Radyoyla ilk temasınızı hatırlıyor musunuz? Çocukluğunuzda ya da gençliğinizde radyonun hayatınızdaki yeri neydi ve o günlerden bugüne içinizde değişmeyen duygu nedir?
Heyecan… Evet, heyecan. Hiç değişmiyor. İlk günkü heyecanım neyse bugün de o. Hâlâ yayına çıkarken çok heyecanlıyım. Ama bu mutlu bir heyecan.
Kaç yaşındaydım hatırlamıyorum ama hafızamdaki ilk sesler radyoya ait. İlk duyduğum melodiler Türk sanat müziğiydi. Babaannem sabahları menekşelerini sularken radyoyu açardı ve o şarkılara çiçeklerini sularken eşlik ederdi. Biz o sırada ya uyuyor olurduk ya da yeni uyanıyor… O şarkılar hafızamda yer etmeye başladı. “Menekşe Kokulu Yârim” gibi sevilen Türk sanat müziği eserleri…
Mikrofonun başına ilk geçtiğiniz anı düşünseniz… O anın heyecanı ile bugünkü heyecanınız arasında nasıl bir fark ya da benzerlik var?
İlk mikrofon karşısına çıktığımda Türkiye’de özel radyolar yeni açılmıştı. Gaziantep’te de pek çok özel radyo vardı. İlk gittiğim yer Radyo 27’ydi. Lise formamla gitmiştim. Saçlarım örgülüydü, kitaplarım yanımdaydı. Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’nde tiyatro eğitimi alıyordum. Çok kitap okuduğum ve tiyatro eğitimi aldığım için, bir de radyoyla büyüdüğüm için bir özgüvenim vardı.
Ama radyo evine gittiğimde elime bir metin verdiler ve kayıt stüdyosuna aldılar. O metni okuyamadım. Kelimeleri toparlayamadım, noktalama işaretlerine dikkat edemedim, kelimeleri birbirine karıştırdım. Normalde yapmayacağım hataları o gün yaptım. Hatta 30 yıllık radyoculuk geçmişimdeki bütün hataları ilk gün yapmışım gibi düşünürüm.
Çok ümitsizdim ama radyonun sahibi ve teknik yönetmen ses tonumun güzel olduğunu, gelip çalışabileceğimi söylediler. Sesle yolculuğum böyle başladı. Sonra gördüğüm her metni sesli okumaya başladım. Sesimi duymak, onu şekillendirmek için… Çünkü sesli okuduğunuzda sesinizi gerçekten tanıyorsunuz.
“Radyo, kelimelerin üzerine giydirdiğiniz duygularla kurulan bir hayal sahnesi gibi”
Uzun yıllardır radyoda mikrofon başındasınız. Hem program yapımcılığı hem de spikerlik yapıyorsunuz. Radyo sizin için bir meslek olmanın ötesinde ne ifade ediyor?
Eşlik… En doğru kelime bu sanırım. Hayatıma eşlik ediyor, dinleyenlere eşlik ediyor. Belki birilerinin kalbine dokunuyor. Bu yüzden radyo benim için sadece bir iletim aracı değil. Kelimelerin üzerine giydirdiğiniz duygularla kurulan bir hayal sahnesi gibi.
İnsanlara seslenirken hangi duygulardan güç alıyorsunuz? Sanki kalbinizdeki bütün perdeleri açıyormuşsunuz ve bize oradan doğrudan sesleniyormuşsunuz gibi bir hissiyat oluşuyor, sizi dinlediğimizde. Bu nasıl mümkün oluyor sizce?
Öncelikle çok teşekkür ederim; söylediğiniz şey hayatımda duyduğum en güzel iltifatlardan biri. Evet, gerçekten bütün perdeler açılıyor ve sözcükler dinleyicinin kalbine doğrudan iletiliyor.
Eğer yaptığınız işi çok severek yapıyorsanız ve hayatınızla dengelemişseniz bu ister istemez yansıyor. Ses yolculuğu benim için elim gibi, kolum gibi. Günlük hayatımda da, sizinle konuşurken de, oğlumla konuşurken de, manavdan alışveriş yaparken de kelimelerin en güzelini seçmeye çalışıyorum.
Elbette her zaman böyle olmuyor. Ama ben kelimelerin sihrine inanıyorum. Bu hayatta bir sihir varsa bence o da kelimelerde saklı. Hem kendinize söylediğiniz kelimeler sizi değiştiriyor hem de bir başkasının gönlünü… Bir de düşünün, radyodasınız ve mikrofondan herkese sesleniyorsunuz. Eğer en güzel kelimeleri seçerseniz birilerinin kalbinde bir şeyler değişmez mi? Bence değişir.
“Gönül elçisi olduğumu düşünüyorum”
Tam da o sihre dokunan başka bir şey daha var bence: Türk musikisi. Türk musikisinin o derin ve naif ruhunu radyo aracılığıyla insanlara ulaştırmak sizde nasıl bir manevi karşılık buluyor? Kendinizi bir gönül elçisi gibi hissediyor musunuz?
Evet, gönül elçisi olduğumu düşünüyorum. Mesela Lemi Atlı’nın, Saadettin Kaynak’ın ya da Selahattin Pınar’ın eserlerini sunmak için hayatlarını araştırırken çoğu kez gözyaşlarımı tutamıyorum. Anlatırken değil, araştırırken…
Bir nağmede, bir saz geçişinde bir şey oluyor ve gözyaşlarım süzülüyor. “Onlar da buradaydı” diyorum. Âşık oldular, sevdiler, belki söyleyemediler, belki çok üzüldüler. Ama yaşadıklarını eserlerine yansıttılar.
O eserleri radyo aracılığıyla kelimelerle anlatmak, sunmak, insanlara dinletmek… “Bakın, onlar da sizinle aynı duyguları yaşadı” demek… Evet, gönül elçiliği tam olarak bu. Kelimelerle, anonstan öte bir yerden, dinleyenin gönlüne dokunmak.
Aslında dinleyiciyle de görünmeyen güçlü bir bağ kuruyorsunuz. Sesinizle, kelimelerinizle, kaleminizle, anlattıklarınızla. Sizce bir ses bir insanın hayatına nasıl sızıyor? Dinleyiciyle kurduğunuz o görünmez bağın sırrı ne?
Duygu. Tek kelimeyle: duygu. Çünkü sesi ancak duygu ile verebilirsiniz.
Dinleyicilerden gelen geri dönüşler sizi nasıl etkiliyor?
Çok etkiliyor. Mesela yıllar önce öğretmen okulunda birlikte okumuş bir arkadaş grubu, programı dinlerken 40 yıl önce birlikte dinledikleri bir şarkıyı tekrar istemişti. Farklı şehirlerde yaşıyorlardı ama aynı anda aynı duyguda buluştular. O şarkıyı onlara armağan ettik.
Aslında ben orada bir elçilik yapmış oldum. Onları bir araya getirdim, dostluklarının kıymetini hatırlattım. Bu gerçekten çok güzel bir şey.
Bir dinleyicimiz de 82 yaşındaydı. “Sizi dinlerken 20’li yaşlarıma dönüyorum. İlk aşkımı hatırlıyorum. O duyguyu yeniden yaşıyorum” demişti. Bir yandan içerliyorum, çünkü yaşlandım, diyordu ama o şarkılar onu geçmişine götürüyordu. Bu benim için tarifsiz bir mutluluk.
“Ne söylediğiniz elbette önemli ama nasıl söylediğiniz de en az onun kadar kıymetli”
Yıllar içinde de radyoculuk çok değişti muhakkak. Bugün mikrofon başına geçtiğinde kendine en çok neyi hatırlatıyorsun bu noktada?
Saygıyı… Bu işi ne kadar sevdiğimi ve en iyi şekilde icra etmem gerektiğini hatırlatıyorum. Bunun altında dürüstlük, sevgi ve özen var.
Türkçeyi düzgün telaffuz etmek, doğru artikülasyon, vurgu ve ulama çok önemli. Düzgün konuşmak radyoculuğun temelidir. Ama en önemlisi, dinleyiciye gülümseyen bir ses tonuyla seslenmek… “Kırmadan, incitmeden anlatmanın bir yolu var” demek aslında bu.
Ne söylediğiniz elbette önemli ama nasıl söylediğiniz de en az onun kadar kıymetli. Biz en çok buna özen gösteriyoruz.
Mesleki anlamda işinizin manevi doyumunu bu kadar yürekten hissetmeniz hakikaten çok etkileyici. Peki, bir radyo programı yapımcısı ve spikeri olarak Dünya Radyo Günü vesilesiyle sormak isterim: Eğer radyo hayatınızda olmasaydı eksik kalacak şey ne olurdu? Ve bugün hâlâ o mikrofonun başına sizi heyecanla götüren şey nedir?
Radyo olmasaydı büyük ihtimalle çok eksik kalırdım. Bu kadar kıymetli hocaları tanıyamaz, musikimizin o değerli üstatlarını bu kadar derinden bilemezdim. Ama en önemlisi, ben eksik kalırdım Elif.
Radyo çocukluğumdan beri bana eşlik eden, beni bırakmayan tek şey. Gençlik yıllarımdan beri mikrofon bana eşlik ediyor. Kavga ediyorum, kızıyorum ama onsuz olmuyor. Olmasın da zaten.
Ben bu hayat arkadaşını seviyorum. Evet, çok seviyorum.