça tüketmiş görünüyor. İnsan dostu şehirler yaratmak ve yeniden şekillendirmek gerek. Kazakistan’ın başkenti Astana, takdire şayan bir başlangıç yaptı; doğru yönde ilerliyor. “Adam, Kadın, Koyun, Çocuk” adlı romanımda benzer şekilde günümüz dünyasının bazı sorunlarına çözüm önerileri sunmaya çalıştım; örneğin, devasa ve neredeyse el değmemiş doğaya sahip ülkemizde bireyin yalnızlaşması sorunuyla nasıl başa çıkılacağı ve yaklaşan kentleşmenin çirkin sonuçlarına karşı nasıl mücadele edileceği gibi.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...