}
25 Mart 2026

Dr. Gizem Pamukçu: “Sanat, toplumsal ve çevresel etki alanıdır”

“Dönüşümün Hafızası” sergisinin küratörü Dr. Gizem Pamukçu ile geri dönüştürülmüş malzemelerin sanatla kurduğu ilişkiyi, estetik ile toplumsal mesaj arasındaki dengeyi ve sanatın çevresel farkındalık yaratmadaki dönüştürücü gücünü konuştuk.

Hocam, hem akademik alanda derinleşen bir geçmişiniz hem de sahada aktif bir küratöryel pratiğiniz var. Akademide geliştirdiğiniz bu düşünsel çerçeve, sergi kurgularınıza ve sanatçılarla kurduğunuz diyaloğa nasıl yansıyor?

Akademi, benim için yalnızca teorik bir zemin değil; aynı zamanda düşünme biçimimi disipline eden ve kavramsal bütünlüğü öncelememi sağlayan bir alan. Akademik sanat çevresinin çoğu zaman yerleşik ve kariyerinin orta evresindeki sanatçı pratikleri etrafında şekillenmesi, bana güçlü bir referans çerçevesi sunarken, aynı zamanda yeni kuşak sanatçılarla üretken bir diyalog kurma imkânı da tanıyor.

Çağdaş sanatın büyük ölçüde sanat felsefesi ve sosyolojisi üzerine kurulu olduğunu düşünüyorum. Bu alanlarda derinleşmiş bir akademik arka plan, yalnızca teorik bilgi üretmekle sınırlı kalmıyor; küratöryel kurguyu inşa ederken ve sanatçının üretimini okurken daha katmanlı, eleştirel ve tarihsel bir perspektif geliştirmemi sağlıyor.

Küratöryel pratiğim, bu kesişimde şekilleniyor. Sezgisel kararların ötesine geçerek kavramsal bütünlüğü önceleyen bir yaklaşım benimsiyorum ve sergi kurgularında her zaman bir “anlam mimarisi” kurmaya çalışıyorum. Sanatçılarla kurduğum diyalog da bu mimarinin en temel unsuru hâline geliyor; üretim süreçlerini yalnızca sonuç üzerinden değil, süreç odaklı okumak, ortaya çıkan işlerin çok katmanlı bir anlatıya dönüşmesine imkân tanıyor. Akademik birikimim bu katmanları görünür kılmamı sağlarken, küratöryel yaklaşımım ise bu yapıyı daha kapsayıcı, eleştirel ve güncel bir tartışma alanına dönüştürmeyi hedefliyor.

“Sanat, güçlü bir görünürlük ve düşünsel dönüşüm alanı açabiliyor”
Kendi kariyer yolculuğunuza baktığınızda, bir küratör olarak sanatın dönüştürücü gücünü en yoğun hissettiğiniz ve sizi “Dönüşümün Hafızası” gibi çevre ve sürdürülebilirlik odaklı projelere yönlendiren kırılma anları nelerdi?

Kariyerimdeki belirleyici kırılma noktaları; sanatın yalnızca estetik bir üretim değil, aynı zamanda toplumsal ve çevresel etki yaratabilen bir alan olduğunu fark ettiğim anlarla kesişiyor. Özellikle sahada yürüttüğüm projelerde, izleyicinin sanat aracılığıyla farkındalık geliştirdiğini gözlemlemek beni derinden etkiledi. Sürdürülebilirlik odaklı projelere yönelmem de bu farkındalığın doğal bir uzantısı oldu. Günümüzde çevresel krizlerin görünmezleştirilmesine karşı sanat, güçlü bir görünürlük ve düşünsel dönüşüm alanı açabiliyor. Bu nedenle küratöryel pratiğimi yalnızca sergi üretmek değil, izleyicide bilinç ve sorgulama yaratmak olarak konumlandırıyorum.

Yakın dönem çevresel ve toplumsal gelişmeler de bu yaklaşımı besledi. İklim krizinin yarattığı doğal felaketler, kentlerin ve ekosistemlerin dönüşümü ya da toplumsal hareketler, sanatçının sezgisel diliyle ele alındığında izleyiciyi uyaran ve düşündüren güçlü anlatılara dönüşebiliyor. Sanatın bu etkisini gözlemlemek, kendi pratiğimde de benzer bir yönelim geliştirmemi sağladı: izleyiciyle yalnızca görsel bir ilişki kurmak değil, aynı zamanda farkındalık ve sorgulama alanı açmak.

“Sergideki dönüşüm teması ve malzeme hafızası, geçmişle bugünü buluşturan bir deneyim sunuyor”
“Dönüşümün Hafızası” başlığı oldukça çarpıcı. Bu “dönüşüm” kavramı izleyicide nasıl bir toplumsal ve çevresel hafıza yaratmayı hedefliyor? Sanat, sürdürülebilirlik tartışmalarında nasıl bir rol üstlenebilir?

Başlığa ve sergi konseptine yaptığınız vurgu gerçekten yerinde; izleyiciye hem görsel hem de düşünsel bir alan açıyor. “Dönüşüm” kavramı burada yalnızca malzemenin fiziksel değişimi değil; her geri dönüştürülmüş parça, geçmiş bir kullanımın izini taşır ve sanatçının müdahalesiyle yeni bir anlatıya dönüşür.

Sergide yer alan resim ve heykel çalışmaları, malzemenin hafızasını görünür kılarken üretim ve tüketim döngüsüne eleştirel bir perspektif sunuyor. Kullanılan her geri dönüştürülmüş malzeme, geçmiş işlevinin izini taşır ve sanatçının müdahalesiyle yeni bir anlam kazanır. Bu yaklaşım, sürdürülebilirlik tartışmasını soyut bir kavram olmaktan çıkarıp izleyici için deneyimlenebilir bir alan hâline getiriyor.

Tarihsel bağlam da bu deneyimi güçlendiriyor. Yüksek lisans tezim kapsamında incelediğim 1960’lar İtalya’sında ortaya çıkan Arte Povera hareketi, endüstriyel üretimin yapaylığına ve kapitalist tüketim kültürüne karşı doğayı bir ifade biçimi olarak öne çıkarmış, basit ve doğal malzemelerle direniş niteliğinde eserler üretmişti. Bu geçmiş, günümüz sürdürülebilirlik odaklı projelerine ilham verirken, sanatın hem tarihsel hem de çağdaş bağlamda toplumsal ve çevresel farkındalık yaratmadaki dönüştürücü rolünü de ortaya koyuyor.

Sonuç olarak, sergideki dönüşüm teması ve malzeme hafızası, izleyicide düşünsel ve duygusal bir farkındalık yaratan, geçmişle günümüzü buluşturan bir deneyim sunuyor.

“Sanat, izleyiciye mevcut üretim ve tüketim döngüsünü sorgulama fırsatı sunar”
Geri dönüştürülmüş malzemelerin kullanımı estetik ve düşünsel olarak nasıl bir karşılık buluyor? Bunu bir “estetik direniş” olarak okumak mümkün mü?

Kesinlikle. Geri dönüştürülmüş malzemeler, hızlı tüketim ve mükemmeliyetçi modern üretim anlayışına karşı duruyor. Malzemenin yıpranmışlığı, geçmiş kullanım izleri ve doğayla kurduğu ilişki, estetik deneyimi derinleştiriyor ve eserleri yalnızca görsel bir obje olmaktan çıkarıp düşünsel bir araca dönüştürüyor.

Akademik birikimim ve sahadaki sanatçılarla süreç odaklı diyaloğum, malzemenin tarihsel, toplumsal ve çevresel bağlamını doğru okumamı sağlıyor. Bu nedenle geri dönüştürülmüş malzemelerin kullanımı bir tür “estetik direniş” olarak görülebilir: sanat, izleyiciye mevcut üretim ve tüketim döngüsünü sorgulama fırsatı sunarken, malzemenin geçmişi ile güncel yorum arasında köprü kuruyor.

Bienallerde ve sahadaki gözlemlerimde, sanatçıların eski ve kullanılmış nesneleri eserlerine dâhil ederek hem malzemenin geçmiş kullanımının izini görünür kıldığını hem de tüketim kültürüne karşı eleştirel bir duruş sergilediklerini gördüm. Örneğin ayakkabı, ekmek veya buğday gibi objeler, yalnızca gündelik yaşamı değil; insanın doğadan kopuşunu, tarım ve kültür tarihine geçişini ve emeğin simgesel boyutlarını da temsil ediyor. Bu nesneler, izleyiciye hem geçmişle hem de doğayla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünme olanağı sağlıyor.

Bu şekilde geri dönüştürülmüş malzemeler, estetik bir tercih olmanın ötesine geçerek, toplumsal eleştiri, tarihsel farkındalık ve doğa-kültür ilişkisini sorgulatan güçlü bir araç hâline geliyor.

“Eserler, izleyiciyi aktif bir katılımcı hâline getirerek estetik ve düşünsel bir deneyim yaratıyor”
Mesaj kaygısı ile estetik değer arasındaki dengeyi kurarken küratör olarak nelere dikkat ettiniz?

En önemli kriter, eserin didaktik bir anlatıma kaymaması. Sanat, izleyiciye doğrudan öğretmekten ziyade düşündüren bir alan açmalı. Bu nedenle eserlerin estetik gücünü korumasına ve kavramsal derinliğin formun içinde doğal olarak ortaya çıkmasına özen gösterdim.

İzleyicinin yalnızca görsel bir deneyim yaşaması değil, kendi düşünsel sürecini devreye sokması kritik bir nokta. Bu bağlamda Nicolas Bourriaud’nun ilişkisel estetik kavramından ilham aldım. Bourriaud’ya göre çağdaş sanat, yalnızca nesneler üzerinden değil, izleyici ile eser arasındaki ilişkiler aracılığıyla anlam yaratır. Sergide her eserin, izleyiciye kendi deneyimi, duygusu ve düşüncesi üzerinden yanıt verme olanağı bırakması, eseri yaşayan bir süreç hâline getiriyor.

Bu yaklaşım, estetik değer ile çevresel ve toplumsal mesaj arasındaki hassas dengeyi kurmayı kolaylaştırıyor. Eserler, ne yalnızca görsel bir obje olarak kalıyor ne de sadece mesaj iletmekle sınırlanıyor; izleyiciyi aktif bir katılımcı hâline getirerek estetik ve düşünsel bir deneyim yaratıyor.

“Her üç sanatçı da doğaya terk edilmiş atıkları dönüştürerek çevresel farkındalığı görünür kılıyor”
Bu üç sanatçıyı bir araya getiren küratöryel seçim süreciniz nasıl şekillendi? Ortak damar neydi?

Seçkiyi oluştururken her sanatçının malzeme ile kurduğu ilişkiyi ve süreç odaklı pratiğini detaylı biçimde inceledim. Ortak nokta, malzemenin hem anlam hem de hafıza taşıyıcısı olarak kullanılmasıydı.

Her üç sanatçı da doğaya terk edilmiş atıkları dönüştürerek çevresel farkındalığı güçlü kompozisyonlarla görünür kılıyor. Kullanılan malzemeler, tükenen deniz canlılarından orman hayvanlarına ve değişen doğa peyzajlarına kadar çevresel uyarıcı bir hafıza taşıyor. Resim ve heykel gibi farklı medyumlar, bu ortak ekolojik ve toplumsal damarı estetik olarak pekiştiriyor.

Seçim sürecinde, sanatçıların üretimlerinin birbirini tamamlayıcı ve etkileşimli bir bütün oluşturmasına özellikle dikkat ettim. Her birinin farklı teknikleri, malzeme kullanımı ve görsel dili, sergiye çok katmanlı bir anlatım kazandırıyor. Böylece izleyici, yalnızca bireysel eserleri deneyimlemekle kalmıyor, aynı zamanda üç sanatçının kolektif mesajını ve ekolojik duyarlılık temasını bütüncül biçimde algılayabiliyor.

“Kadın sanatçıların üretim pratiği, doğaya dair sezgisel, duyarlı ve bütüncül bir yaklaşım sunuyor”
Serginin 8 Mart’ta açılması ve üç kadın sanatçıdan oluşması nasıl bir anlam taşıyor?

Tarih ve seçim bilinçli bir tercih. Kadın sanatçıların üretim pratiği, doğayla kurdukları ilişki açısından sezgisel, duyarlı ve bütüncül bir yaklaşım sunuyor. 8 Mart bağlamı, bu üretimleri yalnızca estetik bir çerçevede değil, toplumsal hafıza ve görünürlük meselesi olarak ele alma imkânı sağlıyor.

Her üç sanatçının üretim süreçlerinde malzemenin hafızası ve doğayla kurdukları sembolik ilişkiler, sergi kurgusunu zenginleştiriyor. Geri dönüştürülmüş parçalar hem geçmiş kullanımın izini taşıyor hem de doğanın korunması ve sürdürülebilirliği üzerine güçlü bir görsel ve kavramsal yorum sunuyor.

Bu seçki, DenizBank gibi sürdürülebilirlik ve ekolojik farkındalık vizyonunu öncelikli bir değer olarak benimsemiş kurumlarla iş birliği düşünülerek hazırlandı. Banka, çevresel duyarlılık, toplumsal sorumluluk ve kadınların ekonomik ve sosyal hayatta güçlendirilmesi gibi alanlarda yürüttüğü projelerle, serginin mesajını destekleyen bir çerçeve sunuyor. Böylece 8 Mart’ta üç kadın sanatçının üretimiyle vücut bulan sergi, estetik deneyim ile toplumsal ve çevresel farkındalığı bir arada deneyimleme fırsatı yaratıyor.

“Dijital sanat üzerinden farkındalık yaratacak projeler üretmeye devam edeceğiz”
Önümüzdeki dönemde odaklanmak istediğiniz yeni temalar veya projeler nelerdir?

Önümüzdeki dönemde, sürdürülebilirlik eksenini dijital üretim, bellek ve arşiv kavramlarıyla birleştirerek, dijital sanat üzerinden farkındalık yaratacak projeler üretmeye devam edeceğiz. Kurum olarak dijital alana girişimiz, 2016 yılında Refik Anadol ve Alper Derinboğaz iş birliğinde gerçekleştirdiğimiz dijital işin, ilk kez Contemporary İstanbul sanat fuarında tanıtımıyla oldu; proje aynı zamanda Susan Mc Murrain liderliğinde, sanat ve tasarım alanında ilk defa düzenlenen bir fuar deneyimi olarak da öne çıkıyor. Ardından dijital ortamları, Artbank DAO Dijital Sanat Bankası üzerinden alternatif mekânlar ve üniversitelerde düzenlenen panel ve söyleşilerle destekledik; bu süreç, dijital alanları yalnızca görünürlük için değil, farkındalık yaratmak ve sanatın yaygınlaşmasını sağlamak amacıyla kullanabileceğimizin somut bir göstergesi oldu.

Bu sene gerçekleştireceğimiz 8. Uluslararası Çocuk ve Gençlik Bienali, genç izleyicilerde yaratıcı düşünceyi, sanat okuryazarlığını ve eleştirel bakış becerilerini geliştirmek açısından kritik bir platform olarak öne çıkıyor. Kültür endüstrileri bağlamında, erken yaşta bilinçli ve sorgulayıcı bir estetik algı oluşturmak hem bireysel hem toplumsal dönüşümü destekliyor; çocukların yaratıcılığını besleyerek, sanat ile teknolojiyi bir araya getiren yeni ifade biçimlerini teşvik ediyor. Bilindiği gibi kültür endüstrileri; film, müzik, tasarım, dijital içerik ve performans sanatları gibi yaratıcı sektörleri kapsıyor.

Avrupa’da GSMH’nin önemli bir bölümünü oluşturuyor ve milyonlarca kişiye istihdam sağlıyor; teknoloji, otomotiv veya ilaç sanayileriyle kıyaslandığında ekonomik ve yaratıcı katkısı son derece güçlü.

Projelerimizi hayata geçirirken, DenizBank’ın sürdürülebilirlik ve kültür-sanat alanındaki duyarlılığı ile Çocuk ve Gençlik Bienali’ne verdiği sponsorluk desteği, genç kuşaklara ulaşmamızı ve projelerimizin etkisini artırmamızı sağlıyor. Bienal, ayrıca Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle, çocukların ve gençlerin kültürle güçlü bir bağ kurmasını sürdürülebilir ve kalıcı bir politika olarak desteklemeyi de hedefliyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...